Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

Kızılderili Ritleri ve Gelenekleri

Kızılderili Ritleri ve Gelenekleri

KIZILDERİLİ RİTLERİ* VE GELENEKLERİ

Kızılderili_Ritleri_1“Başlangıçta, her şey WAKAN -TANKA’nın aklındaydı. Tüm yaratıklar, insan da dâhil olmak üzere ruhtular ve bedensel bir varoluş peşinde yer arayarak yeryüzü ile yıldızlar arasındaki boşlukta dolaşıyorlardı. Kuru toprak meydana geldi! Bitkiler ve ağaçlar büyüdü. Ruhlar yeryüzüne indi ve toprak, her şeyin yaratıcısı “ büyük gizem”e doğru neşe ve coşku ifadesi ile titredi.”

Kızılderilinin tapınması, egoizmden bağımsız, sessiz ve yalnızdı. Doğa dışında onların ne tapınakları ne de ibadet edecekleri yerleri vardı. Kızılderili, ilkel ormanın gölgesinde ve gizemli gemisinde bir tapınak inşa edip onunla yüz yüze gelmeyi saygısızlık olarak görüyordu. Tapınakları, bakir çayırların güneşi tarafından aydınlatılan kalplerinde, başdöndürücü sularda, çıplak kayanın tam tepesinde ve hatta ondan çok daha yüksekte, geceleyin gökyüzünün süslenmiş kubbesindeydi.

Kızılderili için güneş, ay, doğanın muhteşem güçleri olarak kabul ettikleri toprak, su, hava ve ateş ruhsal güçlerdi. Ruhun tüm varlıklarda olduğunu ve her canlının bir ruha sahip olduğunu söylüyorlardı. Ağaçları, şelaleleri, boz ayıyı ve kurtları doğanın kendini ifade ettiği güçler olarak yorumluyorlardı.

 

DOĞUM

Yerli, annesinin karnında bulunduğu andan beri dindar bir insandı ve ruhsal olarak annesinden derin bir şekilde etkilenirdi. Kadının gizli meditasyonu ve davranışları, büyük gizeme duyulan sevginin ve tüm evrenle kardeşlik duygusunun doğmamış çocuğun ruhunu kaplayacağı şekilde olmalıydı. Sessizlik ve tecrit, kadının hamilelik dönemindeki kurallardan biriydi. O, büyük ormanların derin sessizliğinde, ayak basılmamış çayırda yalnız olarak dolaşırdı. Hayatının en deneyüstü anı başladığında, kadın hiçbir şekilde insani yardım alamazdı. Bedeni ve ruhu tüm hayatı boyunca bu en kutsal iş için hazırlanmış ve eğitilmişti. Yükseklerden ilahi bir ses duyulduğunda, yalnızlığın ortasında, önünde bir çift göz açıldığında, yaratmanın büyük şarkısında, hayatın büyük senfonisinde rolünü ne kadar iyi oynadığını büyük bir sevinç içinde bilirdi.

İSİM

Küçük Kızılderilinin anne ve babası çocuğa, sonradan ona asla söylemeyecekleri bir isim koyarlardı. İsmin söylenmesi, ruhu kaybetmekle eş anlamlıydı. Ruhunu kaybetmiş bir yerli değersiz görülürdü. RUHU OLMAYAN KİŞİ, İSMİ OLMAYAN KİŞİ olarak adlandırılırdı ve ruhunu kaybeden kişinin kabilesine geri dönmesini mümkün kılacak bir iş yapıncaya dek kabilesini terk etmekten başka bir çaresi kalmazdı.

Kutsal ve gizli olan isim, çocuğun gösterdiği karakter ve davranışlara göre belirlenirdi. Savaşçılar arasında en enerjik karaktere ve iyi bir savaşçı geçmişe sahip olanlara ürkütücü bir doğal gücün adı verilirdi: Siyah Ren Geyiği, Vahşi Boğa, Saldırgan Ayı. Daha sakin karakterlerde olanlara Mavi Gökyüzü, Sarı Kuş, İyi Yol isimleri verilirdi. Önemli isimler üç kuşak boyunca devam ettirilirdi ama her seferinde yerli, bu isme layık olduğunu göstermek zorundaydı. Aynı şey kadınlar içinde geçerliydi. İsimleri ya yuvayla ilgiliydi, ya da güzel şeyler ve yaşamın güzelliğini yansıtırdı: Gizemli Gece, Kutsal Bulut, Kadın Ruhu gibi.

