Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

Anadolu’da İshtar Afrodit

Anadolu’da İshtar Afrodit

Afrodit üzerine bir yazı yazmamı esinleyen Tanrıya şükranlarımı belirtmeden başlamak istemiyorum, çünkü güzellikten söz edip de bunu gereğince doğru yapmamak olmaz.

Bunu belirttikten sonra, ilk olarak Afrodit’in Mezopotamya kökenli İshtar’a uzanan Asya’dan çıktığını ve daha sonra Asur ve Fenikeli’lerin Astarte’sine geçerek Küçük Asya ve Kıbrıs’a ulaştığını söyleyebiliriz. En son olarak da Romalılarca “Venüs” olarak tanımlanmıştır.

Başlangıçta, ilkbahar yağmurlarının beslediği tüm doğayı kapsayan doğurganlık özellikleri ön plandaydı; daha sonraları ise, Aşk Tanrıçası olarak yeni ilişkileriyle bağlantılı yeni adlar almıştır. Böylece ideal ve Saf Aşkı simgeleyen Afrodita Urania ortaya çıkar: Bu evreni harekete geçirin kozmik güç ve ruhları Tanrıya doğru iten çekimdir. Ayrıca, tutku ve güdülerin simgelediği dünyevi aşkla ilişkili olan Afrodit Pandemus (tüm halkın Tanrıçası) vardır. İdeal aşka gelince, Platon bundan ustaca söz etmiş ve bizi zihinsel olarak o yüksek düzeye çıkarmaya çalışmıştır; bu konu sonraları Platinos tarafından da ele alınmıştır.

Afrodit her bölgede, kendisininkilerin yanı sıra o bölgeye özgü birtakım özellikler edindi böylece ortaya yeni Afrodit’ler çıktı: Anadiomenis (denizcilerin ve gemicilerin) Pelagia, Euploia, Ericina, vb.

Afrodit, Ana – Genç kız – Bakire olarak, dişiliğin ve kusursuz kadının tüm özelliklerini kendinde toplamıştır: aşk, güzellik, doğurganlık, birleşme, yaşam, … Yalnızca gizli olanı değil, yasal ve evliliğe özgü olanı da dâhil her tür aşkın koruyucusudur. Simgeleri arasında en sık görünenler: elma, güller (söylendiğine göre önceleri beyazdılar ancak bir yaban domuzu tarafından yaralanan Adonis’in kanına değerek kırmızıya dönüştüler), karatavuk, beyaz güvercinler, kuğular, kaplumbağa, deniz kabukları ve yunus.

Adonis adlı çobanla aşklarını anlatan söylencede, hemen hemen Ishtar ile aynı tema (Mezopotamya’da Domuzi) mevsimler üzerindeki tartışılmaz etkisinden söz edilir. Ölü olan Adonis’i her güz mevsiminde yeniden ölmek ve öldüğünde bahara dek Hades’de Persefone ile birlikteliğini sürdürmek üzere yeniden dirilir.

Afrodit Aşk Tanrıçası olarak her zaman genç ve güzeldir; böylece âşıklara ölümsüzlük duygusunu aşılar; insanın kavrayabilmek için bir desteğe ihtiyacı olduğundan, bir kez yücelip bunu başardıktan sonra Ölümsüz Afrodit’e yaklaşıp onunla bütünleşebiliriz.

Antik çağlardan bu yana binlerce tasviri yapılmıştır. En eski olan tümüyle giyiniktir, Afrodisias adını taşıyan ve daha sonra ayrıntılarıyla inceleyeceğimiz Anadolu kentlerinde bulunan heykel bu döneme aittir.

İsa’dan önce V. yüzyıldan başlayarak bedeninin bazı bölgeleri görülmeye başlanır: omuzlar, bir göğüs, bir bacak, … Ve ancak İ.Ö. IV-III. Yüzyıllardaki Helenistik dönemde tümüyle çıplak olarak ortaya çıkar. Klasik dönemin en ünlü tasvirleri arasında Knidos Afrodit’i, Praxiteles Afrodit’i ile Milo’nun Scopas’ın Venüs’ü sayılabilir. Apeles İ.Ö. IV. yüzyıl Anadiomene Afrodit’ini denizden doğarken resimlemiştir.

