Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

Hermetik Gelenek: Simya

Hermetik Gelenek: Simya

“Başka dünyalar vardır, fakat onlar da bunun içindedir”  Eluard

Batıda Simyanın Hermetik Kaynakları

Hermetizm adı altında, Orta Çağ ve Rönesans’ta eski Simya ile ilgili bir akım ortaya çıktı: Ars Regia. Ars Regia, bir entelektüel bir de öğretinin pratik uygulamasından oluşan iki kısma sahipti. Orta Çağ Simyasında felsefi öğreti çok güçlü değildi ve buna paralel eser konusundaki başarı da sınırlı kalmıştır.

Simyanın sadece Batıya ait olduğunu söyleyemeyiz zira çok eski zamanlarda Simya bilimi Doğuda mükemmel bir şekilde bilinmekte ve uygulanmaktaydı. Orta Çağ ve Rönesans döneminin Avrupa’sındaki Simya çalışmalarına kendi bünyesinde bir kimlik ve kaynak göstermek zordur.

Simya (Alchemy) teriminin kökeninin Arapça ‘Al-Kimya’dan geliyor olması mantıklı görünüyor. Eski Mısır’ın ise Simya Ülkesi olması sebebiyle adı Kem veya Kemes idi. Bunun anlamı kara toprak, pişmiş topraktı. Diğer yandan eski Yunanlılar, Simyanın mitik kurucusu olarak Kemes adlı Yahudi bir Simyacıdan bahsederler. Kemes, ‘Güneş’ demektir ve bununla, Simyanın Güneşin gizemlerine temellendiğini düşünebiliriz.

Batıda, Orta Çağ döneminde gelişen hiçbir bilim Simya kadar faydalı olmamış ve onurlandırılmamıştır. Batıda Simyanın ortaya çıkışı, yayılması ve nüfuz etmesi üç yoldan gerçekleşmiştir: Bizans, Akdeniz ve Arap işgalleri yoluyla. Fenikeliler Mısır ve Asurlular arasında ticaret yaparken Avrupa’nın insani gelişimine dikkate değer katkılarda bulundular. Grekler ve Perslerin talebesi olan Araplar, Mısır ve Babil’den kendi katkılarıyla zenginleştirdikleri Simya bilimini Avrupa üzerinden VIII. Yüzyılda aktardılar (Bizans yolu). Diğer yandan XII. Yüzyılda Filistin’e gerçekleştirilen (Akdeniz yolu) haçlı seferleri ile aktarılan bilgilerde Arap etkisi çoktur. XIII. Yüzyılın başlarında da, VIII yüzyıla doğru Kuzey Afrika’da ortaya çıkan bilim ve sanatın yeni unsurlarıyla birlikte, Greko-Bizans odaklı bilgiler Araplar sayesinde İspanya’ya yayıldı (Hispanik yol).

III. ve IV. Yüzyıllarda düşüşe geçen Mısır Simyası İskenderiye üzerinden Greklerle temas etti. İskenderiye Okulu, Atomcu doktrinin savunucusu Grek Demokritus ile ilişkiliydi ve tüm büyük bilgeler gibi o da M.Ö IV. yüzyılda birkaç yıl Mısır’da çalıştı.

Araplar bu konuda, en güçlü köklerin Babil ve Pers’de bulunmasına rağmen İskenderiye geleneğiyle VII. yüzyılda buluştular.

Geber, VIII. yüzyılda en iyi hermetik filozof olarak görünmekteydi ve bu konu üzerine birçok eser vermiştir. Geber’in birçok tezinde karşımıza şu çıkmaktadır: Tüm metaller iki temel elementten oluşmuştur, Kükürt ve Cıva. Filozofların bu iki elementi, kimyada bu isimle anılan elementler olarak kabul edilmemelidir. Transmutasyon (dönüşüm) , geleneksel dört elementle uyum içinde, bünyedeki Kükürt ve Cıva oranlarının değiştirilebildiği oranda gerçekleşir.

