Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

Aborjinlerin Astronomik ve Astrolojik Mitleri

Aborjinlerin Astronomik ve Astrolojik Mitleri

Aborjinlerin geçmişten günümüze kalan mirasları ve kültürleri, tarihsel bir sürekliliğe dayanmakla birlikte, dünyadaki en eski kültürlerden birini oluşturur. Güney Avustralya’da Olari bölgesinde bulunan kaya üstü boyamaları yaklaşık 34.000 yaşında olup, Aborjin insanları kendilerinin bu kıtada zamanın başlangıcından beri yaşadıklarına inanırlar.

Avustralya kıtası üzerinde pek çok farklı kabile ve onlara ait dillere rastlanır. Bu kabilelerin efsaneleri, yaşam biçimleri ve kültürleri kendi aralarında farklılıklar ve benzerlikler gösterir. Yaklaşık elli yıldır yapılan antropolojik araştırmalar, 300–500 farklı Aborjin dilinin varlığını ve Aborjinlerin yalnızca yüzde onunun yerel dillerini konuştuklarını göstermektedir.

Aborjin efsanelerindeki pek çok hikâye, dünyanın oluşumu ve göğe aitliği ile ilgilidir. Bunlar basit fakat insanın göksel kökleri ile ilgili mitlerdir.

Efsanelerde hemen her zaman korku hissi akla gelir. Çünkü bu efsaneler büyük ve engin mistik olgularla ilgilidir. Bir kabilenin sır ve adetlerini bilmeye kabul edilmiş Aborjinler, öğrendikleri efsanelerdeki gizli anlamları saklarlar. Bir Aborjin kabilesi üyeliğine kabullerde, efsanelerin gizli anlamları, şarkılar, dini törenler ve kutlamalar, yeni kabul edilecek olanlara sözlü olarak aktarılır. Her şarkı ruhsal atalarla ilgilidir ve yaratılışın bir parçasıdır.

DÜŞ ZAMANI

Düş zamanı, yaratılışla ilgili Aborjin mitlerini anlamamız için önemli bir kavramdır. Doğaüstü olgular, yaratılışa kadar yer kabuğunun altında uyuyan dünyayı, düş zamanında yaratmıştır.

“Arrente” terimi (altjirangangambakala) ”birinin kendi ölümsüzlüğünün dışında olması”, ”ölümsüz, yaratılmamış” anlamlarındadır. Bu, ”düş zamanı” ya da ”rüya anı”nın en önemli kavramıdır. Aynı zamanda ”altjirarma”nın anlamı ”ölümsüz şeyleri görmek ya da hayal etmek” veya ”ölümsüz bir gözle görmektir”.

Yeryüzü ortaya çıkmadan önce karanlık ve şekilsiz bir madde vardı. Bu büyük, katı olmayan, genleşen ya da hiçbir özelliği olmayan bir düzlüktü. Ruhsal atalar bütün boşlukları, karanlığı, isimsiz maddeyi (ngaallalla yawun), her şeyin jel gibi yumuşak olduğunu anlatırlar.

Düş zamanı ile ilgili hikâyeler, Aborjin halklarında tüm sosyal ve dinsel yaşamın temelleridir. Onlar, bu ilksel olguları hikaye ederler. Yeryüzünün nasıl şekillendiğini, ateşin nasıl yaratıldığını, bitkilerin, hayvanların, insanların nasıl meydana geldiğini açıklar; mızrakların ve öğütme taşlarının Aborjin erkek ve kadınlarının güncel yaşamları için icat edildiğini anlatırlar.

Avustralya’da yerel bir halk olan Aranda kabilesi üyeleri, dünyanın başlangıçta ıssız ve boş bir düzlük olduğunu anlatırlar.

“Tepeler ya da nehirler yoktu, hiç ışık da yoktu. Güneş, ay ve yıldızlar yer kabuğunun altında uykudaydı. Bitkiler ve hayvanlar yoktu. Yalnızca sonradan tuz gölleri ve su gözeleri olacak bebeklerin yarı-embriyonik kütleleri, yerde çaresizce uzanıyordu.

Şekilsiz bebekler, erkek ve kadın bireyler olarak gelişemiyordu ama bununla birlikte ne yaşlanıyor ne de ölüyorlardı. Bizim bildiğimiz ölüm de, yaşam da yeryüzünde yoktu. Fakat yerin altında yaşam sayılmayacak kadar doğaüstü bir formda başlamıştı. Bunlar, ortaya çıkmak için çağırılmayı beklerken uykudaydılar. Onları neyin çağırdığı bilinmemekle birlikte bir gün onların gözleri açıldı ve onlar enerji ve güçleriyle yerkabuğunu kırarak ortaya çıktılar. Güneş ve ay da yükseldi. Dünya ışık seline boğuldu.”