Tanrıçaların vatanı olan Anadolu’da, Aşk Tanrçası İshtar-İnana olarak ortaya çıkar ve biraz ileride göreceğimiz Afrodisias Kentinde en önemli kültüne kavuşur. Ayrıca Troya, Knidos ve Efes de önemliydiler.

AFRODİSİAS

İzmir’in güneydoğusundaki bu kent, Ege Denizinin 230km uzağında, eski Karya’dadır. Günümüz Türkiye’sinde bu bölge Aydın ili sınırları içinde, Karacasu bölgesindedir.

Arfodisias’la ilgili kaynaklar bu kenti Frigya ile Lidya arasında, Karya’da gösterirler. Kalıntıları İ.Ö. 4500 yılına uzanan geç neolitik döneme işaret eder.

Adı üzerinde çeşitli versiyonlar vardır. Bazıları eski adının, Küçük Asya’nın batı bölgelerini eline geçiren mitik Asur-Babil imparatorluğunu kuran çocuklardan türetilen Ninoe olduğunu ileri sürerler. Yine bazı kaynaklara göre, İnana’dan, İshtar ve Astarte ile birlikte aşkı ve doğurganlığı simgeleyen yaşlı Mezopotamya Tanrıçasından gelmektedir. Bugün Yunanca Afrodit adını alan Tanrıça kültünün sürekliliğine bakılırsa, İnana-İshtar adının daha doğru olduğu görülür.

İ.Ö. II. yüzyılda Afrodisias özel toprakları olan kutsal bir tapınaktı: Roma’nın Küçük Asya’ya hükmettiği bu dönemde Afrodisias adı onaylanmıştır. Tarihçi Appianos İ.Ö. II. yüzyılda bu kentin önemini belirtmiş ve Mithradates savaşlarında anlattığı gibi, Sylla Delphi kâhininden Kayra Afrodit’ine bir haç ile iki altın kenarlı bir balta sunma öğüdünü almıştır. Daha sonra Julius Caeser Tanrıça’ya yine altından bir Eros heykeli sunmuş ve ona çok sayıda ayrıcalıklar veren bir kararname çıkarmıştır. Bu seçim daha sonraları Augustus, Tiberius, Traianus vb. tarafından sürdürülmüştür.

Kent bu dönemde, Diocletianus zamanında oluşturulan ve Kayra ile Frigya’yı birleştiren bir eyaletin yönetim merkezi olarak büyük ün kazanmıştır. Kutsal Tapınak olarak öneminin yanı sıra, heykel yapım atölyesi ile de göze çarpmıştır. Mermerin işlenmesiyle ortaya çıkan güzel yapıtlar imparatorluğun kentlerini süslemiştir. Günümüzde, bir süre önce ölen Prof. Kenan T. Erim’in yorulmak bilmeyen ustaca çabalarıyla gerçekleştirilen kazılar sayesinde, orada yapılan çok sayıda heykeli beğeniyle izleme olanağı buluyoruz.

Filozoflar ve yazarlar da Afrodisias’a yerleşmişlerdir. Bunlar arasında, İ.Ö. I. yüzyılda bazı tıp inceleme yazıları yazan Arfodisias’lı Xenocrates, romancı Chariton, ve İ.S. V. yüzyılda oraya yerleşen Yeni Platoncu İskenderiye’li Asclepiodote önemlidir. Ancak; o sıralar Bizans eliyle yürütülen din fanatizmi, yeni resmi din olan Hristiyanlığı empoze ederek, Afrodit adı, hiçbir iz kalmayacak biçimde mermerlerden silindi. Yaratılan teröre karşın Afrodit kültü, sahip olduğu güçlü halk desteği sayesinde, kabul ettirilmeye çalışılan Hristiyanlığın zorbalığına karşı çıkarak, Bizans tamamen oraya girinceye dek varlığını sürdürdü. Ve o zamandan başlayarak Stravopolis (Haç Kenti) adı verildi. İnişe geçişi de o zaman başladı. Kültürel gerileyişle birlikte, felaketler tek tek gelmez denir: Depremler ortaya çıktı ve kent, İ.S. VII. yüzyıldan başlayarak unutulmaya terk edildi.

