Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

Karagöz Oyunu

Karagöz Oyunu

Karagöz tarihin derinliklerinden gelen Türk gölge oyunu geleneğidir. Bir beyaz perdenin arkasına konulan ışıkla ve bu ışığın önünden perdeye aksettirilen şekillerle oynatılır.

Çoğunlukla deve derisinden yapılmış, boyları da genellikle bir karıştan fazla olan, ışığa karşı saydam bu suretler, primitif insan ve eşya resimleri şeklinde kök boyalarla renklendirilmiştir. Karagözde mekan kaydı olmadığı gibi anatomi ve perspektif de kullanılmamıştır. Görünüşlerin ardındaki amaç ilmi değil psikolojiktir. (1)

Bu oyun elektrik ampulünün sabit, madeni ve çok parlak ışığı ile oynatılmamalıdır. Figürler, bir mum veya meşalenin titrek ve loş ışığı ile perdeye kendi güzel şekilleri ve sihirli renkleriyle aksedebilir.

Karagözcü bu şekilleri hareket ettirir, konuşturur, boğuşturur. Tabi insan ve hayvan şekilleri mafsallı olduğundan perdede çok çevik ve kıvrak hareketler yapabilirler. Bu da seyircide bir takım cazip hayaller görebilmenin derin zevkini uyandırırlar.(2)

Karagözü orta oyunu gibi oyunlardan ayıran en bariz karakter konuların çeşitliliği, kişilerin kalabalığına rağmen, bir oyundaki bütün karagöz suretlerini oynatanın, perde ardındaki tek bir sanatçı olmasıdır.

Karagözcüler bir dekorsuz sahne olan Karagöz perdesine, pirleri saydıkları Şeyh Küşteri’ye atfen “küşreri meydanı” derler. Burası bir meydan yahut sokaktır. Perdenin sağ yukarı köşesi Karagöz’ün penceresini temsil eder.

Hayali Küçük Ali (Karagöz oynatıcılarına ‘hayali’ denirdi) gölge oyununun tasavvufi anlamını açıklamak için, Horasan’dan Bursa’ya yerleşmiş bir alim olan Küşteri ile ilgili şöyle bir anıyla açıklar:

Bir gün müritlerden birisi Küşteri’ye sorar: -Üstad bize sık sık hak yolunu anlattınız. Fakat tüm bunlara rağmen dünyevi alem ve hayatın ne olduğu sorusunu sormaktan kendimi alamayacağım. Üstad -Eyvallah  der ve başındaki sarığı çıkarıp bir köşeye dört ucundan mıhlıyarak gerer ve şöyle söyler: -İşte bu gördüğünüz perde dünyaya örnektir. Arkasına bir ışık yakıp elini perdeye yapıştırarak devam eder -Şu elimin gölgesi de cism-i alemdir. Şu perdenin arkasında yanan ışık da ruhtur. Bu ruh insanların içinde oldukça bu dünyada gezerler(ışığı söndürerek) ışık sönünce ceset de kaybolur yalnız perde yani dünya kalır. (3)

Milli bir temaşa sanatımız olan Karagözün Türk folklorundaki yeri şüphesiz asla küçümsenemeyecek bir derecededir. İçinde edebiyattan müziğe, folklordan danslara, dilden mizaha her türlü kültür öğeleri ve toplumsal davranışlardan kesitler vardır.

Metin And, “Dünyada ve Bizde Gölge Oyunu” adlı kitabının önsözünde konuyla ilişkili olarak şöyle der:

“Türk gölge oyunu en azından dört yüz yıldır nasıl böylesine canlı kalabildi? Özellikle Osmanlı İmparatorluğunun geniş sınırları içerisinde çeşitli din ve etnik ayrışımlara karşın nasıl oldu da böylesine oralarda benimsendi, daha da ileri giderek sömürgeci devletlere karşı bir direniş silahı gibi kullanıldı? Sonra nasıl oldu da Tanzimat aydınlarımız bu türe savaş açtılar?