Haçlılar sayesinde Doğu ve Batı arasındaki ilişki nedeniyle Avrupa’da XI. Yüzyılda başlayan ve XII. Yüzyılda yoğunluk kazanan bir Simya akımı oluştu. Avrupanın değişik şehirlerinde Hermetik filozoflar ortaya çıktı: İngiltere’de Roger Bacon, Almanya ve daha sonra Fransa’da Alberto Magno, İspanya’da Arnaldo de Vilanova, Mayorka’da Raimundo Lulio. Bu bilgiler, yaptıkları araştırmalarla kendi dönemleri ve daha sonraki dönemler için Simya bilimine eserler kazandırmışlardır.

Orta Çağda Simya bilimi ilk başlarda çekingen ve kararsız durumdaydı, fakat kendi bilincine varması ve kendini kabullenmesi uzun sürmedi. İlk önce XII. Yüzyılda manastırların hücrelerinde başladı. Buradan heryere, tüm diğer sosyal sınıflara yayıldı. Tüm ülkeler bu muhteşem bilim için parlak öğrenciler ortaya çıkardılar ve hepsi bu bilimi kendi çabalarıyla kutsadılar. Asiller ve yüksek burjuva mensupları da buna dahil oldu. Bilgeler, rahipler, prensler yanında, memurlar, küçük zanaatkârlar, cam ustaları, elmas ustaları bunu meslek edindiler ve uzmanlaştılar. Açık açık gün ışında olmasa da (resmi otorite ve Papa onlara ateş püskürüyor ve zulmetmek için peşlerine katiller takıyorlardı) gizli gizli çalışmaktaydı.[1]

Gerçek anlamda filozof toplumu olmak için bir arayış vardır. Bu kişiler, bilgiye olan inançları ve susuzlukları nedeniyle uzun seyahatler yaparlar, şifreli dilleri çözmeye çalışırlar, krallıktan krallığa yolculuk ederlerdi. Büyük üstadların kitapları aranır: Zosimo, Ostanes, Sinesio ayrıca Jabir, Razi ve Artefio’nun kopyaları, Moriano, Profetisa’nın kitapları ve Hermes Fragmentleri altın değerindeydi. Bu arayışın ateşi entelektüelleri ve kardeşlikleri, loncaları ve inisiyatik merkezleri geliştirdi ve büyüttü. Bu arada kendini bir simya uygulayıcısı olarak hayal eden, altın ve imkansız bir hayalin peşinde koşan pek çok tuhaf kişiler ortaya çıktı. Hayal gücü dörtnala gidiyordu. Bu tavır asil olanı harabe haline getirdi. Bu ortamdan en çok şarlatanlar yararlandı. Simya ile şu veya bu şekilde uğraşmak dönemin bir deliliğine dönüştü.

Orta Çağda Hermetik geleneğini sürdüren Simyacılar:

Artefio (1130 civarı)

Roger Bacon (1214 -1292) Yetenekli bir İngiliz Simyacıdır ve dünyaca duyulmuştur. Müridleri tarafından Doctor Admirabilis olarak isimlendirilmiştir.

Alain de I’isle (1298 civarında öldü) Fransız Simyacı Paris’te bir doktor ve Cister’de rahip

Parisli Cristobal  (1260 civarı)

Arnaldo Vilanova (1245- 1310)

Tomas Aquino (1225) İtalyan Simyacı doktor (Doctor Angelicus)

Rahip Ferrari (1280)

Raimundu Lulio (1235- 1315) Fransiskan İspanyol (Doctor Illuminatus)

John Daustin –İngiliz Filozof

Juan Cremer– İngiltere’deki Westminster Manastırının başrahibi

Ricardo (İngiliz Robert olarak anılırdı) 1330’da Correctum Alchymiae eserinin yazarı İtalyan Pedro Bon de Lombardia Fransız Papa XXII. Jean (1244-1317)

Parisli Gulliermo Notre Dame atriumunda Hermetik rölyesleri yapan kişi

Jehan de Meun (Clopinel) (1280- 1364) ‘ Roman de la Rose’ adlı eserin yazarlarından biri Grasseo (Hortulano) Hermetik ‘Pırlanta Tablo’sunun yorumcularındandır (1358).

Nicolas Flamel (1330- 1417) Fransanın en ünlü ve popüler filozofu ve simyacısı.

