Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

Johannes Eckhart

Johannes Eckhart

meister_eckhart1Üstad Eckhart

Johannes Eckhart, 1260’ta Gotta yakınlarında Hocheim kasabasında doğdu. Alman filozofun yaşamı hakkında pek bilgi bulunamamışsa da, daha 15 yaşındayken 1215’te Aziz Domingo de Guzman tarafından kurulan Aristotelesçi gizemci bir tarikat olan Dominikenler’ e katılmasının, tefekküre dayalı bir yaşama sahip etkin bir din görevlisi, hatta papaz vekili olmasına neden olduğu bilinmektedir.

Eckhart 1300’de Paris Üniversitesi’ne devam etmiş, çalışmalarını Aristo ve ahlak üzerine çalışmalar yaparak sürdürmüştür. Eckhart Tanrıbilim lisansını aldıktan hemen sonra “Sanatkar Üstadı” nişanını kazanmıştır. Paris çevresindeyse, söylev ve vaazlarını topluluklar karşısında cesur ve etkili sunuşu, onun “derin bilgili bir düşünür” sıfatıyla anılmasını sağladı.

Roma’ya çağrıldı. Dominikenler ise ona kendi içlerindeki en üst mertebeyi; Sax ve Bohemya nişanını verdiler. Albert Magnus’un müridi olarak çalışmalarını sürdüren Eckhart, Aristoteles’in Avrupa’ya İslam bilginleri aracılığıyla aktarılan eserlerini inceleyerek ilahiyat ve felsefeyi uyumlaştırma çabasını başarıya ulaştırdı ve bu çalışmaları özgün bir yapı içerisinde sunma fırsatı kazandı.

Bu çalışmalar meyvelerini verirken, 1311’de yine Paris’teki Dominiken Okulu’na oradan Strasburg’a, Bologna, Köln ve Oxford’a gitti. Buralarda söylevleri karşısında birçok genç etkilenerek takipçisi oldu. Diğer yandan hareketleri, rahat, cüretli konuşmaları birçok düşmanı da beraberinde getirmişti. Özellikle göze batan davranışları arasında “Özgür Ruhlu Kardeşler” tarikatını sık sık ziyaret etmesi, kahinlikten vazgeçmemesi, bu tarikatların pek net olmayan inanç ve fikirlerini sağlam bir sistem içerisinde düzenleyerek sunması ona “Üstad” nişanı kazandırırken bir yandan da sonunu hazırladı. Genç, heyecanlı Henri Suso, Louvaineli Henri, Kolonyalı Henri Taular gibi sonradan adı duyulacak müritlerini de engisizyon’un girdabına peşi sıra sürükledi.

Dominiken Tarikatı’nın genel başkanı Worms ve Mayence, Eckhart’ın eserlerinin ve vaazları sırasında kendisinin izlenmesini emretti. 1327’de Engisizyon’ a teslim edildi. Tüm eserleri incelendi. Argo dil kullandığı, kafir sayılabileceği, dine karşı saygısız olduğu iddia edildi. Onu suçlu kabul ettiler. Eserleri yasaklandı ve yok edildi.

Son vaazını Latince olarak Engisizyon karşısında verdi; son sözlerini şöyle bitirmişti: “Yanlış düşünüyor olabilirim, ama heretik* değilim; çünkü yanlış düşünmek zihinle ilgilidir, ikincisi ise iradeyle!”.

Engisizyon bir karara varmadan önce 1327 yılında üstad Eckhart öldü. Engisizyon, ölümünden iki yıl sonra onu mahkum etti. Onun doktrinini düzenleyerek ortaya koyan Tauler, şiirleştiren ve mistik yönünü vurgulayan Suso, Engisizyon tarafından cezalandırılsalar bile onu yaşatmaya devam ettiler.

ÖĞRETİSİ

Eckhart’ın söylevleri, vaazları ile karşılaştığınızda onu İskenderiye Eklektik Okulu’ndan veya doğudan bir mistik filozof olarak görebilirsiniz. Tüm ruhların evrenin ruhundan türüm ettiğini ve onun da kaynağının Mutlak Bir olduğunu söyleyen İskenderiye Eklektik filozofları veya tüm varoluşun arkasında mutlak hiçlik ya da boşluk (Sunayata) gören Budacı filozofların fikirlerinin, Eckhart’ın düşünceleri ile olan uyumu, bize hakikatin hangi kelimeler veya kültürel öğelerle ifade edilirse edilsin “değişmez” olduğunu anlatmaktadır.

Yaratıkların varlığı yalnızca bir türedir, Tanrıdan gelir

Şeylerin varlığı Tanrıdır.

Soylu insan, şeylerin kendi başına bir hiç olduğunu bilerek, ama tümünün de Tanrı’yla dopdolu olduğunu unutmaksızın, onların arasında bir kaçınma, doygunluk tavrıyla dolaşır.

Eckhart’ın “Soylu İnsanı”, şeylerin içlerinde, Tanrı’dan bir parça taşıdığını ve hepsinin evriminin Tanrı’ya yani özlerine doğru olduğunu, onun ötesinde görünenin ise anlamsız olduğunu bilen ve bu bilgiden dolayı da nesnelerin dışrak kısımlarına, kişiliğin isteklerine, tutkularına karşı kayıtsız kalan bir “İnsan-ı Kamil”dir. Ona göre gerçek olan tek şey Tanrı’dır ve diğer şeyler o arketipten tezahür etmiş ve tekrar özlerini arama çabasında olan varlığın görünüşleridir: “Tanrı hep’tir, hep Tanrı’dır.”