Batılılaşma sürecinin günümüzdeki uzantısında aydınlarımız neden geleneksel türleri küçümsediler ya da neden tanımak için en ufak bir çaba bile göstermediler? Bu ulusun halkı yüzyıllar boyunca bir kültürü, bir beğeniyi, bir görüş açısını geliştirmiş, tanınmış, kendine özgü bir deyişe varmış. Aslında aydının, yöneticinin bilmediği, bilmek istemediği budur. Onun başlıca amacı batıya yaklaşmak, böylece evrensel olduğunu sanmaktır… Tiyatrocusu, Tanzimat’tan beri batı tiyatrosunun dümen suyunu izlemiş, ne gördüyse kapmış, aktarmış, getirmiş. Kendi toplumunun insanlarının bile benimseyemediği, özümseyemediği, onlara ulaşmamış aktarımlar nasıl olur da evrensel düzeye ulaşabilir.  Batıyı körü körüne izlerken, ne kendi kültür birikimini izleyebilmiş ne de çok sıkı bağlarla bağlı olduğumuz, ortak özellikler gösteren Asya kültürünü tanımış aydınımız. Bu üşenmişliği de Asya kültürüne uygun gördüğü çağını kapatmış, ilkel, feodalite tortusu gibi yargılarla örtmek istemiş.

Oysa batı tiyatrosu günümüzde etki ve büyüsünün yok olmuşluğunu, işlevinin önemsizleştiğini anlayarak yeni yönelişler, eğilimler, deneyler içinde. Bu daha çok yeni kana gereksinme ve kaynağa, kökene yöneliş olarak görünüyor: Ritüelin işlevini canlandırmak, Şamanlık, Asya tiyatrosunun temel kavram ve işlevleri gibi… Avrupa’da gölge oyunu sinema, televizyon gibi çağdaş yaşamın en etkili iletişim araçlarına bakmaksızın gene de ilgiyi çekebildiğine göre, gölge oyununun ne önemli bir araç olduğu gözden kaçmamalıdır. (4)

Karagözün Kökeni

Hayal veya gölge oyununun kaynağı eski Doğu medeniyetindedir. İlk gölge oyununu anlatan biri Çin biri Türk kaynaklı olmak üzeri iki hikaye vardır. (5)

Profesör Jacop, hayalin ilk defa M.Ö. 121 tarihinde Vu namındaki Çin imparatoru zamanında ortaya çıktığını kaydetmektedir. Çok sevdiği karısının ölümü üzerine imparator büyük bir yasa girmiş hiçbir şeyle avunamaz olmuştur. O zaman bir Çin sanatkarı ortaya çıkmış, perde arkasından imparatora ölen karısının hayalini oynatmış ve bu hayalin ölen kraliçenin ruhu olduğunu söyleyerek imparatoru teselli etmeye çalışmıştır. Bu buluş eski Çin Medeniyetinde gölge oyunu denilen bir oyunun doğup gelişmesine başlangıç olmuştur.

Ölümleri üzüntü yaratan insanların hayallerini perdeye yansıtarak yaşatmaya dair ikinci rivayet doğrudan doğruya Karagözün doğuşunu anlatan Türk rivayetidir. Buna göre Karagöz ve Hacivat Orhan Gazi’nin yaptırmakta olduğu cami inşaatında birlikte çalışıyorlardı. Bu iki hoşsohbet ve birbirini tamamlayan insan öylesine komik hikayeler anlatıp öylesine güldürücü ve meddahlık yapıyorlarmış ki öteki işçiler onları dinlemek ve seyretmekten işlerini yapamaz olmuşlar. Cami inşaatının bir türlü ilerlemediğine dikkat eden hükümdar, hadisenin sebebini öğrenince Karagöz ve Hacivat’ın idamlarını emretmiş.

Fakat bu yaptığına az sonra pişman olmuş, büyük üzüntü duymuş, O zaman Şeyh Küşteri isimli büyük bir alim padişahın bu vicdan azabını gidermek için Karagöz ile Hacivat’ın hayallerini bir ışık kaynağı ve sivri uçlu pabuçlarla beyaz perdeye yansıtarak Karagöz oyununun mucidi olmuştur.

Hayali küçük Ali’ye göre Küşteri’nin Karagöz oynatıp oynatmadığı meçhuldür. Hiçbir perde gazalinde Karagöz oynattı denmez yalnız bu perdeyi Küşteri’nin kurduğu söylenir.

