Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

Hıdırellez

Hıdırellez

Folklorda Hızır yahut Hızır-İlyas Kültürünü en iyi biçimde yansıtan törenler, özellikle Türk dünyasında Hıdırellez ve Nebi (Hızır Nebi) Bayramı’dır. Eskiden Rüz-i Hızır (Hızır günü) denilen Hıdırellez; halk arasında yaygın inançlara göre, Hızır ve İlyas’ın bir araya geldiği günün hatırasına kutlanmakta olup, Hızır-İlyas bileşik kelimelerinin halk tarafından söyleniş biçimidir.

Hıdırellez günü, bugün kullanmakta olduğumuz Gregoryen(1) takvimine göre 6 Mayıs, bizde eski olan ve Rumi tabir edilen Jülyen(2) takviminde ise 23 Nisan gününe rastlamaktadır.

İşte Hıdırellez gerçekte, Hızır ve İlyas’ın bir araya geldiği gün olduğu inancı altında, kışın sona erip yaz mevsiminin başlangıcı olarak kutlanmaktadır. Özellikle Orta Doğu ve Anadolu kültürleri ile uğraşan bazı araştırmacı, etnograf ve folklorcular, Hızır ve Hıdırellez’in menşeini eski Mezopotamya ile Anadolu kültür ve dinlerine bağlarlar.

İlk çağlara bakıldığında, Mezopotamya, Anadolu, İran, Yunanistan ve hatta bütün Doğu Akdeniz çevresindeki ülkelerde bazı Tanrılar adına, bahar veya yazın gelişiyle ilgili bir takım törenlerin yapıldığı gözlenmektedir. Bu törenlerin en eskilerinden birinin, M.Ö. III. binin sonlarında Mezopotamya’da “Ur” şehrinde yapıldığını anlatan belgeler mevcuttur. Söz konusu tören, kış mevsiminin sonunda, Mezopotamya ovasını sulayarak etrafını yeşilliğe boğan Fırat ve Dicle’nin canlandırıcı gücünü temsil eden “Tammuz” ilahiyeti adına yapılıyordu. “Dumuzi” diye de bilinen bu ilahiyetin, baharın gelişiyle yeniden canlanması ve etrafına bolluk, bereket saçmasını kutlamak için büyük törenlerin yapıldığını belgelerden anlıyoruz.

”Tammuz” kültürünün İbraniler kanalıyla Suriye ve Mısır üzerinden eski Yunanistan’a ve Anadolu’ya geçtiği de bilinmektedir. Bu son iki yerde “Tammuz” adı Yunancada “Adonis(3)”e çevrilmiş olup, aynı ilahiyet bu isimle anılmış ve kültü kutlanmıştır.

Adonis kültürünün Anadolu’ya girişinden daha önce de, burada Mezopotamya’dakilere benzer bahar törenleri yapıldığını tarihi kayıtlar göstermektedir. Boğazköy’den gitme olup, halen Louvre Müzesi’nde bulunan tabletlerde Hititlerdeki “Purilli” bahar törenlerinden bahsedilmektedir.

Bunlar, bitki ve yeşillik Tanrısı “Telipinu” için icra edilmekteydi. Tabletlerdeki kayıtlara göre, bu törenler esnasında özel mihraplar hazırlanıp, ocaklarda ateş yakılmakta, mabetlere yeşil ağaçlar dikilip, kurban edilen koyunların postları asılmakta ve “Telipinu”ya buğday, şarap ve koç etleri sunulmaktaydı.

Öte yandan Sasani’ler devri İran’ında benzer Tanrılara yine benzer törenlerin yapıldığı görülüyor.(4)

Zerdüşt’lükteki ikincil ilahiyetler arasında özellikle ikisi “Tammuz” gibi, hem su, hem de yeşillik unsuruyla sıkı sıkıya bağlı bulunmaktadır. Bunlar “Haurvatat” ve “Amoratat” idi. Bahar mevsiminin başlangıcında İran’da yapılan merasimler bunlarla ilgiliydi. İran’da ve Orta Asya Türklerinde halen Nevruz 21 Mart’ta yeni yıl olarak törenlerle kutlanmaktadır.