XVI. Yüzyıl simya bilimi için şanlı bir dönem oldu ve hem bu bilimi aydınlatan üstadlar hem de değer açısından daha önceki dönemleri de aştı. Bu üstadlar aradında şunları saymak gerekir: Basilio Valentin, Erfurt’da San Pedro Manastırı’nın Benediktin Başrahibi, aynı zamanda, belki de Hermetik sanatın en yetenekli ustasıdır (1413 civarı), Hollandalı Isaac (1408), İngiliz Thomas Norton ve George Ripley, Lampsprick, Starzburglu Jorge Aurach (1415), rahip Lacini (1459), asil Bernardo Trevisan (1406-1490).

Bu dönemden sonra Hermetizm düşüşe geçti. Hermetizmin kendi taraftarları başarısızlık nedeniyle bunalmış olarak Hermetizmi karşılarına aldılar. Her taraftan gelen saldırılar nedeniyle prestiji yok oldu, coşku söndü ve fikirler değişti. Bu tavır, pratik uygulamaları ve Simyanın felsefesini Simyasal değerden çıkarıp, hiçbir ahlaki ve Spiritüel değere ihtiyaç duymayan kimya seviyesine indirdi. XVI. yüzyılda , Rönesans tarafından inkar edilen, Eski Mısır Ezoterizmi ve Hermetik geleneğin mirasçıları Seton, Wenceslao Lavinio de Moravio, Zacariasve Paracelsus’tur. Antik hakikatlerin ateşli savunucusu üstad Paraselsus’a tarih içinde özel bir saygın yer ayırmamız gerekir.

Hermetik sanatın can çekişmesi XVII. yüzyıla kadar devam etti ve üç büyük sürgün vermeden sönmedi: Lascaris, başkan d’Espagnet ve şahsiyeti aydınlatılamamış canlı bilmece, gizemli Ireneo Filaleteo.

Simyasal çalışmalar için basit kimyasal elementler yeterli değildir. Simya sürecindeki işlerin tümü fiziksel bedenle gerçekleşmemektedir. Bu iş için doğadaki ilksel (premordial) elementler aranır ve bu premordial madde ile ilgili olarak semboller ve alogoriler kullanılır. Bunun yanında, kimya ile ilişkisi olamayan etik ve spiritüel faktörler de temel rol oynarlar. Simyanın içerdiği doğaüstü güçlerin sadece biri metallerin transmutasyonuyla ilişkilidir. Fakat transmutasyonu gerçekleştirecek olan Felsefe Taşı hem pratikte hemde ebedi doğumlar aracılığıyla insanı re-entegrasyona ulaştırma imkanı açısında daha başka birçok amacı yerine getirir.

Bu bilgilerin sebep olabileceği büyük tehlikeler nedeniyle bu bilim gizli tutulmuş, alegoriler ve semboller ile ifade edilmiştir. Bu şekilde yetkin olmayan kişilerin kötü niyetli yorumları engellenmiştir. Buradan da görüyoruz ki H.P. Blavatsky’nin dediği gibi “Okült bilimler için ahlaki açıdan niyetlerin saflığı ve sağlamlığı temel oluşturmaktadır”. Bu nedenle özellikle XI. Ve XII. yüzyılda Avrupa’da belli Simyacılar tarafından yazılan kitaplarda bu ilke korunmuştur. Bu nedenle Simya, kötü niyetle saklanıldığı düşünülerek gizli bir bilim olarak yorumlanmamalıdır. Aziz thomas bu ilkeden hareketle Felsefe Taşının İlahi kökene ait olduğunu ve bu tür üretimin sadece Tanrı aracılığıyla ve Tanrı için yapılabileceğini kendi çalışmalarıyla doğrulamıştır.

Thot: Hermes Trismegistus

Günümüzün kendine has bir eğilimin sonucu olarak Hermes Trimegistus adı ve Hermetizm, Thot(Thuti) adından çok daha iyi bilinmektedir. Hermes Trimegistus (üç kez büyük Hermes) Hermetik Felsefenin kendi ismiyle anıldığı mitik bir şahsiyettir. Eski Yunanistan’da bir çok yazar, filozof ve Simyacı jenerik olarak aynı adı taşımaktaydı. Hermes Trimegistus, Thot’un insani yanıdır ve Tanrı Thot bundan çok daha fazlasını ifade eder; Hermes-Thot Aah olarak Thot’tur ve Ay tanrısıdır. Sembolü, yaratıcı Bilgeliği, Hermes’in iksirini, özünü barındırdığı söylenen ayın parlak yüzüdür. Bu haliyle köpek başlı maymun olan Sinosefal ileilişkilidir. Aynı sebepten dolayı Anubis’te Thot’un bir görünüşüdür. (Hermanubis). [2]