Bu, olağanüstü karmaşık bir evrenin yaratılış teorisi olarak tanımlanabilir. İnsanoğlunun yaratılışı, ”onların kendi ölümsüzlüğünün doğuşu” olarak ifade edilir. İlk önce embriyonik bebek olarak anlatılan Inapatua’nın kolları ve bacaklarını yaratmak için taş bıçaklar kullanıldı. Sonra dört hızlı kesimle onun parmaklarını ve topuklarını yaptılar. Gözlerle ağız açıldı, burun ve kulaklar şekillendi. Sonunda ilksel, şekilsiz Inapatua, çabukça büyüyüp bir yetişkin haline geldi.

Düş zamanında anlatılan Aborjin mitlerindeki vücudun değişimi (ölümsüzlük içeceği) temasına göre insanlar ölmezdi. Çünkü her ay, “ay” onlara yaşamlarını sürdürebilmeleri için büyülü içecek verirdi. Vücut ‘ay’ın kanıydı.

Aborjin kozmolojisinde her şey ve herkes, tüm boşluk ve zaman birbirine karıştırılmış ve birbirine bağlı akrabalar olarak yer almıştır.

Aborjin insanları kendi içlerinde, atalarından bir kıvılcım taşıdıklarına inanırlardı. Bu kıvılcım tören ve dini ayinlerle aktive edilir ve bu yaratılış çağıyla aralarında engellenemez bir bağ olarak bilinmekle birlikte ”düş zamanı” ya da ”düş anı” da ebedi olgular olarak düşünülür.

Ruhsal varlıklar, “düş anı”nın (yasanın) kutsal öğretilerini yaratırlar. Onlar, gelenekleri tanıtır ve insanların nasıl avlanacağını, ateşi nasıl kullanacaklarını, nasıl yemek yapacaklarını ya da dans edeceklerini, törenlere katılmayı ve dilleri keşfederler.

ATASAL VARLIKLAR

Atasal varlıklar, Aborjinlerin yaşamlarında ve yaradılış hikayelerinde, özellikle de törenlerinde önemli rol oynar. Bu varlıklar göksel atalardır ve yaratılışta görev almışlardır. Onların bazıları göksel kökleri olan varlıklardır: Yıldızlar, gezegenler, güneş ve ay…

“Djan’kawu”, bunların toplu adı idi. Göksel varlıklar, “Djan’kawu” adında bir erkek figürü ve onun iki kız kardeşinden oluşur. Büyük olan kız kardeş “Bildjiwuraroiju” (ya da “Bildjiwuraru”) ve genç olanı ise “Miralaidj” (“Malalait” ya da “Mandalaidj”). İki kız kardeş güneş ile temsil edilirler; onların diğer totemleri ise ise günışığı renkli tüylü, kırmızı göğüslü muhabbet kuşudur. “Bornumbirr” sabah yıldızı olan Venüs gezegenidir. Bu yıldız, sabahları güneşten önce görünür.

Yedi kız kardeş, Pleiades takım yıldızlarıdır ve “Nakarra Nakarra” (yedi kızkardeşin düş anı) diye anılırlar. Bunlar, kadınların yaşamlarında kutladıkları olaylar olup; yiyecek toplamak, törendeki üyeliğe hazırlık ve oğullarının üyeliğe kabul törenidir. “Ngarangkarni”de (düş zamanı) yedi kız kardeş gökten yere indiler. Onlar yeryüzüne inen ilk kadınlardı. Onlar avlanmak, çalılıklarda yiyecek toplamak ve kendilerini boyayarak dans törenleri düzenlemek için dünyaya gelmişlerdi.

“Mirrabooka” Güney Haçı Takım Yıldızı’dır. O, sevdiği kabileleri her zaman izlerdi. İnsanlığın koruyucusuydu.

“Kurikita” diğer bir göksel varlık olup, “Biami”nin (gök tanrı) güzel karısıydı. O, tamamen kuvars kristalleriyle kaplıydı ve ne zaman kendi çevresinde dönse her yöne ışık saçardı. O, her zaman güzeldi ve hep gençliğin ve verimliliğin sembolüydü. Düş zamanında o, yeryüzünü terk etmiş, bulutların arkasındaki göğe, “Wanclanggangura”ya gitmişti. O, Emu ile sembolize edilir ve “Jarawajewa” onun yardımcı totemidir. Aynı zamanda karganın (Waken,Waa ya da Wahn) annesidir. Bu çok önemli gece, gölge, karartı ile simgelenen göksel varlıklardır. Aynı zamanda karga, Canopus yıldızı ile de bağlantılıdır.