Burada bir parantez açarak, o dönemin engizisyon yöntemlerinin kurbanı olan Afrodisias gibi kentlerin tarihsel olaylarına yakından bakmanın ilginç olacağını söyleyebiliriz; bu tek bir olay değildi ve bu nedenle, Paganlığın sistematik bir uğraşla yok edilişinin, Roma İmparatorluğunun çöküşü ve dağılmasındaki en önemli nedenlerden biri olduğu düşünülebilir.

KÜLT HEYKELİ

Afrodit Tapınağı kentin kuzey bölgesindedir; bugün yalnızca, İyon sanatının eşsiz örnekleri olan on dört sütun ayakta kalabilmiştir. Aynı yerde İ.S. V. yüzyılda inşa edilen Hristiyan Kilisesi, tapınağın eski parçalarını yok etmiştir. Sekiz köşeli olduğu ve her birinin on üç serilik sütunlarla yanlardan desteklendiği görülmektedir.

Bugün kent müzesinde bulunan Afrodit kültü heykeli tapınağın yan kısımlarından birinde 1962 yılında bulundu. Ön yüzeyi Bizans döneminde zarar görmüştü. Tüm kent gibi büyük bir olasılıkla “ak”deniz köpüğünden doğuşuyla bağlantılı olarak beyaz mermerdendir. 238 cm’dir ve ayaklara dek uzanan bir giysi heykeli örtmektedir… başı da uzun bir kumaşla örtülüdür. Arkaik-xonon tipi bir heykeldir ve görünümü bize bunun daha çok Urania ya da Göksel Afrodit’i olduğu izlenimini vermektedir.

Heykelin işlenmiş rölyeflerden oluşan beş bölüm “süsleme şeridi” vardır. Birincisi yukarıdan aşağıya doğru uzanır ve içe dönük durumda olan bir hilali göstermektedir. Hilal biçimindeki ay esas olarak bir dişilik simgesidir ve hemen hemen tüm kültlerde bulunur. Gökyüzü ile yeryüzü arasındaki taşıyıcı ve arabulucu rolüyle, her şeyi dölleyen bir rahim olarak en büyük öneme sahiptir.

İkinci süsleme şeridinde Venüs’ün üç tanrıça arkadaşı görülür. Her iki yanda yer alan Zeus ve Hera’ya Tanrıça eşlik etmektedir. Mitolojik geleneğe göre bu üç tanrıça Güneşin (Helios) ve Egle’nin (Aigle) kızlarıdır. Bunlar: Aglaie “pırıldayan”, Talia “çiçeklendiren” ve Eufrosyine “yüreği sevince boğan”dır ve Güneşten yararlanan üç özelliği taşırlar. Her zaman gençtirler ve bir çember bağımlı görülürler; amaç Güzelliğin ölümsüz olduğunu ve insanları birleştirdiğini göstermektedir… Afrodit insan yüreğini sevince boğan İyilik ve Güzellik gibi nitelikleri kendinde toplamıştır. Yine bu rölyefler, Afrodit’in genç Paris tarafından, Hera ile Athena arasında en güzel seçildiği ve böylece altın elmayı almaya hak kazandığı söylence ile de ilişkilidir.

Üçüncü şerit bize, bir sütunla ayrılmış olan Helios (Güneş), ve Selene’yi (Ay) kendilerine özgü simgesel özellikleriyle gösterir. Böylece yan yana olan kardeş Tanrılar birbirlerini bütünlerler ve bize Doğadaki devrelerin değişimlerini gösterirler. Doğuş noktası yine Asya olan Helios, aydınlatma ve yaşam verme göreviyle, Mezopotamyalı Samash’ı anımsatır ve ayrıca, yargıç olarak, “her şeyi gören göz”dür. Afrodit’le ilişkili olan yani Güzellik’te var olan uyum görünümüdür. Selene de Helios gibi aydınlatır, ancak ışık saçan gümüşüyle kendisi karanlıktadır. Afrodit’le benzeşen yanı doğurganlık özelliğidir. Ölümsüz Aşk esinleyicisi olarak ve sayılamayacak kadar çok sayıda ozan tarafından yinelenerek birleşmenin itici gücü olmayı sürdürür.