Şüphesiz tabiatın yenilenmesi ve tekrar yaşamaya başlaması demek olan bahar veya yaz mevsiminin gelişi,Dünya’nın her yerinde ilk çağlarda da insan hayatında önemli bir olaydı. Bu olayın birtakım Tanrılarla temsil edilerek şereflerine törenler düzenlenmesi hemen hemen her yerde ortaktır. Orta Asya’ya baktığımızda burada da birçok Türk kavmi arasında böyle baharı veya yazı kutlama törenlerine rastlanmaktadır. Örneğin Uno Harva adlı araştırmacı Yakutlar’da çok eski tarihlerden beri bahar törenleri yapıldığını yazıyor. Onlar bunu Gök Tanrı adına yapıyorlardı. Yeryüzü yeşillendiği zaman, topluca yeşil ağaçların altına gidilip at veya öküz kurban edilir. Sonra daire halinde toplanılıp kımız içilirdi. Ayrıca ortaya yakılan ateşin üzerinden atlanırdı. Yakutlar’da bu merasimler her yıl Nisan ayında uygulanıyordu. Tunguzlar ise bu merasimleri her yıl Mayıs ayında yapmaktaydılar. Onlar bu törenler sayesinde atalara, göğe, yeryüzüne takdimler yapar, beyaz kısraklar kurban eder, toprağa taze kımız döker ve ortaklaşa kımız içerlerdi. Uno Harva, eski Çinliler, Moğollar, Kalmuklar ve Buryatlar’ın da böyle bahar veya yaz törenleri yaptığını belirmektedir. Şüphesiz bunlar yüzyıllar boyunca süregelen adetlerdi. Dolayısıyla Türk kavimlerinin daha Anadolu’ya gelmeden gerek Orta Asya’daki kendi inanç, kültür ve çalışma hayatları içerisinde, gerekse Zerdüştlük ve benzeri yabancı dinleri kabul ettikten sonra bunlardaki bahar ve yaz törenlerini çok iyi tanıdıkları rahatça söylenebilir. Ancak bu törenlerin Mart, Nisan, Mayıs gibi değişik aylara rastladıkları gözden uzak tutulmamalıdır.

Kısacası Türkler, yaz mevsimi başlangıcına ait inanç, adet ve gelenekleriyle Anadolu’ya yerleştiler. Ve burada da bahar ve yaz başlangıcı törenlerinin Hristiyanlaşmış şekliyle karşılaştılar. Aya Yorgi (Saint Georges) Anadolu’daki Hristiyanlığın çok önem verdiği, adına kilise ve manastır inşa ettikleri bir azizdir. Bununla birlikte Avrupalı ve Doğulu gezginlerin anlattıkları hikayelerden, bu iki şahsiyetin Aya Yorgi’de Hızır-İlyas’ı, özleşleştirdikleri anlaşılmaktadır.

Hızır yahut Hızır-İlyas ve bu aziz arasındaki söz konusu özdeşleştirmenin, oldukça erken devirlerde Hristiyan yazarlarınca da gözlendiği anlaşılmaktadır. Hristiyan bir yazar olan Wensinck Maracci’nin Hızır kıssasına dair yazdığı bir yazıda şöyle der:

Müslümanlar Hızır’ın, Harun’un torunu Elazarus’un oğlu Phias ile aynı kimse olduğunu rivayet ederler. Onun ruhu ilk önce İlyas’a, ondan Aya Yorgi’ye (Saint George) geçmiştir. Bu azize Müslümanlar bundan dolayı çok saygı gösterirler.

Görüldüğü gibi Maracci, Hızır’ın adını ayrıca açıklamaya gerek görmeden Aya Yorgi (Saint George) koyuvermiştir.

Ayrıca İslam kaynaklarına göre Circis, Curas veya Cercis Aleyhisselam adıyla önemli bir yer tuttuğu görülür. Bu eserlerde, Saint George şöyle anlatılmaktadır: “Circis, Hz. İsa’nın havarilerinden bazıları ile görüşme imkanı elde eden Filistin’li bir tüccardır, temiz ahlaklı ve ibadete düşkün bir insandı. O sırada Musul’da zalim bir hükümdar vardı. Circis puta tapan bu hükümdarı Allah’a imana davet etti. Bunu reddeden hükümdar ona türlü işkenceler yaptırdı, birçok defalar öldürttü ise de Circis her defasında yeniden dini vazifesini sürdürdü. Ölüleri diriltiyor, hastaları iyileştiriyordu. Sonunda Allah, hükümdar taraftarlarına azap indirdi. Ne var ki Circis’i yine öldürdüler, bu defa Allah kendilerini mahvetti ve yeryüzünden sildi.”