Ezoterik geleneğe göre, kökleri günümüzden 75000 yıl öncesine dayanan Kızıl Mısır Uygarlığının mirasçısı olan ve Menes ile başlayan hanedanlık Mısır’ında uygarlığın gelişmesinde dini ve bilimsel gelişimde büyük pay sahibi olan Üstat Thot günümüzden 5000 veya 6000 yıl öncesinde ortaya çıkmıştır.

Kişiliği hakkında kronolojik bilgiye sahip değiliz, fakat daha sonra Hermetik Okul olarak anılacak olan İnisiyatik-Dini okulu hakkında bilgimiz vardır. Mitik acıdan Abidos şehrinde Osiris gizemlerinin ve Osiris Dramasını temsil eden Litürjik Tiyatroyu yeniden tesis etmeyi amaçlamıştır. Mısırda “Işık Dininin” topluma empoze edilmesini sağlamış ve böylece Mısır büyük bir Rönesans yaşamıştır. Bunun etkisi, birçok psikolojik karanlıkların, gereksiz uygulamaların ve toplumun en düşük katmanlarındaki korkunun ortadan kalkması olmuştur. Bugün yanlış bir biçimde Ölüler Kitabı olarak adlandırılan ve asıl adı Gizli Konut olan eseri yeniden derlemiş ve ve yerel rahipler arasında popüler hale getirmiştir. Fizik Güneş olarak bilinen Tanrı Ra ile onun koruyucusu ve Güneşin Tini (veya Spiriti) olan Amon kültü yeniden güçlenmiştir. Halka reenkarnasyon tekrar öğretilmiş ve Osirifikasyonun gerçek anlamı yerleştirilmiştir.

Eski Mısır’da Tanrı Thot’un zoomorfik temsili ibis kuşu idi. Çünkü ibis (bilgelik) ve timsah (Seth, karanlık) aynı mekanda yaşamakta ve beslenmekte idi. Timsahın yumurtaları İbis’in doğal yiyeceği idi. Karanlığı, cehaleti ve kusurları, en korkunç hali ile aynı mekanda bulunan timsaha rağmen, timsahın yumurtasını, yani embriyon halini yemek, bilgelik ile ilişkilendirilmişti. Ayrıca bir kanadı siyah bir kanadı beyaz olan ibis kuşu da karma ile bağlantılıydı. Aynı ilahiyet, eski Hindistan’da Parvati ve Şiva’nın oğlu olan filbaşlı Ganeşa veya Ganpad ile temsil edilmiştir. İbis başlı temsil edildiğinde tanrıların kutsal yazıcısıdr. (latince “scriba”). Thot, tanrılarının en gizemlisidir. Yılan olarak, Hermes Thot, İlahi yaratıcı Bilgeliktir.

Helena Petrovna Blavatsky’ye göre iki Hermes vardı; birincisi ve daha eski olanı Hermes Trimegistus ( üç kez büyük ) ve ikincisi ise onun türevi , kendisinin permutasyonudur; İsis ve Osiris’in dostudur. Hermes, ruhbanca bilgeliktir. Mısır’da Hermes, genel olarak Bilgelik Tanrısıdır ve Mısır, Suriye ve Fenike’de Thot, Tat, Adad, Seth, Sat-an ( Sat-an, Müslüman ve Hıristiyanlık geleneğinde verilen anlamda anlaşılmamalıdır.) olarak ve Grek’te de Kadmus olarak tanınmıştır. Kabalacılar onu Adam Kadmon ile bir tutarlar ki bu İlahi Güc’ün, ve Enoch’un tezahürüdür. Platon’a göre Hermes, rakamları, geometriyi, astronomiyi ve harfleri keşfetmiştir.

