Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

20’inci Yüzyıl Mitleri; Yeni Rasyonalizm

20’inci Yüzyıl Mitleri; Yeni Rasyonalizm

Rasyonalizm, söylem yeteneği anlamındaki Latince “ratio” sözcüğünden gelir. O halde akıl yürütmeyi, bilinen en az iki doğrudan hareketle yeni doğrulara ulaşmaya yarayan bir anlama tekniği olarak tanımlayabiliriz. Bu önermeyle nedenler sonuçlarla zincirleme bağlanırken bu sonuçlar da daha sonraki başka etkilerin nedeni olur.

Genellikle Yunan tasımlama akımına bağlanan bu zihinsel mekanizmanın kökleri derindir. Daha İsa’dan önce iki binlerde Çin ve Hindistan’da mantık okulları vardı.

Son zamanlarda yapılan araştırmalar milattan önce dört binlerde yapılmış olan piramitler kadar kesin anıtların inşasında tercih edilen ergonomik çözümlere, projeksiyon kuramlarına, mantıksal ilkelerin uygulanması olmadan ulaşmanın imkansız olduğunu göstermiştir.

Buna rağmen rasyonalizm, gerçekliği yorumlama yeteneğine sahip tek aletin mantık yürütme olduğu iddiasındadır.

İnsan gerçekliğe ulaşmak için o kadar olanağa sahiptir ki, yapısındaki planlardan sadece bir tanesine mutlak öncelik vermek, kendi içsel bozukluğunun sezgi ve deneyim kapasitesini kemiren bir ürününden başka bir şey olamaz. Bu, insan merkezli bir hareketle fizik ve metafizik doğadan uzaklaşmak anlamına gelir. Gerçekliği ararken insan evrenin ekosisteminden uzaklaşır, kendini izole eder ve geri dönülmez bir biçimde yalnızlığa ve düşünceyi varolmakla bir tutan sofizme doğru yürür.

Yıkıcı ve aşırı rasyonalizm, fikirlerin bedenselleştirilmesi şeklinde Aristo ile başladı, şüpheye dayanan ve dünyanın rasyonalitesini mekanik ardışıklık kurallarına indirgeyen, böylece evrensel bir sonu dışarıda bırakan ve platonik ilkeleri inkar eden Descartes’la devam etti. Malebranche, Spinoza, Liebniz, Wolf, Hobbes, Berkeley ve Hume bu tezlerin farklı yönlerini çeşitlendirdiler. Kant metafiziğin yeniden ortaya çıkmasını sağlarken, bunu saf akıl ve kendine yeten aklı eleştiren gnos-mantıksal biçimlerde yaptı. Hegel rasyonel olmayanı, gerçekliğin rasyonel bir biçimi olarak değerlendirdi.

İnsan düşüncesinin üretken çizgileri dağıldı.

Aquino’lu Thomas’ın karmaşık -ama aynı zamanda temiz yürekli- rasyonel tavrı, aklı dinin desteği olarak kullanmasıyla hızla insan anlayışının ötesinde bulunabilen belli unsurları sezmesiyle sonuçlandı.

İnsan insanın çözülmesini sağlamıştı…

Çoğu okur için bir “hatırlatma” özelliği taşıyan bu sentez, aşağıdaki soruyu sorma amacını taşımaktadır: Belli bir mekanik materyalizmin batılı insanın bilincine saldırarak, onu dengeli bir klasik dünyadan koparıp acı, imansızlık ve kibire sürüklemesi için; üstelik halkları, insanlardan çok hayvanlara yakışan bir ateizm ve materyalizme götüren ütopyalarla örülü bir dünyaya itmesi için ne olmuş olmalıdır? Akıllı ve mantıklı olan adına ortaya çıkan yozlaşmada kendini bulan kurnazlıklarla, deforme olmuş bir içgüdünün çılgınlığına nasıl düşülmüştür?

RASYONALİZMİN YÜKSELİŞİ

Bu konunun genişlik, derinlik ve önemi bu kısa makalenin sınırlarını aşsa da, özetle, klasik dünyanın düşüşünün tarihçilerin aklının ucundan geçemeyecek kadar önemli bir süreç olduğunu söyleyebiliriz.