Karagöz’ün yaşayıp yaşamadığı hususu da ayrıca araştırmaya değer bir konudur. Bütün rivayetler, Karagöz ile Hacivat’ın yaşamış birer şahsiyet olduğu ve gadre uğrayıp idam edildikleri yönündedir. Ancak buna dair hiçbir kati belge bulunmadığı dikkate alınırsa tarih, kişi olarak doğmuş, yaşamış, ve ölmüş bir Karagözü kabul etmez. Karagöz asırlardır Türk halkının vicdanında yaşamış bir varlık olarak mevcuttur ve daima öyle kalacaktır. Karagöz’ün yaşamış bir kişiden ziyade, kişileştirilmiş bir hayal olduğunu kabul etmek yerinde olur sanırım. (6)

Yukarıda anlatılan birinci rivayet, gölge oyununun kaynağının Çin’de olduğu yönündedir. Gölge oyununun kökeninde iki önemli kuram daha vardır: Hazeu’ya göre gölge oyunu Cava’da çıkmıştır. Çünkü teknik terimlerin çoğu eski Cava dilindedir. Diğer bir görüşe göre ise Hindistan’dan çıkmıştır. Gölge oyunu Hindistan’da eskiden beri bilindiğine göre başka kültür öğeleriyle birlikte bu da Cava’ya gitmiştir. (7)

Profesör Jacop, hayalin Çinlilerden Moğollara, Moğollardan Türklere geçtiğini XIII. Asırda Türkler tarafından İslam alemine götürüldüğünü kaydetmektedir. Hayal oyununun Moğollar tarafından “kaburcak”, “kavurcak” gibi adlarla yaşadığı bilinmektedir. Orta Asya Türk lehçesinde ise kula manasına gelen “kavurcak” kelimesi, zamanla “kolkorçak”a değişmiştir.

Hayal oyununun İslam aleminde daha on birinci asırdan beri bilindiği, bu oyunun XII. asırdan bu yana Mısır’da oldukça yaygın ve devamlı bir hayatı olduğu, Mısır’da hayal oyuncularının beyaz perdeye zaman zaman günlük hadiseleri de yansıttıkları hatta bu oyunun Mısır’dan gelmiş olması ihtimali, Karagöz hakkında bilinen ve düşünülen noktalardandır.

İslam dünyasında gölge oyunu tasavvuf inanışı için bir ifade vasıtasıdır. Buna göre kainatta bütün gördüklerimiz yegane gerçek varlık olan Allah’ın bu alemdeki hayalleridir. Bu geçici varlıklar, tıpkı Karagöz perdesinde görünen hayaller gibi, büyük hakikatin gölgesidir. Büyük hakikat ise bu geçici hayallerin arkasında ebedi alemdedir.

Hayalin Osmanlı Türklerine hangi yoldan geldiği yine de esaslı olarak bilinmemektedir. Ama şurası açıktır ki Türkler başka diyarlardan Karagöz’ü değil sadece gölge oyununu almış ve bu oyuna kendi milli benliğini katarak buna kendi dehasından can vermiştir. (8)

Gölge Oyunlarının İşlevi

Gölge oyunları toplumların küresel birikimlerini, insanın var oluşundan beri hep merak ettiği yaratılış ve var oluşa ait sorunları yansıtan etkinliklerdir.(9)

Asya gölge oyununda ikicilik (dualism) çok belirgindir. Söz gelimi Güney Doğu Asya gölge oyununda en önemli kaynaklardan biri Mahabarata’dır. Wayang’ta bu simgesel ikicilik Pandavalarla Kuruvaların çatışmasında görülür. Bu da evrenin tüm eylemini verir. İyi ile kötü, aydınlıkla karanlık, gençlik yaşlılık karşıt olmakla birlikte birbiriyle tamamlanır. Sonuçta hepsi bütünü oluşturur. (10)

Wayang (gölge oynatıcısı) bir takım ahlak nitelikleri, toplumsal davranışları da getirmektedir. Örneğin daha çocukken Cavalılar Wayang kahramanlarını örnek alırlar. Gölge oyunu, geleneksel toplumun dünya görüşünü toparlar; işlevi, bir sanat biçimi, bir dinsel ritüel, bir öğretim aracıdr. Wayang insan ruhunun en eski yorumlarını yapmaktadır. İnsan ve tanrılar, kahramanlar ve şeytanların karışımı bir dünyada, bu evreni mitosun içinden çıkararak ritüele, eyleme dönüştürmektedir. Yaratılış efsaneleri ve mitolojiler gibi mistik konular ancak sembollerle açıklanabilir ve anlaşılabilir. Temel olarak sembol ve tasvirler kullanan gölge oyunlarıda insanlarla birlikte var olmuş bir ibadet biçimidir. Gölge oynatıcıları bu sembol ve tasvirlere hayat vermeleri bakımından birer kutsal kişilik, yarı tanrı rolü üstlenir. Güneydoğu Asya’da Dalangların temsilden önce dua etmeleri, adakta bulunmaları, tasvirlerini tütsü ile kutsamaları bu yüzdendir.(11)