Hermetik Eserler

H.P.Blavatsky’ye göre Kuiros Greklerin Zihin Tanrısı’ydı. ( Nous ) Platon’un söylediğine göre de “Koros ( Kurios) aklın karışmamış, arı doğasıdır.” Kurios ( İngilizce ve Latin kökenli dillerde merak kelimesi burdan gelmektedir.) Merkür’dür, İlahi Bilgelik’tir, Merkür Güneştir ve Thot-Hermes-İlahi Bilgeliğini ondan almış ve kendi kitaplarıyla onu dünyaya yaymıştır.

Hemretik eserlerin Mısır tapınaklarında gizemlerin bir parçası olduğu bilindiğinde, kim ve kaç kişi eserleri o haliyle okuma imkanına sahip olmuştur? Bu Mısır Gizemlerinde Iamblicus, Hermes’e 1.100 kitap atfeder ve Seleucus’da I.Hanedanlığın kurucusu Menes döneminden öncesinde Hermes’e 20.000’den az olmayan eser atfeder. Eusebius, “kendi zamanında 42 eser ( ilk 36’sı Mısır’ın tüm felsefesini içerir.) gördüğünü söyler ve bu eserlerin son 6’sını karanlık çağlarda uygulanmış olan tıp sanatı ile ilgili olduğunu aktarır. Eber papirüsünün bu altı tıp papirüsünden birisi olduğu düşünülmektedir, cerrahi ve cerrahi aletlerle ilgilidir.

Orta Çağ’da, Platon, Neoplatonizm, Stoisizm akımlarına kaynaklık eden ve Rönesans’ın doğuşuna büyük destek veren çok önemli iki Hermetik eser mevcuttu, Corpus Hermeticun ve Asclepius. Corpus Hermeticun ( Hermetik Külliyat) Marsilio di Ficino tarafından Eski Yunanca’dan Latince’ye tercüme edilmiştir. Tercüme, Cosimo de Medici tarafından acilen tercüme edilmesi isteğiyle yaptırılmıştır. Daha önceden, çevrilmesi için Platon’un Devlet ve Şölen kitapları Ficino’ya teslim edilmiş fakat 1460 yılında Makedonya’dan gelen Eski Yunanca yazılmış bölümlere, Medici tarafından öncelik verilmiştir. Bunlar Hermes Trimegistus’a ait on beş bölümün on dördünün Latince tercümesini içerir. Bu eser Ficino tarafından Pimander olarak adlandırılmıştır.15.bölüm ise kayıptır.

Asclepius ise Pseudo-Apuleius tarafından çevrilmiştir ve eserdeki karakterlere karşılık gelen bölümlere ayrılmıştır: a) Hermes’in Üst Zihin ile diyaloğu b) Hermes’in oğlu Tat ile yalnız diyaloğu c ) Hermes’in Asclepius, Ammon ve Tat ile diyaloğu d) İsis’in Horus ile diyaloğu.

Felsefe Taşı

Felsefe Taşı pek çok sembolizmi kendinde barındırır. İnsanları Tanrı’ya, gezegenleri yıldızlara dönüştüren bir iksirdir. Kimi Simyacılar bu taşı gördüğünü, elinde tuttuğunu ve işlevselliğini gözlediğini söylerler.

Bu sembolik ifade, taş ve felsefenin nitelikleriyle ilişkilendirerek açıklanır. “Taş dayanıklılığı, süregelirliliği ve kolay parçalanamaz olması niteliklerinden dolayı Tanrılarla ilişkilendirilmiştir. Taşlarla ilgili bu sempati-maji, hatırlanması güç zamanlardan beri kullanışmıştır. Örnek olarak üç taştan yapılmış sunaklar, menhirler ( Stonehenge gibi yapılar ), tılsım ve benzeri amaçlı kullanılan değerli taşlar… Dolayısıyla somut bir taştan behsedilmemekte, aksine yıpratılmaz, sağlam bir dizi temel bilgi temsil edilmektedir. “Felsefe” kelimesiyle de bilgeliğin aranması, başlangıç, son ve insanlığın varlık nedeninin aranmasına işaret edilir. Yani aranan nitelikler, zamanla değişmeyen ve aynı kalan aşka ve neferete rağmen değişmeyen niteliklerdir. Örneğin bazı evrensel gerçekler: “ Yukarısı nasılsa aşağısı öyledir” veya “ Sarkacın sağa olan eğilimi sola olan eğilimine eşittir.”veya “Evren zihinseldir.” gibi.