V. yüzyılda bir Kıptinin (1) eski harabelerdeki parçalardan yeni binalar yapmayı düşünerek bütün bir sütuna rastladığında onu ortadan kesip, bükülmüş veya eğilmiş görünecek şekilde yeniden monte etmesi gibi, bilinçaltımız da bazı unsurları ortaya çıkarmaktan korkuyor. Oysa ki Stilit Symeon –ve onunla birlikte binlerce insan- bir sütunun üzerine çıktığında tanrıya daha yakın olduğuna inanırlardı.

Bunlar çılgınlık tohumlarıdır ve bu çılgınlık çoğalarak yayılırken güzel ve bilge olan her şeyi yok eder. Öyle ki, Araplar eski Roma İmparatorluğu’nun bataklıklarında yaşamamış olsalardı ve –bazı hrıstiyan şövalyelerinin ve manastırların yaptığı gibi- birtakım unsurları korumasalardı, Platon’un eserlerinden geriye tek bir örnek bile kalmayacaktı.

Yıldızların araştırılmasını, insan anatomisinin, kan dolaşımının ve optiğin incelenmesini ölüm cezalarıyla engellediler. Gözlerini öfke bürümüş delilerden oluşan farklı kardeşlikler, “ikonoklastlara”(2) varan “Fraticelli”(3)ler Avrupa’yı kapladı.

Rönesans, reform ve karşı reformun mezhep çatışmaları ile sona erdirildi. Hareketli harflerle basım, resmi olarak şeytan işi kabul ediliyordu; yaşamını kurtarabilmek için Galile’nin dünyanın uzayda hareketsiz olduğunu kabul etmesi gerekti ve  Giordano Bruno, su altındaki Venedik zindanlarında geçen işkence yıllarından sonra, Roma’da bir pazar yerinde diri diri yakıldı.

Akıl karşıtlığı, en kötü haliyle dogmatizm ve kuvvetin kötüye kullanılması, kendilerini zorla kabul ettirdiler. Oysa olaylar için bu durum geçerli olsa da kalpler için asla olmadı. Düşünmeye ve beklemeye devam edenler çoktu…

AKLIN KÖTÜYE KULLANILMASI

Bir fizik kanununa göre sarkaçta asılı duran ağırlık, bırakıldıktan sonra dikeyin ortasına kadar hızla iner ve sonra diğer yandan iniş hızıyla aynı hızda yükselir.

Bu nedenle ezilenlerin adalet, hakkaniyet, özgürlük, kardeşlik, eşitlik adına da olsa baskıcı olmayı istemeleri kaçınılmazdır. Aynı şekilde araştırmacıların ortaya koyduğu doğru ve yanlış sonuçlar, şeytan ve destekçilerinin eserleri olarak yasaklanan daha eski eserlerin derlemeleri olarak değerlendirilen kutsal ve aşikar edilmiş “ölü sözlerini” komik kılar.

Farklı fraksiyonların iddialarını kanıtlamak için akıl kullanılır. Akıl eski, yozlaşmış toplumun sadece eski giysilerini değil etini, kemiğini de parçalayacaktır ama, alkolün fazlalığı alkolizme yol açtığı gibi aklın fazlası da rasyonalizme yol açar.

Sonuçta bir ihtiyacın yerini bir başkası aldı ve araştırmalar moderniteyle mutluluğu eşanlamlı kıldı. Böylece sosyal, ekonomik ve politik ütopyalar doğdu. Fizik bilimleri ve mekanizma, gnoseoloji(4) ve metafiziğin yerini aldı. XVIII. ve XIX. yüzyıllar bu hak arayan -daha açık olsun diye öç alan mı desek- konumların doruğu oldu.

Yeniden parçalanan bayrakların altında yeni dogmalar ortaya çıktı: Agnostisizm, pragmatizm, rölativizm, sübjektivizm, pozitivizm. Herbirinin kendi okulu ve birincil olarak sınıf savaşı vardı; ardından herkese karşı savaş başladı.

Başlangıçta akıl gerçeklikle eşanlamlıydı sonra “mantıkla” eşanlamlı oldu: Gerçeklik her zaman mantıklıdır.

Aklın ötesinde ve daha ötesinde hiçbir şey yoktur. Son olarak sadece özgürlük ve çoğulculuğun var olduğu söylendi; bunlar da liberalizmi doğurdu. Bu spekülasyonların tükenmesi sonucu da komünizm ve ateist anarşizm doğdu.