EĞİTİM

Anne ruhsal eğitimine, önce sessiz bir şekilde parmağı ile doğayı işaret ederek sonra da fısıldayarak, sabahleyin ve geceleyin kuşlar gibi şarkılar söyleyerek devam ederdi. Çocuk ağladığı ya da huzursuzlandığında anne elini kaldırır ve şöyle derdi: “Sessiz ol! Ruhları rahatsız edebilirsin.” Çocuktan sakin olmasını ister ve ona kavakların hışırdayan seslerini ya da kayın ağaçlarının çan seslerini dinletirdi. Sessizlik, sevgi, saygı ilk derslerdi, sonra cömertlik, cesaret ve iffet gelirdi.

Yedi yaşına doğru, çocuk eğer erkekse anne, daha erkekçe bir eğitim alması için onu artık babaya teslim ederdi.  Cömertliğin güzelliğini çabuk öğrenmek zorundaydı. Ona en değer verdiği şeyleri teslim etmesi öğretilirdi. Babası ona, mala ve mülklere olan sevginin, yenmesi gereken bir zayıflık olduğunu, maddi olan şeylere bağlılığın ruhsal dengeyi bozduğunu ve insanı değersiz hale dönüştürdüğünü öğretirdi. Çocuk eğer kız ise, daha bilge ve tecrübeli olan anneannesinin himayesi altına verilirdi.

Kadın güvenilir ve saygı değer bir konumdaydı. Tevazu onun temel süsüydü; bunun için en genç kadınlar genelde sessiz ve ketumdu. Kadın daha ileri yaşlarda olgunluğa ve bilgeliğe eriştiği zaman ya da önemli bir iş gerçekleştirdiği zaman artık diğer kadınlarla oturmaya davet edilirdi.

Nine ve dedelerin görevi, gençleri gelenek ve inançlara alıştırmaktı. Onlar bilgelik ve tecrübelerini sonraki kuşaklara aktarmak için gençlere kutsal hikayeler anlatırlardı.

Genç kızılderilinin ilk dini ibadeti, Tnipi yani Arınma Kulübesinde buhar banyosuyla yoğun bir hazırlık geçirerek “Kehanet Rüyası”nı aramaktı. Bu şekilde genç, saflığa ulaşmaya çabalayarak, bölgenin en etkileyici zirvesini, en soylu yüksekliğini seçerdi. Tüm alçakgönüllülüğüyle Büyük Ruhun karşısında bulunurdu ve kutsal saatte Büyük Gizemin karşısında olur ve orada çıplak, sessiz ve hareketsiz ayakta kalırdı. Kehanet Rüyasını, Kutsal Görüşü elde edinceye dek günler geceler boyunca öyle kalırdı.

Şaman ya da hekim, Tanrıların sırdaşıydı. Tanrılar isteklerini şaman aracılığıyla gösterir ve açıklardı. Şaman, tüm kabilenin, yalnızca iyileştirici gücü ve kehanet gücüyle değil, hayat şeklinin sürekliliği ile de örnek aldığı insandı.

Yaşlılar gençlere hocalık ve danışmanlık yapardı. Gençler saygı ve sevgi ile onlara itaat ederlerdi. Yaşlılar ve öksüzlere sadece akrabaları tarafından bakılırdı. Kızılderililer arasında dayanışma ve nezaket, yaşam şekillerinin en temel taşlarıydı.

AİLE

Aile sadece tek bir sosyal birlik değil hükümet birliği anlamını da taşırdı. Klan, ataerkil şefiyle en geniş aileyi oluşturuyordu. Evlilik ve gönüllü bağlantı aracılığıyla çeşitli klanların birleşmesi de kabileyi oluştururdu.