Böylece, Felsefe Taş’ı, Doğanın ve kendimizin yönetilebilmesine izin veren bir dizi geçici olmayan bilgiler topluluğudur.

Felsefe Taşının etkinliği, gerçekleştirdiği transmutaston ile kanıtlanır. Taşın tek başına direkt transmutasyon gücü mevcut değildir, sadece katı halde altın veya gümüşle ( direkt füzyon ile saflaştırılmış olarak ) fermente etmek gerekir. Böylece “ Yansıtma Tozu” elde edilir ve bu toz, altın için kırmızı, gümüş için beyaz renktedir. Crisopeya, herhangi bir metalin altına dönüştürülmesidir ve Agiropeya herhangi bir metalin Gümüşe dönüştürülmesidir.

Felsefe taşı direkt şekilde işlenmez, ancak toz haline getirilmelidir.

Fransız Simyacı Fulcanelli ‘ Las Moradas Filosofales’ adlı eserinde Felsefe taşını şu şekilde tanımlıyor: “Kristal, saydam bir bünyeye sahip, toplu haldeyken kırmızı, pudra haline getirildiğinde sarı renklidir; çok sert ve çok eriyebilirdir, buna rağmen herhangi bir ısı karşısında da çok istikrarlıdır ve kendi niteliklerinden dolayı çok keskin, yakıcı, nüfuz edici, indirgenemez ve kalsine edilemezdir.”

Orta Çağ Simyasına Ait Bazı Temel Prensipler

1) Maddenin Birliği, bu anlaşılmadığı sürece Simyanın ikinci adımı atılamaz. Tek Madde vardır ve tezahür ettiğinde çok yönlü şekillere girebilir fakat Temel, Kök BİR’dir. Bu Premordial Maddedir.

2) İlk madde, esere başlamak için vazgeçilmezdir. Doğada belirlenmiş bir bünyedir ve her zaman sembolik ve örtülü şekilde tanımlansa da sadece araştırmacı tarafından tanınabilir. Bunu oluşturan, değişik oranlarda üç element vardır ve Simyasal terimleri Kükürt, Civa ve Tuz’dur. Kükürt oranı ne kadar fazla olursa o kadar mükemmeldir. K ükürt Güneş’e ve altına benzeyen elementtir ve bu yüzden bünyesinde Güneş ve altının potansiyellerini taşır. Bünyede tuz olması da kusura işarettir, yani daha çok ağırlık, daha çok beden ve toprak demektir. Simyacının amacı bu oranları ayarlamak ve bünyeyi altına dönüştürmektir. İnsanda bu altın, Üst Ben’dir, İnsanın Arketipidir.

3) Özel haldeki İlk Madde ve genel olarak tüm tözler, oranları değişken olmakla birlikte üç elementten oluşmaktadırlar: Kükürt, Filozofların Civası ve Tuz. ( Arsenik olarak da adlandırılır.)Doğanın mükemmelliği altındır. Böylece Simya bir ilaç veya iksir hazırlar( Felsefe Taşı) ve bu, mükemmel olmayan metaller üzerine yansıtıldığında onlara altın mükemmeliğini verir. Simya terimlerine göre Eser transmutasyondur.

4) Mikrokozmoz’un (insanın) Makrokozmoz (Evren )ile Birliği. Böylece, Felsefe Taşını belirleyebilmek için çalışılan elementlere uygun olarak gezegenlerin pozisyonunu dikkate almak gerekir. Çünkü her metal belli bir gezegene bağlıdır: Örneğin:

Altın-Güneş

Gümüş-Ay

Bakır- Venüs

Demir-Mars

Kalay-Jüpiter

Kurşun-Satürn

Cıva-Merkür

5) Felsefe Taşı mevcuttur ve Eserin pratik sonucudur. Hızlı bir şekilde “kuru yolla” veya “ıslak yolla” birkaç yılda elde edilebilir.