GÖKKUŞAĞI YILANI

Yaratılışın bir diğer önemli konusu da “Gökkuşağı Yılanı” dır. Gökkuşağı Yılanı’nı, Aborjin sanatçılarının pek çok yaratılış sahnesinde görebilmek mümkündür.

Saygı duyulan ve korkulan Gökkuşağı Yılanı (Bolong) Avusturya’daki Aborjin kabilelerinde yaşamın yaratıcısı olarak bilinir. Bolong (aynı zamanda hem kadın hem erkek olan) yaşamı yarattığında, tüm canlıları sınıflamıştır. Düş zamanında tüm yerküre uyuyordu, hiçbir şey hareket etmiyordu. Sonra bir gün Gökkuşağı Yılanı uykusundan uyandı ve yer kabuğunu iteledi, kayaları oynattı. Ortaya çıktığında çevresine baktı, ardından bütün topraklarda dolaştı ve her yöne gitti. Çok uzak ve geniş alanlarda gezdi ve yoruldu. Sonra kıvrılıp uyudu. Yeryüzünde dolambaçlı yollarda uyuyan bedeninin izini bıraktı. Bütün yeryüzünde dolaştıktan sonra ilk ortaya çıktığı yere döndü ve kurbağaları çağırdı. Kurbağalar, yerkabuğunun altından gelmek için çok yavaşlardı. Karınları uykuları için depoladıkları sudan dolayı ağırdı. Gökkuşağı Yılanı onların midelerini gıdıkladı ve kurbağalar güldüler ve böylelikle karınlarındaki su yeryüzünde Gökkuşağı Yılanı’nın bıraktığı tüm izleri doldurdu. Göller ve nehirler böyle oluştu. Sonra çimenler büyüdü ve ağaçlar ortaya çıktı. Bu şekilde yeryüzünde yaşam başladı. Tüm hayvanlar, kuşlar ve sürüngenler uyandı ve Gökkuşağı Yılanı’nı (yaşamın annesini) takip ederek bütün yeryüzünü dolaştılar.

Aborjin kozmolojisinde her şey ve herkes, tüm boşluk ve zaman birbirine karıştırılmış ve birbirine bağlı akrabalar olarak yer almıştır.

AY

Aborjin mitlerinin çoğu, erkek olarak tasvir edilen ay ve dişi olan güneş ile ilgilidir. Aborjinler için Ay, iki engin hediye vermiştir: Doğurganlık ve ölümden sonraki yaşam umudu. Ay, kadınların, bitkilerin ve hayvanların tekrar yaratılmaları için güç veren verimli bir erkekti.

“Ay, bütün kadınların kocasıydı ve eğer bir kadın hamile kalmaktan korkarsa Ay-adamın dikkatini çekmemeye özen gösterir ya da ona çok yakından bakmazdı.”

Ay, su yüzeyindeki yansımaları da yönetirdi. Selleri ve gel-git olaylarını da o yapardı. Bunlar yirmi sekiz günlük döngüsü olan doğal bir saatti. O, ölümün ve tekrar doğumun efendisiydi. Üç karanlık gün, yetişmenin ve azalmanın modeli, ölümün ve yeniden doğumun efendisiydi.

Ölü ayların iskeletleri deniz minaresi kabuğuna benzer. Ay Kemiği Döngüsü adlı bir seri şarkıda Ay, hayat verici olarak gösterilir. Tahta davullarla kadınlar ay ışığında dans ederken Ay’ın ve kız kardeşlerinin şarkılarını söylüyordu. “Dugong” zambak soğanlarını ve lotus köklerini onların yemesi için topladı. Fakat o sülükler tarafından sürekli olarak ısırıldı ve bir gün öfkeyle eve döndü. Ağlayarak; “Bu sülüklerden yeterince çektim erkek kardeşim. Yeryüzünde yaşamayı bırakıyorum ve denize dönüyorum”dedi.

AY SORDU: NE YAPABİLİRİM?

“Sen gökyüzünde kal” dedi kız kardeşi, “fakat önce senin ölmen gerekiyor”. Ay, bunu düşündü ve “Diğerleri gibi ölmeyeceğim.”dedi. “Ben hep yaşamı geri döndüreceğim.”