KABİLE

Kamp çadırları daireseldi ve Büyük Ruhun çocukları yetiştirmeyi istediği “ülkenin halkasını oluşturan” daire içerisine yerleştirilirdi. Postları yere serer ve çatı görevini görecek ağaçları keserlerdi. Çadırın girişindeki kazık, güneşin doğduğu yer olan doğuya bakmalıydı. Çatı, kutsal mekanı temsil ederdi ve güneşe eş olan ateş ortada yanardı. Gökyüzü daireseldi ve bunun anlamı yeryüzünün bir top gibi yuvarlak olmasıydı. Ay da güneş gibi yuvarlaktı. Aynı zamanda mevsimler de büyük değişiklik içindeydiler. Her zaman bulundukları yere geri dönerlerdi. İnsan hayatı çocukluktan çocukluğa bir daireydi.  GÜCÜN hakim olduğu her yerde her şey aynıydı.

Çadırların oluşturduğu büyük dairenin merkezinde, şefler savaş ve diğer faaliyetleri, av seferlerini planlamak için danışmanlarıyla büyük bir çadır kurarlardı. Savaş, barış ve hayatta kalmak için çok kesin bilgilere ihtiyaç vardı. Barış şefi, savaş şefi ve kabile şefi görülmeyen ve ebedi güçlerin görülebilir üçlüsünü oluşturuyordu. Kabile şefi meclis tarafından seçilirdi. Son kelimeyi her zaman o söylerdi. Bizon avlarını düzenler, elde edilen eti ve derileri dağıtırdı. Barış şefi yaşlı bir kişiydi. Kabilenin düzeni ve barışı için çalışırdı. Dürüst bir yargıçtı.

ZAFER

Savaş şefinin atanması, savaşçının elde ettiği sayısız zaferlerle olurdu. Cesur olanları savaşa sürüklerdi. Örnek davranışlarıyla insanların sürekli dikkatli olmalarını sağlardı. Önemli olan her şey, zafer, bir kartal tüyünün elde edilmesiydi. Tüm hayatın çabasıyla elde edilen büyük dokunuş… Kartal savaşçı bir kuştu. Yüksekten uçuşuyla ve şiddete karşı direnciyle insanın Wakan-Tanka’ya ulaşma isteğini hatırlatırdı.

DOSTLUK

Kızılderili kendini hayata, insanlara ve evren için vazgeçilmez üç unsuru olan yaratıklarına güçlü bir şekilde bağlı hissederdi. Hayatı için vazgeçilmez üç unsur olan dostu, eşi ve atına duyduğu büyük bağlılık buna örnekti.  Kızılderili yerli için dostluk kişiliğinin en ciddi deneyiydi. Dostluğun en yüksek şekli arkadaş – kardeş ilişkisi ya da hayat- ölüm arkadaşı olmaktı. Bu bağ ilk gençlikte insanlar arasında kuruluyordu. Her biri eğer gerekirse birbirleri için ölmeye söz verirlerdi. Başka bir tür bağ daha vardı; atına olan sevgisi. At onun vazgeçilmez arkadaşı olarak, Kızılderilinin hayatında önemli bir dönemi simgeliyordu. Tercih ettiği atın güvenini kazanmak için sürekli ona yaklaşmaya çalışır ve sonunda istediğini elde ederdi. Bu ritüel olarak fetihte savaşçı üç gün ve üç gece boyunca sürekli atın peşinden koşardı. Bu şekilde cesaretin acıyı yenerek ortaya çıktığını öğrenirdi.

EVLİLİK

Kadın ve erkek arasındaki ilişki gizemli ve kutsaldı. Genç çiftin, birkaç günü veya haftayı doğada yalnız,  insanlardan uzakta geçirmeleri ve daha sonra kabilelerine karı koca olarak dönmeleri gelenekti. Sadece iki aile arasında hediye alışverişi yapılırdı. Bu evliliği yalnızca büyük rahip yani Bilge Doğa Ana kutsardı.