Kükürt-Cıva-Tuz& Geleneksel Dört Element:

Hermetik sembolizm üç element üzerine temellenmiştir: maddenin aktif prensibi, erkil ve parlak olan KÜKÜRT ve maddenin pasif prensibi, dişil ve şekilsel olan CIVA. Bu ikisi üçüncü bir prensiple birleşmiştir: TUZ. Bu birleşme ‘ilk madde’de gerçekleşir ve İlk Eserin amacı olan Kükürdü elde etmek için ayrışmayı başarmak gerekir. İkinci Eser Cıvayı ayırmaktır. Bu ikisi, hermofrodir varlığı elde ederek tekrardan Üçüncü Eserde birleşirler ve bunun son pişirimi Taşa ulaştırır. Yani Ruh bedenden ayrılıp Tanrıya yükselir ve bedene ikinci kez hayat vermesini ister, ikinci kez doğurmasını ister. Ruh ve Tanrı birlikte bedene iner ve Simyacının üstün amacını gerçekleştirir: Bilinçli Ölümsüzlük. Bu ölümsüzlük kavramı bedenin ölümsüzlüğü değil , asıl beni olan Üst Beninin ölümsüzlüğünün bilincidir.

Kükürt ve Cıvanın “evliliğinin” sembolu bozulmakta olan ölü bir bedendir. Bu iki töz ile birleşen ruh Tanrıya kadar gider, ve Tanrı onunla birlikte ikinci kez hayat vermek için aşağı, hermafrodit bedene doğru iner. Böylece bilinç doğar. Eser somutlaşmıştır.

Üç temel element felsefede Kaos, Teos ve Kozmos’a karşılık gelir. Teos orijinal dürtüdür, Kaos Premordial Maddenin büyük rahmi, Kozmos ise organize olmuş Premordial Yeryüzüdür. Bu üç temel element, geleneksel dört elementle ilişkilidir. Kükürt, civa, ve tuz Üç Üst Prensipe; Geleneksel Dört Element ise Dört Alt Ptrensipe karşılık gelir.

İlişkiler yasası nedeniyle Simyacılar Doğanın Alemleri ile işbirliği yapar. Toprak elementi metallerle ilişkilidir.

Enerjitik plan(Su elementi) az çok zeki bir şekilde insanlarla işbirliği yapabilen Doğa ruhlarıyla ilişkilidir.

 Simyacıların bitkiler alemiyle yakın ilişkisi, bitkilerde özsuyu aramaları bizi şaşırtmamalıdır. Bir ağaç, bilge Paraselsus’a göre yersel bir yıldızdır ve dört elemente karşılık gelen dört bölüme ayrılır: kökler(toprak), gövde(su), dallar ve yapraklar (hava) ve çiçekler ve meyveler (ateş).

Kükürt        Ateş                  Akıl                                              İnsan Alemi

Civa            Hava ve Su        Psişik ve Enerjitik Beden       Hayvan ve Bitki Alemi

Tuz             Toprak              Somut Beden                            Mineral Alemi

Ortaçağ Simya çalışmalarında iki önemli kavram “Feniks” ve “Alkahest” olarak adlandırılmıştır.

Feniks[3], konsantrasyon, toplanmadır. Kendi küllerinin arasından tekrar tekrar doğandır. Feniks, insanı sembolize eder, her zaman farklı ve her zaman aynıdır. Her zaman yıkıma doğru ve aynı zamanda bir doğuma doğru gider. Bit ateşten ötekine , bir mücadeleden diğerine uçar.

Alkahest büyük evrensel çözülmedir. Mavi su ve zamanın sembollerinden biridir. Herşey hareket eder ve bilmediğimiz bir yöne doğru ilerler. Tüm evrenin bir amacı vardır ve herşey ona doğru akmaktadır. Alkahest herşeyi hissedilir ve hissedilmez bir şekilde çözer. Zamanın damgası her şeyin üzerinde kalır ve herşeyi yavaş yavaş parçalar. Fakat bu parçalanma olumsuz anlamda değildir, çünkü şeylerin parçalanması sayesinde yeni şeyler filizlenebilir ve bir yere sahip olabilir. Hermes Trimegistus’un Aesculapius adlı eserinde öğrettiği gibi, bu dünyada ölüm yoktur; her şey bir tür çözülmeye maruz kalır ki insanlar bunu negatif anlamda ölüm olarak görürler.