Dinsel vesilelerin kutlanması içim gölge oyunu gibi tiyatro etkinlikleri en etkili araçlardır. (Tapınakların yıl dönümü -bizde olduğu gibi Ramazan kutlamalarında-). Bir hastalığın sağaltılması, çocuğun sınavda başarı göstermesi için dua edilirdi ve eğer istekleri gerçekleşirse bir temsil adarlardı.

Asya Tiyatrosunun Geleneksel Tiyatromuzla Paylaştığı Özellikler

Asya tiyatrosunun geleneksel tiyatromuzla paylaştığı üç özelliği vardır: (12)

1.Seyircinin Katılımcılığı: Seyirci tiyatroyu günlük yaşamdan ayrı düşünemez; onun doğal bir uzantısıdır. Oturduğu yerde yaşar, yemek yer, uyur, çıkar gider, gereksinmesini karşıladıktan sonra temsili izlemeye geri döner. Tiyatro edilgin bir durum değil yaşanan bir yerdir.

2.Tümel Oluşu: Bunun anlamı, aynı seyircide çeşitli izlenim düzlemlerine seslendiği gibi, cahili ile okumuşu, yoksulu ile zengini; çeşitli kesimlerden oluşan insanlara aynı rahatlıkla seslenebilir oluşundadır.  Tümel tiyatronun ikinci anlamı giysi, makyaj, müzik, dekor, mim, dans, şiir ve dramın en ayrılmaz, kaynaşmış öğeleri olmalardır. Asya tiyatrosunda edebi değerlerden çok tiyatrocu değerler geçerlidir.

3.Sitilize Oluşu: Oynatışta sitilize yaklaşımın vurgulanmasıdır. Sitilize olmak gerçekten kopmak değil gerçeğe seçici anlamlı, hoşa gidecek, dramatik bakımdan etkili bir yaklaşımda bulunmaktır. Dramatik olan gerçek ile sanatı birbirine bağlar. Gölge oyunu zaten soyuta ve sitilize usluba yaklaşan bir gösteri türüdür.

Karagöz Oyununun Özellikleri Ve Yapısı

Karagöz, Türk halk zekasının bir ifade aracıdır. Türk halkında olaylardan komedi yaratma gücü, dram yaratma kabiliyetinden çok üstündür. Karagöz, diğer halk komedileri gibi Türk’ün bu komedi zekasını ortaya koyar:

Karagöz, insan hallerinin topluluk içinde yarattığı örnek tiplere dikkat eder. Aynı tipleri, kendine mahsus sözleri, duyuş, düşünüş ve dayanışlarıyla kendi beyaz perdesinde ölümsüz karakterler halinde canlandırmakta büyük hüner gösterir. (13)

Bizzat Karagöz ve Hacivat, böyle tiplerin başında gelir.

Karagöz saf, temiz ruhlu, hadiselerin gülünç tarafını büyük ustalıkla yakalayan, zeki fakat okumamış, yani alim değil fakat irfan sahibi Türk halkını temsil eder. Halkın ahlak anlayışının ve sağduyusunun temsilcisidir.  Dilde, ahlakta, davranışlarda daima iyi ve güzelden hoşlanır. Bu güzelliklere katılan her yabancı ve yapmacık unsuru alaya alır. Öz dilinde konuşur. Dalavere bilmez, kimseyi kötü yöne yöneltmez, doğruluktan ayrılmaz, hep gerçeğin peşinde koşar; tok sözlüdür, iç tepkilerini hemen açığa vurur. Olduğu gibi görünür. Çok gerçekçi olduğu için hayale, yanılsamaya yer vermez. Belli bir uğraşı, okumuşluğu olmadığı için sürekli geçim derdindedir.