İslam kaynaklarında işte böyle bir peygamber kimliğiyle gelen Aya Yorgi (Saint George), Hristiyan Hagiographie’sinde (azizlerin hayatı ile uğraşan yazarlar) müstesna bir yeri vardır. Hristiyan dünasında onun kadar yaygın ve şöhretli olan bir aziz yoktur. Ayrıca Katolik, Ortodoks ve bütün doğu, batı Hristiyan mezhepleri ona saygı gösterirler. Kendisi ile ilgili hikayelerde tıpkı Hızır gibi uğradığı eve bereket ve bolluk getirdiği, kuru tahtaları, ağaçları yeşertip ulu ağaç haline getirdiği, hastaları iyileştirdiği hikaye edilir. Bazı araştırmacılar Anadolu’da Aya Yorgi diye anılan Saint George’un aslında Hristiyanlık öncesi (Hitit) Anadolu’sunun efsanevi bir Tanrısının Hristiyanlaştırılmış şekli olduğu kanaatindedirler. Bu birleştirmeye önayak olan sebep ise halk inançlarında iki şahsiyet arasındaki benzer fonksiyon ve özellikler olmuştur. Anlatılan hikayerde Hızır Aleyhisselam’ın dokunduğu şeylerin veya oturduğu yerlerin yeşillendiğinden bahsedilir. Aynı şekilde Aya Yorgi kültü Yunanistan’da da Yeşil Yorgi (yahut Georgevert) adıyla anılır. Her iki kültürde de ortak kutlama tarihi 6 Mayıs olarak belirlenmiştir. A. Gökalp’e göre : Hıdırellez Hicri takvim sisteminden tamamen farklı bir takvimi yansıtmaktadır. 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece, Güneşin Ülker burcuna girdiği bir zaman parçası olup, bu tarihten itibaren 7-8 Kasım’a kadar artık Ülker burcunu güneşin batışından sonra görmek mümkün değildir. Bu tarihten sonra ise, Hıdırellez’e kadar, güneş battıktan kısa bir süre sonra görülür. Bu suretle yılın astronomik olarak ve tabiata uygun bir şekilde yaz ve kış olarak iki ana mevsime bölündüğü görülür. Yani 8 Kasım gerçek anlamda ve bütün özellikleriyle kışın başlangıç tarihi olduğu gibi, 6 Mayıs’a denk gelen Hıdırellez de gerçek anlamda yazın başlangıç tarihi olmaktadır. Ayrıca bu kutlama tarihleriyle Türkler hayatlarını pratik bir yola sokarak, işlerini yılın iki ana bölümüne göre ayarlamasını sağlamıştır.

Hıdırellez; Anadolu’da ve Anadolu dışındaki geleneklerde şifa ve sağlık talebine yönelik inanç ve adetlerle; bereket ve bolluk talebine, uğura yönelik inanç ve adetlerle törenler yapılarak doğadaki kır alanlarında, yeşillik ve su kenarlarında kutlamalarla bahar bayramı olarak kabul görmeye devam etmektedir.

Safiye Kaplan, Araştırmacı

Yeni Yüksektepe Dergisi, Sayı: 31

Kaynakça:

İslam-Türk inançlarında Hızır yahut Hızır-İlyas Kültü, Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak

Hıdırellez Kültür-Bahar Bayramı, Prof. Dr. Abdülhaluk M. Çay

Dipnotlar

(1) GREGORYEN TAKVİMİ (TAKVİM-İ GARBİ): Jülyen takvimi yüzde yüz doğru değildir. Dönence yılı, yani iki ilkbahar ılım noktası arasındaki dönem, Jülyen yılında 11 dakika 14 saniye kısadır. Bugünkü süresi (bir yüzyılda 0.53 saniye kısalmaktadır) 365 gün 5 saat 48 dakika 46 saniyedir. Dolayısıyla Jülyen yılının başlangıcı, dönence yılının başlangıcına göre yaklaşık olarak 400 yılda 3 gün geri kalmaktadır.

1582’de Papa XIII. Gregorius, Jülyen takviminde reform yapılmasını emretti. Reformun temel amacı, takvimle mevsimler arasında bozulmuş olan uyumu yeniden sağlamaktı. Gregoryen takvimi işte bu reformun sonucu olarak ortaya çıktı.