Sonuç

Simyanın amacı zenginlik edinmek değil, mineral alemi ve tüm diğer alemlerdeki elementlere büyüme işlevlerinde transmutasyon sayesinde yardımcı olmaktadır. Unutulmamalıdır ki Simyacılar, her şeyden önce kendilerinde transmutasyonu temel almaktaydılar, kendi içindeki kurşunu altına dönüştürmek, hem fiziksel hem de spiritüel olarak. Bazen iç dönüşümün sebep olduğu dış ifadeler daha çekici görünebilir, fiziksel süreç daha cezbedici görünebilir. Damıtılmış suda, taşın homeopatik çözeltisi olarak Felsefe Taşından yola çıkarak evrensel ilaç veya hayat iksiri elde edilmeye çalışılabilir.

Ahlaki ve bunun doğal sonucu olan fiziksel sefaletin olduğu bir ortamda, rönesans ruhu sayesinde, ahlaki ve fiziksel bir dönüşümün (transmutasyon) ortaya çıkması doğaldır; çünkü hayat, zıtlıkların mücadelesi sonucu varılan denge ve uyumdur. Kova çağının herşeyi çözen ayrılık sularının etkisini gösterdiği günümüzde de bireysel ve toplumsal açıdan bir rönesans yaşama ihtiyacı duyuyoruz. Bu ihtiyaç kemiklerimizi zorluyor, yüzümüzü kızartıyor. Bunun ilk adımı, her bireyin kendi içindeki metalleri keşfetmesi ve dönüşüm felsefesi ile uygulamasıdır. İçimizdeki kusurlar erdeme, karanlık ışığa ve cehalet bilgeliğe dönüştürülmelidir. Eskilerin dediği gibi insan ölümünden önce çürümemelidir.

Her insan bir kuledir, her insanın içinde bir labaratuar ve bir de Simyacı vardır.

Felsefi Simya, anlaşılır açıdan şeylerin görünüşünü değil, aksine şeylerin şekillendirici okült prensiplerini araştırmayı öğretir; elementler ve onların kompozisyonlarının yücelmesi (bedensiz durum) ve düşüş (görünür durum) nitelikleri söz konusudur.

Ars Regia, pratik Eser olarak Simya, insana düşüş ile kaybolan güçlerini geri kazandırır; ölümlü olsa da Göklere yükselme ve bilinçli ölümsüzlüğünü kazanma kapasitesine sahip Yeni bir İnsan yaratır.

Mahmut DOĞAN, Araştırmacı Yazar

Yeni Yüksektepe Dergisi, Sayı 41

Kaynakça:

“The Secret Doctrine” , Helena Petrovna Blavatsky

“Isıs Unveiled I-II”, H.P Blavatsky

“Theosophical Glossary” , H.P Blavatsky

“Doğu Bilgeline Giriş” , Prof J.A. Livraga

“Simbologia Teologica”, Prof J.A. Livraga

“Magia, Religion y Ciencia para el Tercer Milenio”, Prof J.A. Livraga

“Las Moradas Filosofales”, Fulcanelli

“Giordano Bruno and the Hermetic Tradition”, F. A. Yates

“II Trattato della Quinta Essenza”, Raimundo Lulio

“Conferencias”, Delia Steinberg Guzman

[1] Papanın Spondent Pariter resmi emirnamesi (Bula) Papa XXII, Jean tarafından 1317 yılında yayınlanmış ve simyacıları hedef almıştır ve buna rağmen kendisi çok özel bir simya eseri olan Ars Transmutatoria Metallorum (Metalleri Dönüştürme Sanatı) adlı eseri yazmıştı.

[2] Hermanubis: Alt Dünyalardaki Gizemlerin ifşa edicisi. Cehennem veya Hades değil, dünyaların yedili yapısı içinde en altta bulunan dünyamıza ait gizemler ve aynı zamanda cinsel gizemler olarak anlaşılmalıdır. Anubis-Thot –Hermes, bilimsel ve entelektüel dünyanın bir  sembolüdür. Doğuşun gizeminin en eski sembollerinden birisi olarak her zaman elinde bir haç ile temsil edilmiştir.

[3] Kendi küllerinden doğan zümrüt-ü anka kuşu

By | 2017-06-05T20:20:21+00:00 Mart 16th, 2017|Categories: Ezoterizm, Felsefe|0 Comments