Dugong, “nasıl istersen” ve ekledi: “Ben öldüğümde geri gelmeyeceğim ve sen benim kemiklerimi alabilirsin.” “Ben farklıyım”dedi erkek kardeşi ona. “Ne zaman ölsem geri geleceğim. Her zaman hastalığım artacak, çok zayıf olacağım ve denizin altında seni takip edeceğim. Sonra geriye yalnız benim kemiklerim kalacak ve onları uzağa fırlatıp öleceğim. Saf ruh haline geleceğim. Fakat üç gün sonra ben tekrar ortaya çıkacağım ve gökyüzüne döneceğim.”

Emu, yengeç, ayı, possum ve kurbağa, Ay’ın kurban hayvanlarıydılar. Kemik ve bumerang da Ay ile ilgiliydi.

Yılanlar da, Avustralya’da tanrısal Ay totemlerinden olan Bahlo’ya yardım eden av arkadaşlarıydı. Bazı yerlerde, yılan ısırmasının, kızların ilk adet döneminden sorumlu olduğu düşünülür. Şüphesiz bu zaman aralığı genellikle yirmi sekiz günlük periyotlarla tamamlanan Ay’ın döngüsü ile çok benzeşir. Yeni Zelanda’daki Maori halkları, kadınların adet dönemini “Mata Marama” (Ay hastalığı) olarak adlandırırlar. Torres Strait adaları halklarının dilinde de “Ay” sözcüğü ile “adet kanaması” sözcükleri eş anlamlıdır.

Güney Avustralya’da yaşayan Dieyerie kabilesinin efsanelerinden birinde de Pirra (Ay), “Mooramoora” adlı yaratıcı ruhun isteği doğrultusunda yaratır.

Bir diğer tufan efsanesi, önemli bir Ay hayvanı olan kurbağa ile ilgilidir: Bilinen en büyük kurbağa olan Tiddalik, bir sabah sebepsizce uyandı ve su içmeye başladı. O kadar çok su içti ki tüm dünyada başka su kalmadı. Toprak kurudu, ağaçların yaprakları döküldü. Artık hiçbir hareket görülmüyordu, hayvanlar ölmeye başlamıştı. Konsey toplandı ve akıllı bir yaşlı olan Wombat bir öneri yapıncaya kadar düşündüler. Wombat, “Eğer Tiddalik gülerse su onun ağızlarından boşalır ve her şey kurtulur”dedi. Yaratıcı, büyük kurbağayı eğlendirmeye çalıştı fakat kurbağa sadece gözlerini kırpıyor olanlarla ilgilenmiyordu. Sonunda bir yılan balığı (ya da yılan) dans etmeye başladı. Onun dans hareketleri Tiddalik’e komik geldi ve gülmeye başladı. Bu sırada sular ağzından döküldü ve yerkabuğunu tekrar doldurdu.

Ay’ın döngüsü, yaşam ve ölümle ilgilidir (Bahloo). Ay, her döngüsünde gittikçe küçülür ve daha sonra ilk büyüklüğüne ulaşır. İnsanoğlu için bir işaret olan bu olay ölümden sonra yaşamın başlamasını simgeler. “Baime” (büyük ruh) ve karısı “Birrahgnooloo” (her şeyin annesi), onlar için düzenlemeleri yapar.

Sonuç olarak Aborjin insanları, kendi sözlü geleneklerini günümüze dek saklamışlardır. Bizim ulaşabildiğimiz yazılı gelenekleri ise son iki yüzyıldan beri beyaz insana anlattıklarıdır. Bu hikayeler, açıkça göstermektedir ki Aborjinler’in gökyüzü ve insanlıkla ilgili engin bilgileri vardır. Onlar, bu yasaya uygun bir yaşam sürmeye çalışmaktadırlar. Aborjinler, göksel kavramlar ve dünya ile ilgili bağlarını sürekli canlı tutmaktadırlar. Aborjin mitlerinden bizim öğrendiğimiz geleneklerin pek çoğu, bugün modern insanların dünyasına da uygundur.

Ç.N. : Emu, possum ve wombat Avustralya Kıtası’nda yaşayan yerel hayvanlardır.

Güner ÖRÜCÜ

 Yeni Yüksektepe Dergisi, Sayı 47-48

By | 2017-05-04T21:53:29+00:00 Mart 16th, 2017|Categories: Antropoloji, Mitoloji-Din|0 Comments