SARKACIN DÖNÜŞÜ

Daha yavaş bir süreçle mimari,sanat ve müzik de bu yeni kavramlara ayak uydurdu. Ancak kendi ataletleri onları uyumsuzluktan kurtardı. “Yeni Sanat” olgusu doğanın güzelliğinin kesinlikle insani olanla çok az temasta olmasına örnektir.

Ancak sarkaç bir kere yüksekliğinin doruğuna ulaşmıştı ve bir kez daha ters yönde hareket etmeye başladı. Birinci Dünya Savaşı ve devamı olan İkinci Dünya Savaşı irrasyonel, tellürik, atavik ve büyüsel olanın bir tepkisiydi. Eski rasyonalizmin parçaları arasında geriye kalanlardan biri ve büyük bir güç olan SSCB, mekanik devletleri oluşturmak üzere kristalize oldu.

Politik evresinde başarısızlığa uğramış dünyanın büyüsel kavranışı, yenilenmiş bir bilimin öğelerinin sağlamlaştırılmasına ve sayısız spiritüalist hareketle mekansal ve spiritüel planda yeni maddi ufuklar açsa da aynı zamanda dinlerin ve özellikle de İslam’ın günün zevklerine uygun olarak yeniden doğmasına neden oldu.

Dünya, geleceği düşünmeden ve ekolojik bir bilgeliği bilmeden (Platon’un neredeyse unutulmuş ‘logos’unun yansıması) doğayı kullanmanın denendiği materyalist cennetlerin kanserlere, maddi ve manevi çıbanlara dönüşmesini korkuyla izledi.

Hayali kurulan “megapolis”, uyumlu bir mekana ihtiyaç duyulduğuyla ilgili eski inancı dikkate almayan yığılmalardan başka bir şey değildir. Aynı şekilde bilgi birikimi mekan-zaman kavramına zarar vermiş ve insanoğlunun özelde; geriye kalan her şeyi dışlayan bir kabilece uzmanlaşması, genelde de kültürsüzlüğe uyum sağlaması gerekmiştir. Önce yüz binlerce, sonra milyarlarca insan ekonomik, sosyal, ahlaki ve entelektüel yönlerden zarar görmüştür.

“Yeni Ortaçağ”a giriş olarak göçebelik yeniden başlamış ve bu “2000 yılı kentleri”nin sokaklarını dilenciler, caniler ve uyuşturucu bağımlıları doldurmuştur.

Ünlü transatlantik Titanik örneğinde de olduğu gibi bir şeyler başarısızlığa uğramış ve bu durum karşısında bilim ve moderniteden doğmuş olan dünya ne kadar inanılmaz görünürse görünsün batmıştır. Korsanlar ve köle tacirlerinin yanı sıra çalışma kampları, gerilla grupları yeniden ortaya çıkmıştır. Özürlüler arası olimpiyatlar ve zihinsel gerilikten muzdarip olanlar için entelektüel yarışmalar düzenlenmeye başlanmıştır. Eski bir aktör, dünyanın en güçlü devletinin en iyi başkanı olmuştur. Budist rahipler ve katolik papazlar ateist ve komünisttir. Her sabah dua edenler arasında da anarşistler vardır.

Şeytansı bir karnaval başlamıştır.

Çevremiz parçalanmaktadır.

“Birinci dünyada” – kapitalist dünya – herkes çalışır ve kağıttan yapılma ‘sermaye’ zenginlik olarak kabul edilir. Sosyal olana son derece önem verilen sosyal-komünist bir “ikinci dünyada” ise insanların ortak olan tek şeylerinin farkları olduğunu öne süren katı bir hiyerarşik sistem vardır. Bağlantısızlar’ın dünyası olan bir de “üçüncü dünya” vardır. Burada da herkes kapitalistler veya komünistlere bağlı olup ortak olan tek noktaları fakirlikleri ve tarihsel güçsüzlükleridir. Diğer üç dünyanın zayıflıkları üzerine kurulmuş olan dördüncü bir dünya ise hızla genişlemektedir. İnanç, nefret, hijyen ve ahlak üzerine kurulu bir tür spiritüaliteye dayalı olan bu dünyada kabalık ve saflık birleştirilmektedir.

Tarihin sarkacının ağırlığı şiddetle, rasyonalizmin tam tersi yöne dönmüş durumdadır. Bununla ilgili bir roman düşündüğümüzde, Pauwels “Büyücülerin Sabahı” adlı çok satan kitabında bunu çok iyi anlatırdı. Yenilenlerin hayaletleri, kaygısız yenenlerin arkasından gülüyor.