En nihai hedefte insan Tanrı’yı da terk etmelidir ki Tanrı’dan önceki yaradılışa ulaşabilsin. Tanrı’ya kendisini terk etmeme izin vermesi için dua ediyorum. Zira varlıksız varlık, yani Mutlak, Tanrı’dan üstündür, bütün kişisel ayrımdan üstündür”. Bu Mutlak, Upanishadlar’ın “Ne o, ne bu, ne şu…” dediğiyle aynı olsa gerek. Eckhart, Tanrı’nın ötesindeki, bütün nesnelerin kaynağında yer alan bu gerçekliğe “İlahiyat” demektedir.

Eckhart “bağlardan kurtulma” olarak adlandırdığı pratiği, Tanrı ile birleşme için uygun görür. “Ben hem dinsiz filozoflarla bilgelerin eserlerini, hem de eski ve yeni Ahit’i okudum. Ve büyük bir ciddiyet ve çabayla, insanı Tanrı’ya en çok yaklaştıran ve ilk baştaki Tanrı suretinin yeniden sağlanmasını sağlayan en yüksek erdemi aradım. Ve nesnelerin sebebine inmeyi elimden geldiği kadar başardıktan sonra diyorum ki bu erdem, ‘yaratılmış olanlardan ayrılmak’tan başka bir şey değil. Bu demektir ki saf ve temiz kalmak isteyenin yalnız bir şeye ihtiyacı var: Terk”. Terk, salt hiçliktir. Eckhart’a göre bunun anlamı “Tanrı’nın bireyin direnciyle karşılaşmadan ruha nüfuz etmesidir.” Bunun için de insan “niçinsiz” yaşamalıdır. Taocular’ın eylemsiz eylem, bilinçsiz bilinçlilik, ya da çabasız çaba dedikleri durumda olduğu gibi (Bhagavat-Gita’nın doğru eylemi).

Bu söylenenleri düz mantıkla ya da kelimelerin sınırlı anlatımları ile iletmek ve anlamak olası değil. Onu ancak deneyimle, sezgilerimizle vaya Plotinus’un sezgisel diyalektiği ile kavrayabiliriz. Tıpkı Zen Budistlerin, öğrencilerini dual mantık ve zihin sınırlarının dışına taşımak için ödev olarak verdikleri konularda olduğu gibi. Bu yüzden olsa gerek ki Zen Budistleri, Eckhart’a karşı bir ilgi ve gönül bağı hissetmektedirler.

Muhakkakki Eckhart bu anlatılamaz yüce hakikatleri insanlara anlatmaya çalışırken kişisel deneyimlerini aktarmakta idi. Eckhart’a göre Tanrısal kaynakla tekrar buluşma için kullanılacak yol nefse eziyet ya da diğer ahlaki yollar değildir. O hakikatle olduğu şekliyle ve doğrudan buluşmayı istemekte ve bizi Tanrı’dan uzaklaştıran her türlü davranışı boşuna görmektedir. O’na yükselmek için aklı aşmalı ve O’nu yarattıklarının ötesinde bulmaya çalışmalıdır. Yani tefekkür yapmalı ve varlığa yabancı olan her şeyden kendini, düşüncelerini uzaklaştırmalıdır. İnsana ölüymüş gibi davranmasını yani ne haz ne acı dokunacak şekilde yaşamasını önererek Aziz Gregorius’dan bir alıntı yapar: “Bu dünya için tamamıyla ölmüş olmayan hiç kimse Tanrı’ya tam anlamıyla sahip olamaz.” Hz. Muhammed’in “ölmeden önce ölünüz” önersinin aynısıdır, bu gerçek aşama, hakikate sahip olabilmek için kişiliğin, maddenin ortadan kalkması gerektiğini anlatmaktadır. Ruh, bir kez kendisini zincirleyen prangalardan kurtulunca, kendi kaynağı olan, arlıktan başka bir şey görmez.

İnsan, Tanrı aşkıyla ve kendi kişiliğinden vermek (kendini inkar) suretiyle kendi kendini bulur. Tanrı için kendi kendinden ilgiyi kesen (Tibet öğretisindeki Büyük Sapkınlık’tan kurtulan) ve kendini terk ederek bağımsızlığa kavuşan ruh, kendi saf özüne ulaşır ve böylece tam özgürlüğe ulaşır. İşte en büyük erdem budur. Çünkü o zaman İbn-i Arabi’nin söylediği gibi:

kalp saflaşacak ve böylece düşünceler ve davranışlar saf olacaktır.

Mircea Eliade’ye göre Eckhart, Tanrı ile birliği, yeryüzünden ayrılmaksızın varolan bir gerçeklik olarak Hristiyan mistisizmine entegre etmeye çalışmıştır ve Eckhart’a göre mitik deneyim, köklerine geri dönüş niteliği taşıyor. Tanrı ile birleşmek için gökyüzüne yükselmek üzere kurulu düşünce, reddediliyor; çünkü insan zaten ilahi özden yaratılmıştır ve Tanrı’yı içinde taşıyor. Bunu gerçekleştirmesi için de Tanrı olmayan her şeyden ayrılması gerekir.

*Heretik : Hristiyanlıkta, dinden saptığı gerekçesiyle kilise otoritelerince reddedilmiş dinsel öğretilere verilen ad.

Op. Dr. Orhan Coşkun – Seyhan Doğrusöz
Yeni Yüksektepe Dergisi, 49. Sayı

By | 2017-03-02T22:16:44+00:00 Aralık 3rd, 2016|Categories: Ortaçağ Felsefesi|0 Comments