Dördüncü şeritte deniz sahneleriyle karşılaşırız. Afrodit yunuslarla, deniz kızları ve deniz perileriyle birliktedir. Bu durum hemen aklımıza Tanrıçanın, mitolojik doğumundan başlayarak denizle olan bağlantısını getirir. Annesi Gaia’nın yardımıyla Cronos (Toprak) babası Urano’nun (Gökkube) cinsel organlarını bir baltayla kesip denize atmış bunun sularla temasından “ak bir köpük” ve bundan da Afrodit ortaya çıkmıştır. Adı köpük anlamındaki “aphoros”dan gelir. Yunan da Afrodit’le ilişkili deniz hayvanlarından biridir; Afrodisias kentinde özellikle tiyatronun oturma yerlerinde sıklıkla resmedilmiştir. Su ise geleneksel Ay ile (gelgit) bağlantılı elementtir. Ayrıca (başlangıçta varolan) ya da “kutsal” sulara gönderme yaparak yaşamın orijinini simgeler. Bugünde antropolojik teorilere göre hayvansal yaşamın kaynağıdır. (Darwin).

Beşinci ve sonuncu şeritte Eros’un kanatlı üç figürü yer alır. Bunlardan ikisi sunakta meşalelerle adak sunarlar ve ayrı olan üçüncüsü ise yere doğru ters çevrilmiş meşaleyi tutar. Mitolojik olarak Bolluğun (Poros) ve Yokluğun (Penia) oğlu olan Eros, Afrodit’le aynı zamanda doğar ve sürekli olarak Güzellik ile ilişkilidir. Annesinden aldığı Yokluk onu araştırmacı, filozof, bilgi aşığı olmaya yöneltir. Hesiodos ise Kaos’la birlikte onu “Başlangıca” döndürmeye çabalar; böylece Eros her şeyi birleştiren evrensel yaratıcı güç olarak ortaya çıkacak ve her düzeyde denge ve uyum sağlayıcı bu özellik onun başlıca karakteristiği olacaktır. Üç Eros’un taşıdığı Ateş bize Göksel Aşkın ışığını göstermektedir.

ANADOLU’DAKİ ÖTEKİ KENTLER

Knidos: İyon kıyısında bulunan Knidos kuşkusuz dönemin en önemli hac ve tapınma merkezlerinden biriydi. Afrodit Tapınağında, ölümsüz Praxiteles tarafından yapılan ünlü heykeli bulunmaktadır. Uzak ülkelerden pek çok kişi Tanrıçaya beğenisini sunmak için buraya geliyordu.

Efes: Klasik dünyanın 7 harikasından birinin, Artemis ya da Artemision Tapınağının bulunduğu bu kentte “Pandemus, Hetaira” görünümüyle Afrodit de çok popülerdi; çıplak olan heykelin yanındaki rahibeler tapınağa ait profesyonel fahişelerdi.

SONUÇ

İnsanın Güzelliği kavrayabilmesi için genellikle nesnelere gereksinimi vardır sanat bunu, yapıtlarında yansıtmayı amaçlar. Afrodit üzerine yaptığım bu kısa araştırmayı bitirirken, sizlere onun kenti Afrodisias’ı ziyaret etmenizi öneriyorum. Böylece, ak mermerlerin parlaklığından müthiş etkilenip Güzelliğin arketipine (ilk örnek) ulaşacak ve Aşk Tanrıçası Afrodit ile kucaklaşacaksınız.

Antonio ROMERO

Yeni Yüksektepe Dergisi, Sayı 1

By | 2017-07-22T22:16:37+00:00 Mart 16th, 2017|Categories: Mitoloji-Din|0 Comments