Hacivat ise karikatürize edilmiş bir Osmanlı tipidir. Arapça, Farsça karışımı ağdalı bir saray dili konuşur. Türkçeyi kaba bulur. (örneğin: Nasılsınız iyi misiniz sözünü “Mizac-ı sıhhat-i imtizac-ı alileri ne dairede sair ve ne merkezde sair?” şeklinde sorar) Az çok öğrenim görmüş, her bakımdan maddeci ve çıkarcı bir karakterdir. Karagöz bu yüzden Hacivat ile anlaşamaz. Hacivat herkesin huyuna göre konuşmasını bilen, içten pazarlıklı, arabulucu, kavgaları yatıştıran, ölçülü, ağırbaşlı, her kalıba giren, kusurlara kolayca göz yumabilen, işine gelince dilini tutan esnek bir kişiliğe sahiptir. Kimden çıkarı varsa onun borusunu öttürür. Karagözün tam tersine iş adamıdır. İşi yapmaktan çok, o işin girişimcisidir. Oyun gerçeğinin bozulmamasını Karagöz’e karşı korur.

Karagöz oyunundaki komik karakter espriden ziyade daha çok ses ve hareketten doğmaktadır.  Ses ve hareket komiğinin kahramanı Karagöz’ün kendisidir. Onun sesi kalın ve çatlak bir sestir. Harekete gelince Karagöz’e altı yerinden mafsallı olan vücudu, bu hareketleri yapmak için pek uygundur.

Bütün Karagöz oyunları sabit bir karakter gösterir: Bu da diyalog temeli üzerine kurulmuş olmalarıdır. Karagöz oyunu diyaloglaşmış bir komedidir ve Karagöz hep hayat merkezidir. Temsillerin ikinci kahramanı Hacivat da dahil olmak üzeri bütün suretler Karagözün karşısına gelip konuşurlar.

Türk-Osmanlı topluluğu içerisine karışmış Rum, Ermeni, Yahudi, Arnavut, Arap, Acem, Laz, Kürt gibi azınlıklara ait tipleri, her kavmin kendi karakteristik duyuş, düşünüş ve davranışları ile canlandır Karagöz oyununu.

Bu karakterler halk zekasının keskin karikatürlerinden kurtulamazlar.

Zenne tipleri, Çelebi tipi, Tiryaki, Beberuhi, Tuzsuz deli Bekir gibi tipler eski Türk, İstanbul mahallelerinde  özellikle çok rastlanan yerli tiplerdir.

Karagöz’ün dili esas itibariyle İstanbul Türkçesidir. Bu Türkçede zaman zaman sevimli halk tekerlemeleri tekrarlanır. Düzenlenişinde gizli bir lirizm bulunan cümleleri tekrar tekrar söylemekte bariz bir haz duyulur.

Karagöz karakterleri arasında, dil bozukluklarını, dil sürçmelerini, yapmacıklarını affetmeyen asıl tip Karagöz’dür.(14) Karagöz böyle kelime ve deyişleri Türkçede onların ahengine uygun başka sözlerle anlar. Bu yüzden Karagöz temsillerinin ikinci bölümü olan muhavereler zaman zaman komik ve kuvvetli bir lisan eleştirisi halini alır. Örneğin Hacivat’ın ‘’güzelce bu akşam imrar-i vakt eyleyelim!’’ sözüne karşı ‘’Emin Ağa ile kadayıf mı yiyelim?’’

1.Mukaddeme (Giriş): Karagöz perdesi aydınlandığı zaman hayali önce seyircileri hazırlamak, merakını kamçılamak için oyun başlamadan bir süre önce ‘’gösterme’’ denilen bir tasvir çıkarır ki bu bazen konuyla ilintili olmayabilir.

Bir mukaddimede perde, üflenince arı vızıltısı gibi bir ses çıkaran ‘’Nareke’’ denilen alet çalınarak kaldırılır. Karagözcünün yardımcısı tef çalar. Bitirişine doğru Hacivat perdeye gelir ve bir semai okur. Hacivat Semaiyi takiben: ‘’Off hay hak!…’’ diyerek perde gazalini okumaya başlar. Sonra kendisine Arapça, Farsça bilen biraz fenni bilgisi olan, şiir ve musikiden anlayan dost arayarak Karagöz’ü çağırır. Karagöz penceresinden perdenin sağ üst köşesinden vakit vakit görülerek kendi üslubunda cevap verir.  Sonunda Hacivat’ın gevezeliğinden usanarak perdeye atlar ve alt alta üst üste dövüşmeye başlarlar. Neticede Hacivat kaçar, Karagöz sırt üstü yerde kalır. Karagöz bu halde biraz söylenir sonra öfkeleri geçer. Hacivat ile barışır ve oyunun ikinci kısmı olan muhavereye geçilir.