YAŞAM RİTLERİ

Kızılderili için yaşamı ile ilgili tüm davranışlar dinsel eylemlerdi. Tüm kalbiyle yaratmadaki ruha inanıyor ve ona dua ediyordu. Gün doğunca uyanıyor ve nehre giderek yıkanıyordu. Sonra, güneşin karşısında ayakta dimdik, yalnız ve sessiz bir şekilde dua ediyordu. Her ruh sabah güneşiyle, yeni olanla ve tatlı toprakla büyük bir sessizlikle buluşmalıydı ama Kızılderilinin hayat ritüeli burada bitmezdi. Yemeklerindeki en iyi et parçasını, en iyi yemeğini Ateşin Ruhuna sunmasından, Büyük Ruha ettiği sürekli ve doğal duasını simgeleyen kutsal çubuk törenine kadar ritüelleri sürerdi.

Gelenekler çok uzun zaman önce Totananza’da güzel bir kadının görüldüğünden bahsederdi. Kadın, Kızılderili halkına yaklaşarak kabilenin şefine bir çubuk verir ve ona şöyle söyler; “Bununla mükemmel bir halk olacaksınız, ondan sadece iyilik çıkacak. Çubuğu içtiğiniz zaman her şey burada birleşecek ve Büyük Ruha seslerinizi yollayacaksınız. Bu çubukla dua ettiğiniz zaman tüm her şey için dua ediyor ve onlarla birleşiyorsunuz”.

Bu basit tören, savaşçının tehlikeli bir işe başlayacağı zaman sadakat ve iyi niyet andı olarak yaptığı olağan ve günlük bir törendi, şükran duygusunun ve kutsamanın bir ifadesiydi. Duman ya da tütsü, Ruhların Babasına yükselmek için edilen duanınyalnız bir bölümünü oluştururdu. Kalumet yani çubuk, tütsünün takıldığı kızıl buhurdanlık toprağı simgelerdi.Bu kapta, bir bizon figürü kabartılı olarak bulunurdu. Bacası tahtadan yapılmıştı ve halkın her zaman ağaçlar gibi ayakta olduğunu simgelerdi, tütsünün çıkardığı duman Wakan-Tanka’ ya yükselirdi. Aynı zamanda avcılar, çubuğu ölmüş hayvanın burnuna üfleyerek onun ruhunu sakinleştirdiklerine inanıyorlardı.

AV

Sonbahar avı, eylül ayında yapılırdı. Onlar için bizon bir yaşama aracıydı. Eti ile beslenirler ve derisini giyerlerdi. Boynuzları ve kafatası törensel nesneler olarak ve büyük savaşçıları süslemede kullanılırdı. Bizon, Büyük Ruhu simgeler fakat yerli, bizon yok olsa bile Büyük Ruhun asla ölmeyeceğine inanırdı. Çayırlarda o kadar çok bizon olmasına rağmen Kızılderili asla tüketebileceğinden fazlasını öldürmezdi. Onlar bu hayvanların derisine bürünüp, yay ve oklarla bizonların arasına karışıncaya kadar eğilerek yürürlerdi ve bu şekilde avlarını seçerlerdi. At ile avda her şey yeteneğe dayanıyordu. Ok ve yayla silahlanmış binici, büyük bir erkek bizona yaklaşır, onunla aynı hızı koruyarak yayını gerer ve okunu atardı.

Bir av seferi sonunda binicilerle atların tümü geri dönemezdi. Bu Kızılderililer arasında alışılmış bir şeydi. Ölmek ve yaşamak için dövüşmeye alışmışlardı. Avın sembolojisi insanın ihtiyacı olan şeyleri elde etme inanışından doğmuştu. Av, uzun bir ruhsal arayışın fiziksel yaratmasıydı. Ruh açtı, dikkat ve meydan okuma onun gücüydü. Silahı ise akıldı.

Kızılderilinin hayatı değişik dönemlerle belirlenmiştir. Kızılderili değişik dönemleri veya inisiyasyonu geçirmek zorundaydı: Savaş inisiyasyonlarından biri de güneş dansıydı: “BURADA BULUNAN AKRABALARIM İLE BİRKLİKTE ACI ÇEKECEĞİM VE HALKIMIN İYİLİĞİ İÇİN BÜYÜK ACILARA KATLANACAĞIM. GÖZYAŞLARIMIN VE ACININ ORTASINDA KALUMETİMİ(*) YÜKSELTECEĞİM VE SESİMİ SANA DUYURACAĞIM HEY WAKAN TANKA! HALKIMIN YAŞAMASI İÇİN BEDENİMİ VE RUHUMU SANA TESLİM EDECEĞİM. WAKAN TANKA! RUHUMUZU SANA YÜKSELTMEK, SANA LAYIK OLMAK İÇİN ŞİMDİ KENDİMİZİ ARINDIRIYORUZ.”