325 yılında toplanan İznik Konsili’nden beri, ilkbahar ılım noktası, takvimde saptanmış olan 21 Mart tarihini 10 gün geçmişti. XIII. Gregorius, 1582 yılının takviminden on günün kaldırılmasını kararlaştırıldı. Roma’da 4 Ekim 1582 Perşembe gününü izleyen gün, 15 Ekim 1582 Cuma olarak kabul edildi ve böylece haftanın günlerinde bir kopukluk meydana gelmedi.

1582 yılı 10 gün kısalınca ertesi yıl, ilkbahar ılım noktasına yeniden denk geldi. Bu çakışmanın ileriki yıllarda da sağlanabilmesi için, XIII. Gregorius ayrıca, yılların 4 yılda bir Jülyen takviminin kuralına göre “artık olarak kalmalarına, ancak yüzyıl yıllarının (iki sıfırla biten yılların) Jülyen takviminde olduğu gibi hepsinin “artık” sayılmayarak, sadece sayıları 400’e bölünebilir olanlarının (1600, 2000, 2400 gibi) artık olarak kabul edilmesine karar verdi. Bu tedbir sayesinde dört yüzyılda üç Jülyen gününü kaldırmak mümkün oldu.

Böylece 1700, 1800 ve 1900 yılları normal yıllar, 1600 ise artık yıl olmuştur. 2000 de artık yıl olmuştur. Gregoryen takvimine göre, (400 yıllık bir süre içinde) bir yılın ortalama uzunluğu 365 gün 5 saat 49 dakika 12 saniye veya 365.242,5 gündür. Oysa dönence yılının süresi 365.242,5 gündür. Görülüyor ki, Gregoryen yılı da 0.0003 gün fazladır. 1582’den beri biriken hataların sonucu olarak 4317 yılı, 1 gün fazla olacaktır. Gregoryen takviminde yılın başlangıcı 1 Ocak olarak tespit edilmiştir.

(2) JÜLYEN TAKVİMİ: Julius Sezar tarafından, astronomi bilgini İskenderiyeli Sosigenes’in tavsiyelerine uyarak, Roma yılı 708’de (M.Ö.46) gerçekleştirilen reformla Jülyen takvimi kabul edildi. Bu yeni takvim, bir yılın tam 365.25 gün olduğu varsayımına dayanan bir güneş takvimiydi. Kolaylık olsun diye 365 günlük yıl benimsendi. Bütün bu tedbirlere rağmen Romalılar, medeni yılı mevsimlerle bağdaştırmakta başarılı olamadılar. Çeşitli girişimlerinden sonra, pontifeksler kuruluna (collegium pontificum), araya eklenen ayların uzunluğunu ihtiyaca göre saptama yetkisi verildi.

Ama bundan böyle, 365 günden oluşan üç normal yıldan sonra, sürekli ve düzenli olarak 366 günden oluşan bir artık yıl gelmesi kabul edildi. Böylece 4 yıllık dönemde bir yılın ortalama süresi 365.25 gün olacaktı. İşte buna Jülyen yılı denir.

“Artık” yılların ilk günü, o tarihte Roma takviminin son ayı olan Şubat ayına eklendi. Ölüler Tanrısı’na adanmış ve bu yüzden uğursuz sayılan Şubat’ın gün sayısının 28’de, yani çift bir rakamda kalması için (Roma’da tek sayılar uğurlu kabul edilirdi) ufak bir hileye de başvurulmuştur: Ek gün, 23 ile 24 Şubat’ın arasına sıkıştırılmış ve gün isimlerinde kayma olmasın diye, bu ek güne isim verilmemişir. Şubat’ın bu yeni 24. günü, bir sonraki gün gibi sextus (ante) calendas martii yani, “Mart’ın birine altı gün kala “ diye anılırdı.

Takvim yılı ile mevsim yılı arasında uyum sağlamak için Jülius Sezar, reformun yapıldığı yıl biri 33, diğeri 34 günlük iki ayı daha November (Kasım) ile December (Aralık) ayları arasına ekletti. Daha önce eklenmiş olan Mercedonius ayıyla birlikte M.Ö.46 yılı, (Roma yılı 708) böylece 455 güne çıktı, o yüzden bu yıla karışık yıl dendi.