İRRASYONEL OLANIN PATLAMASI

Büyülü, irrasyonel ve animist yeni bir dünya, yeryüzünün tüm gençlerinin gözlerinde. Böylece, nasıl iki yüzyıl önce metafizik, fiziğe dönüştüyse; bugün de psikoloji, parapsikolojiye dönüşüyor. Artık nehirleri sanayileştirmeyi değil ama onları temizlemeyi düşünüyoruz. Bizleri kozmik ışınlardan koruyan ozon tabakasını yaktıklarından atmosferin yüksek tabakalarından geçen aletlere artık şüpheyle bakılıyor. Başarabilenler büyük şehirlerden kaçıp kendilerine odun ateşiyle ısıttıkları ve etraflarında çocukların oynayabileceği tarlalar olan basit evler yapıyorlar. Bugün artık filler ve gergedanların soylarının tükenmesi -neredeyse- insanların soyunun tükenmesinden daha önemli tutulduğu için, Afrika’ya yalnızca fotoğraf amaçlı olmayan büyük bir “safari” düzenlemek fikri kimsenin aklına gelmiyor. Balinaları avlayan ‘rasyonel’ fabrika gemilere engel olmak için küçük motorlar ve gemiler denize açılıyor.

Aklın çözüm bulamadığı mikropların daha kuvvetli olarak geri dönmesi aşikar hale geliyor. Artık tinsellik ve duygusallık hor görülmekten çıkıp derin bir şekilde insani kabul ediliyor. Yeni bir “hümanizm” doğmak üzere, ancak öncekinden farklı olarak etnik merkezli olmayan bu hümanizm evrensel, kozmik olana güçlü bir eğilim içeriyor.

Kendilerini ve kısmen de kendilerinden sonraki kuşağı kanalize edemeyen XX.yüzyılın ilk kuşağı, dinsel kurucularının ilk yüzyılının ardından gelen budizmden veya ilkel hristiyanlıktan daha kötü olmayan mezhepleri oluşturan bu ölçüsüz ve tehlikeli akıl dışılığın gelişmesini sanrıladı ama tüm bunlar çok uzakta kaldı; her şey unutuldu ve çağlarının ve yaşamın devam etmesi için bunlar ihmal edildi.

Tarihsel olarak ne Buda’nın, ne İsa’nın ne de Muhammed’in, ilk takipçilerinin iffet örnekleri ve barışsever şehitler olmaması mümkün değildir. Çin İmparatoru “sofu” Asoka’nın hiç de böyle olmaması, Bizans İmparatoru “Büyük” Konstantin’de de büyüklükten eser olmaması olasıdır. Ancak tarihin tekerrür ettiğini kabul etmek en azından görünüşte “anti rasyonel” olacaktı çünkü pozitivizmin “Santonları” (ermişler) aksini iddia ediyordu.

Aynı şekilde, dindarlar da “yeni gerçeklik” onlara uygun gelmediğinde bunu vazgeçmek üzere oldukları ebedi gerçekliğin makyajlı hali olarak gördüler. Üstelik birinci ve ikinci dünya savaşları aklın, adil ve iyi olanın zaferini onaylamadı mı?…Hayır mı? Bunu düşünmemek daha fazla işlerine geliyor olabilir.

Yakın geçmiş üzerine bu şüpheci tavır birinci kuşağın aktif olanlarını tehlike durumuna geçirirken onlar da kitle iletişim araçlarının propagandası tarafından şiddetle “işlenmiş” olan ikinci kuşağı harekete geçirdiler.

Doğaya karşı bu birlik, “yeni rasyonalizmi” doğurdu.

YENİ BİR HÜMANİZME DOĞRU MU?

Kendi uzay-zamanının dışında tarih sarkacının ‘akıl dışılığa’ doğru yükselmeye devam ettiği bir zamanda yeni rasyonalizm, evreni insan aklının tek başına tamamen açıklayamayacağı bir şey olarak hissetmek ve düşünmektense, dokunaklı gerçekliğin açtığı yaralarla körleşmiş şekilde kendisine yabancı olan her şeye saldırdı.

Totalitarizmle savaşmaya çalışırken kendisi totaliter oldu; liberalizmi inanç haline getirerek öyle olmayan her şeyi mahkum etti. Geçmişi, bugünü ve –maalesef- geleceği kendi zevkine göre ve kendi yöntemiyle yeniden yazdı.