Güneş dansında aday, törensel bir şekilde kesilmiş ve oyulmuş bir ağaca asılı kalıyordu. Göğsünde iplerin geçirildiği birkaç delik açılıyor ve bu şekilde ağaca asılıyordu.Aday, bir gün ve bir gece boyunca aralıksız sadece güneşe bakarak dans ediyordu. Gündüz, bir kartal kemiğinden yapılmış kutsal bir düdükle ses çıkarırdı. Tören sona erdiğinde genç, savaşçıya ışık vermek için artık ölmüş oluyordu çünkü bedeninden ayrılma acısı ile ÖLÜMDEN KORKMAYAN KİŞİ doğuyordu.

ÖLÜM

Kızılderili_Ritleri_2Kızılderilinin ölüme karşı tutumu, karakteri ve felsefesi ile ilişkiliydi. O ölümden korkmuyordu. Onu, basitçe ve mükemmel bir sessizlik içerisinde karşılıyordu. Ailesine son bir hediye bırakmak için şerefli bir son düşünürdü. Bunun sonucunda ölümü savaşta arardı. Eğer birisinin ölmekte olduğunu görse hemen onu açık havaya götürür ve onun bu şekilde doğaya daha yakın olarak ölmesini sağlardı. Ceset, seçilmiş gençler grubu tarafından taşınırdı. Bazen birkaç cesur savaşçı, seçilmiş bir insanın cesedini omuzlarında taşırdı. Son durak olarak ölüler için yüksek bir tepenin seçilmesi olağandı. Eğer bir kişi savaşta ölmüşse bedeni bir ağaca veya bir kayaya dayanarak oturur şekilde yerleştirilirdi. Bu ağaç veya kaya her zaman düşmanın yüzünü temsil ederdi. Bu, onun ölüme bile gözüpek meydan okumasına ve cesaretine işaret ederdi.

Kızılderili asla ölümsüz ruhundan şüphelenmezdi. Büyük Gizemin insana üflediği ruhun tekrar ona döneceğinden ve sonra bedenden kurtulup, tüm doğaya yine nüfuz edeceğinden emindi.Kızılderili bunun için toprağa, atalarına, nehirlere, dağlara, dalgalı yeşil çayırlara, ormanların yumuşak esintilerine, güneş sıcaklığına, yıldızlara ve varolan her şeye, can veren hayatın ruhuna derin bir aşk duyuyordu.

Bugün, Kızılderili halkı aramızda değil. Kuzey Amerika’da bir milyon Kızılderilinin hayatını sürdürdüğü söyleniyor ama atalarından sadece fiziksel görünümü koruyorlar çünkü inançlarıyla, yaşam biçimleri ile herhangi bir beyaz Kuzey Amerikalıya oldukça benziyorlar.

Devirler yasası, başka insanlara geçiş vermek için bir kez daha kendi örtüsünü düşürdü ama daha önce bize bir bildiri, beyaz insanlara, kültürlerimize yönelik güzel bir mektup bıraktılar. Bu mektup Kızılderilinin doğaya, yaşama olan derin aşkının, yaşamının ve hissettiklerinin bir yansımasıdır.

“Washington’un büyük şefi sözler yolluyor, toprağımızı satın almak istiyor. Büyük şef mutluluk ve dostluk sözleri de yolluyor. Bu bizim için nazik bir davranıştır çünkü biz kendisinin dostluğumuza az ihtiyacı olduğunu biliyoruz ama bu teklifini dikkate alacağız çünkü istediği şekilde davranmazsak beyaz adamın kendi silahları ile gelip toprağımızı alacağından eminiz.