Bu başlamadan önce Hacivat’ın okuduğu perde gazelinin içeriği Metin And’ın Dünya’da ve Bizde Gölge Oyunu kitabının belirttiği gibi şöyledir:

Perde gazellerinde Karagöz oyununun bir öğrenek yeri olduğunu, kurucusunun Şeyh Küşteri olduğu belirtilmektedir. Padişaha övgüden başka şu düşüncelere yer verilir: Perdedeki güzellikler Tanrı’nın yarattığı biçimlerin simgesidir. Perde tanrısal güzelliğin, Tanrı gücünün, Tanrısal gerçeğin görünmesini sağlar. Dünyanın yaratılışının başlangıcını gösterir, evrenin varlığının ne olduğu anlaşılır. Her kımıltı tanrıdandır. Gördüğümüz perdedir ancak amaç onun arkasındaki gerçeklerdir. Öz ile sureti bakmalı, tanrısal birliğin gizi o zaman açılır.

Mum yanınca gönüller aydınlanır, olgun kişi onun dış görünüşünden çok iç görünüşünü sezinler. Görünen resme aldanmayıp onu çizen ressama bakmalı. Seyirde eğlence arayanlara neşe, gerçeği görmek isteyenler için öğrenme vardır. Mum sönünce kişiler yok olur, dünyanın sürekli olmadığı, geçiciliği ve ölümlülüğü anlaşılır. Çokluk perdesi kalkınca birlik, tek varlık tanrı kalır. Mum hakikat güneşinin ışığıdır. Gök direksiz bir çadır oldu, perde de suret gösterdi.

2.Muhavere (Konuşmalar): Mukaddeme gibi bir çeşit değildir. Ekseriya günün olaylarından ilham alınarak yapılan bu konuşmalar, bir taraftan bu hadiselere diğer taraftan Karagözcünün niyetine bağlı olduğundan çok çeşitlidir. Genel olarak muhavere Karagöz ile Hacivat arasında geçer. Bazılarında konuşanların üç hatta dört kişi olduğu görünür. Bütün muhaverelerin ruhunu Karagöz Hacivat zıtlığı teşkil eder. Bazen Hacivat arkadaşının kabalığı ile alay etmek ister ancak konuşma Karagöz’ün yerinde nükteleri ile yüzeysel bilgisi aleyhine suçlanır. Fasılla ilgili olan ve fasılla ilgisi olmayan muhavereler vardır. Bir muhavere türünde Hacivat bilgisini ortaya döker. Karagöz de bunlara yanlış anlamlar verir. Bir muhavere konusu Karagöz ile Hacivat arasında yapılan bir yarışma, yenişme şeklindedir. Bir konusuda Ortaoyunu tekerlemelerinde olduğu gibi önce olmayacak bir olay gerçekmiş gibi anlatılır, sonra bunun bir düş olduğu anlaşılır.

3.Fasıl:  Karagöz’ün perdeden çekiliği, oyunun yani faslın başlayacağını haber verir.

Fasıl oyunun kendisidir. Burada Karagöz ile Hacivat’tan başka oyunun çeşitli kişileri bir konu ve olaylar dizisinde gözükür, oyuna katılırlar.

Karagöz’ün son Hayali Küçük Ali dağarcığındaki 12 oyu şöyledir:

·  Ferhat ile Şirin

·  Tahit ile Zühre

·  Çifte Hamamlar

·  Kanlı Kavak

·  Ters Evlenme

·  Cazular

·  Büyük Evlenme

·  Kanlı Nigar

·  Hımhımlı Mandıra

·  Tahmis

·  Kütahya Çeşmesi

·  Karagöz’ün Kayıkçılığı

Karagöz fasıllarını çeşitli ayrımlar içerisinde inceleyebiliriz. Bunlardan biride Profesör Jacop’un dörtlü ayırmasıdır. Bu şöyledir (15):

A)     Karagöz’ün bir iş tutması (Eczane, Salınca, Yazıcı, Karagöz’ün aktör olması yahut komikliği)

B)    Karagöz’ün yasak denilen yerlere girmek istemesi veya yapılmaması gereken şeylere burnunu sokması (Hamam, Kanlı Kavak, Cazular)