Kendi paslanmış kalıplarına girmeyen tüm ideolojilere veya sadece yaşam biçimlerine elinde olan tüm gerçek söz gücüyle saldırdı. Eksikliğinden dolayı ve düşündüklerini sandıklarıyla gerçekte düşündükleri arasındaki çelişki ayaklarını yere çivilediğinden daha küçük ölçekte olsa da maddi güç de kullanıldı.

Tüm dinlerin engizisyoncuları -bu kavramın sadece hristiyanlıkta olduğunu düşünmek pek çok kimsenin düştüğü bir yanlıştır- yaptıklarına gerçekten içten bir şekilde inandıklarından çok etkin ve becerikli davrandılar. Yeni “rasyonalist engizisyon”un sorunu, içten içe bir inanç sahibi olan ve kadere inanan tüm düşmanlarına temelde duyduğu hasetten dolayı, yaptıklarından tam olarak emin olmamasıydı. Buna ek olarak rasyonalistler fazla düşünme kusuruna kapıldıklarından bu da onları kısır döngülere ve güçlü nefret kasırgalarına sürükledi… Savaş sahasında karşılarındakiler kendi çocuklarıydı. Kendilerini yaşlı ve tüm tarihsel zamanlardan kopmuş hissettiler.

Yeni Rasyonalizm’in kitaplık raflarını, gazete ve dergi sayfalarını XVIII. ve XIX. yüzyıldan kalma unsurlarla nasıl doldurduğunu görmek trajikomiktir. Bu XX. yüzyılın büyük başarısızlığının kurbanları olan gençler, bunları kayıtsızca gözlemlemekteler. Yeni felsefi veya dini biçimlerle motive olmayanlar her şeye karşı ölüdür.

Yeni Rasyonalistler’inki hazin bir kader!… Yaşamaktan çok ölü olan bir ‘zombiler’ ırkı haline gelmişlerdir. Ancak doğa yasalarına cezasız kalmadan karşı çıkmak imkansızdır. Şimdi kendi çocukları onlara soruyor: Ya tanrı? Peki ya bizim geleceğimiz? Yaşayacağımız dünyayı niye zehirlediniz? Niye yalan söylediniz? Bizi gerçekten seviyor musunuz? Aşk, yaşam ve ölüm hakkında ne biliyorsunuz?

Bu sorular yanıtsız kalınca gençler kendi acılarına, kendi yalnızlıklarına, uyuşturucu, şiddet ve boşluktan oluşan kaçışlarına dönüyorlar. Yaşamak mı; ne için? Ölmek mi; ne için? Kimin için?

“Yeni Rasyonalizmin Miti” olarak adlandırdığımız şeyin yenilgilerinin, hayal kırıklıklarının karşısında yeni bir umut yükseliyor. Bir bulut gibi karışık bir görüntüsü yok: Doğanın uyumuna ve asla tek gerçeklik olanın tanrı olduğunu dışlamayan gerçeğin bilinmesine dönüş; bireysel çalışma, görünen ve görünmeyen tüm varlıklarla ortak yaşamdaki özgürlüğü bozacak bir sürüleşmeye yol açmayacak şekilde ortak çalışmaya dönüş… Aracıların, tarafların, fanatik mezheplerin, zalim devrimcilerin, insanların acılarını telefonla alıp satan büroların olduğu bu eski dünyanın eceliyle ölümü…

Yeni Rasyonalizm XX. yüzyıla ait bir mittir… Belki de bu yüzyıla ait değildir. Ne olursa olsun bize yalan söylediler.

Jorge Angel LIVRAGA

Yeni Yüksektepe Dergisi, Sayı 17

Fransızca’dan Çeviren: Yeşim ÖZBEN

(1) Kuzey Mısır ‘da yaşayan ilk Hristiyanlar

(2) Ortaçağ’da dinsel tasvir-ikona-karşıtı hareket

(3) Ortaçağ’da çilecilik ve yoksulluğu savunan tarikat

(4) Sözde Hıristiyanlık öncesi ve ilk yüzyıllarda din ve felsefe okullarının araştırma alanlarını ifade etmek için kullanılan teknik terim.

By | 2017-06-11T23:13:23+00:00 Mart 16th, 2017|Categories: Deneme, Felsefe|0 Comments