İlkbahar ılım noktası 25 Mart günü olarak saptandı ve yılın başlangıcı 1 Mart’tan, 1 Ocak gününe alındı. 1 Ocak konsüllerin göreve başladıkları gündü. Ayların isimleri değiştirilmedi. Bu nedenden Quintilis’ten December’a ayların adlarıyla yıl içindeki sıraları arasında bağlantı koptu. Ayrıca ek ay Mercedonius’a da ihtiyaç kalmadı. Takvim yılına eklenmekte olan 10 gün, eskiden 29 çeken aylara ilave edildi. Januarius, Sextilis ve December’a ikişer gün eklenerek bunlar 31 günlük hale getirildi. Şubat dışındaki bütün aylar 31 veya 30 gün, Şubat ise normal yıllarda 28 ve artık yıllarda 29 gün çekmeye başladı.

Sezar kısa bir süre sonra öldürüldü ve yaptığı reform, gereği gibi uygulanmadı. Pontifeksler 4 yılda bir yerine 3 yılda bir artık yıl eklediler. Böylece 36 yılda 9 yerine 12 artık yıl eklenmiş oldu. Augustus, M.Ö. 8’de bu kaymayı düzeltmek için 12 yıl süreyle artık yıl olmaması kararını verdi. Ancak M.S. 5 yılından sonradır ki, Jülyen reformu muntazam olarak uygulanmaya başlandı. Bu yüzden önceki 50 yıla yanlış Jülyen yılları denir. Jülyen takviminin artık yılları dörde bölünebilen yıllardır. 28 yılda bir aynı Jülyen takvim yılı tekrarlanır.

(3) ADONİS: Eski Yunan mitolojisinde aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite (Afrodit)’in sevgilisi olan genç bir avcı. Efsaneye göre, bir yaban domuzu Adonis’i öldürünce, Aphrodite delikanlının her yıl altı ay yeraltından çıkıp gene yeryüzünde yaşaması için Tanrıları razı etti. Adonis’in böyle her yıl yeniden canlanıp ölmesi Eski Yunanistan’da “Adoniya Bayramı” olarak kutlanırdı. Tabiatın her yıl uykuya dalıp, sonradan canlanmasını temsil eden adetin, Yunanistan’a, Küçük Asya’dan (Anadolu’dan) geldiği anlaşılıyor. Çünkü Frigyalılar’ın Attis, Babilliler’in Tammuz Tanrıları ve bunlara tapınışları onlarda da aynı geleneklerin bulunduğunu gösteriyor.

 (4) Bk. Widengren’e göre Zerdüşt dinine ait bu uygulamaların, Türklerin bu dine girmeleri ile tanındığını tahmin etmek kolaydır. Hatta bunun haritasının Anadolu’ya geldikten sonra bile devam ettiğini gösteren ilgi çekici bir efsane mevcuttur. Eski bir Halkevi dergisinde yayınlanan bu efsane, özetle şöyledir:

Türkler Çinlilere uzun mücadelelerden sonra yenilip esir düşerler. Bir zaman sonra birinin adı Amurata olan iki kardeş türerler. Bunlar diğer kabilelerden çocuk çalıp yetiştirirler. Bu çocuklardan yetişen Özer Han, Türkler her sıkıştıklarında imdatlarına yetişir. Ona Hızır derler. Günün birinde göğe çekilerek insanlar arasında kaybolur. Fakat kendisine ihtiyaç duyulduğunda ortaya çıkar. Bir seferinde 7 sene sürecek bir kıtlık baş gösterir. Özer Han yine ortaya çıkıp erzak getirir ve kaybolur. Ama erzakın konulduğu yerde yemyeşil otlar biter. Bundan sonra da o günün kutlanması adet haline gelir. (F. Atabek, “Hızır İlyas günü efsanesi”, 19 Mayıs dergisi, sayı:74, Mart-Nisan 1946, S.31) Eski Türk destanlarıyla Hızır inancını ilgi çekici bir biçimde birleştirerek Hızır’ı Türk geleneğine maleden bu efsanede, daha ilk bakışta Amurata adının, Zerdüştlükteki bitki ve yeşillik ilahiyetini hatırlattığını söylemek fazla olacaktır.

By | 2017-06-19T22:41:54+00:00 Mart 16th, 2017|Categories: Mitoloji-Din|0 Comments