C)    Bağımsız bir dolantıda Karagöz’ün kendini güldürücü bir dolantıda bulması (Sahte Gelin veya Ters Evlenme, Yalova Sefası, Tımarhane gibi)

D)   Söylenenlerden halk öykülerinden ödünç alınan konulardan yararlanarak yapılan uyarlamalar. (Ferhat ile Şirin, Krem ile Aslı, Leyla ile Mecnun gibi)

Karagöz oyunları hep dönemlerinin iyi ya da kötü yanlarını yansıtmıştır. Yeni kuşakların gereksinim duydukları terbiye ve kültürün taşıyıcısı, ahlak, doğruluk, iyilik gibi erdemlerin koruyucusu, savunucusu olmuşlardır. (16)

Araştırmacı Erol Karaca’ya göre Orhan Gaziden II. Mehmet dönemine kadar seçkin bir yere sahip olan Karagöz 18. yüzyıldan itibaren bir şehvet ve rezalet örneğine dönüşür. Tıpkı Roma’nın çöküş dönemindeki korkunç şehvet ve hayvansal güdülere dayanan düşkün biçimler Osmanlı’da da aynı yıkımı gerçekleştirmiştir. Bir terbiye aracı olan ve seçkin bir ahlak yaratan Karagöz ittihad dönemimde ahlaksız ve düşkün bir biçim öze dönüşerek düzeysiz sahnelerle dolu bir seyirlik olmuştur.

Buna rağmen Karagöz’ün akıbeti hakkında iyimser olanlar da vardır. Örneğin Selim Nüzhet Bey şöyle der: Karagöz’ ü yalnız gayri ahlaki telakki edenler aldanmış olsalar gerek. Onlar herhalde Karagöz ile isminden başka bir alakası olmayan bir temsilde hazır bulunmuş olacaklardır: (17)

Hayali Küçük Ali de şöyle der: Bazı insanlarda öyle hareketler vardır ki görenler görmemek için gözlerini, öyle laflar vardır ki işitmeyelim diye kulaklarını tıkarlar. Bu gibi sözünü sohbetini bilmeyen hayaliler de vardır. Böyle yarım yalamak oyuncuları perdesiyle birlikte kapı dışarı ederler. Ama ne faydadır ki iki gece dinleyenleri zehirlemişlerdir. (18)

Türk gölge oyunu Karagöz hakkında hazırladığım, bu oyunu tanıtma amaçlı yazı, Metin And’ın “Dünya’da ve Bizde Gölge Oyunu”, Dürüşşehvar Duyuran’ın “Karagöz”, Muhittin Sevilen’in (Hayali Küçük Ali) “Karagöz, MEB’in 1000 Temel Eser Serisinden’’ kitaplarından ve Yeni Yüksektepe Felsefi-Kültürel-Hümanist dergisinin 22. sayısındaki, Erol Karaca’nın “Karagöz’ün Metafizik Boyutu” makalesinden okuduklarımın bir özeti şeklindedir.

Düşünün ki hayatımız bir Karagöz oyunu. Biz ise bazen Karagöz, bazen biraz  Hacivat  bazen Zenne,  bazen Tiryaki, bazen bir başka oyunun karakteriyiz. Veya bunların hepsinin oynatıcısı olan hayali perde ise bu dünyadır. Perdenin arkasında yanan ışık ruhumuzdur. Perdeye yansıyan görüntüler, bazen iç dünyamız olan microcosmos (hayallerimiz, duygularımız, düşüncelerimiz); bazen dış dünyamız olan macrocosmos; ya da microcosmos ile macrocosmosun birleşimi olan hayatımızın kendisidir.

Bu yaşamda büyük Hint destanı Mahabharata’daki gibi içimizdeki Pandavalar ve Kuravaların çatışması doğruluk ve adalet uğruna kaçınılmazsa bırakın oyun başlasın! Artık bekli de sahnenin önündeki göstermeliği yeterince izledik. Sınırları yaşamak lazım. Hayat o kadar korkunç olmasa gerek, çünkü şimdi “neşe” zamanı. Şimdi hakikatin peşinde karagöz zamanı! Sağduyu zamanı…

 Sırrı Doğu ERTE, Araştırmacı

Yeni Yüksektepe Dergisi Sayı 54

By | 2017-03-16T21:51:01+00:00 Mart 16th, 2017|Categories: Sanat|0 Comments