Washington’un büyük şefi, tıpkı beyaz kardeşlerimiz mevsimlerin tekrarlanmasına güvendikleri gibi Seatle Büyük Şefinin sözüne de güvenilebilir. Sözlerim tıpkı yıldızlar gibidir; hiçbir şey gizlemezler. Yeryüzünün sıcaklığı ve gökyüzü nasıl yenilgiye uğratılabilir? Bu fikir bizim için gariptir. Eğer şimdiye kadar havanın tazeliği veya suyun parlaklığının sahibi değilsek, nasıl siz onları satın alabiliyorsunuz? Biz kendi zamanımızda karar vereceğiz. Halkım için bu toprağın her parçası kutsaldır. Parıltılı çam ağacının her dikeni, hoş kokulu her kıyı, karanlık ormanın her köşesi, vızıldayan her böcek, halkımın tecrübesinde ve hafızasında kutsaldır. Beyaz adamın bizim adetlerimizi anlamadığını biliyoruz. Onun için, toprağın bir parçası diğerleri ile aynıdır çünkü kendisi geceleyin gelen ve topraktan ihtiyacı olan şeyi alan bir yabancıdır. Toprak kardeşi değil, düşmanıdır ve onu fethettikçe ilerler. Oğullarının toprağını rehin verir ve bunu önemsemez. Anne babasının mezarını arkada bırakır. Onları önemsemez. Burada anne babasının mezarları ve çocuklarının hakları unutuldu. Hırsı yeryüzünü yok edecek ve geride sadece bir çöl bırakacak.

Onun şerhleri Kızılderilinin gözünde bir hiçtir. Belki de Kızılderili bir vahşidir ki onun için anlamıyor… İlkbahar yapraklarının ya da uçan böceklerin çıkardığı kanat seslerinin dinlenebileceği bir yer yok. Ben bir vahşiyim ve anlamıyorum. Kendi kendime soruyorum; eğer insan gece kuşlarının güzel seslerini ya da bir akşam gölü çevreleyen dalların çıkarttığı hışırtıları dinleyemiyorsa o halde hayatın anlamı nedir?

Kızılderili bir gölün yüzeyi üzerinde esen rüzgârın yumuşak sesini ve çamların güzel kokusunu, öğlenyağan yağmurun veya çamların güzel kokusunu taşıyan rüzgârı tercih ediyor çünkü her şey aynı nefesi alıyor… Hayvanlar, ağaçlar ve insanlar, beyaz adam sanki teneffüs ettiği havanın farkında değil. Ölmekte olan insan gibi pis kokuya karşı kayıtsız.

Eğer kabul etmeye karar verirsem bir şartım var; beyaz adam bu toprağın hayvanlarına kardeşleri gibi davranacak. Ben bir vahşiyim ve başka bir yolu anlamıyorum. Beyaz adamın, trenle ezip geçerek öldürdüğü çayırlarda çürüyen çok bufalo gördüm. Ben bir vahşiyim ve dumanlar çıkaran çelik atın bufalolardan daha önemli olduğunu anlayamıyorum. Biz sadece hayatta kalmak için öldürüyoruz. İnsan, hayvanlar olmazsa ne yapar? Eğer tüm hayvanlar yok olsaydı, o zaman insanlar ruhlarında büyük bir yalnızlık içinde öleceklerdi çünkü hayvanları etkileyen her şey insanları da etkiler. Tüm her şey, birbiri ile ilişkilidir. Yeryüzünü yaralayan her şey, yeryüzünün oğullarını da yaralayacaktır.

Çocuklarımız anne babalarını bozgunda aşağılanmış olarak gördüler. Savaşçılarımız utandılar, yenilgiden sonra günleri hüzün içinde geçti. Vücutlarını sert yiyecekler ve içkilerle kirlettiler. Günlerimizin kalan kısmını (ki o kadar fazla da değil) nerede geçireceğimiz o kadar önemli değil. Belki birkaç saat daha fazla, birkaç kış daha ama bu yeryüzü üzerinde mevcut olmuş büyük kabilelerin ya da ormanların arasındaki küçük kabilelerin çocukları, bir zamanlar güçlü olan ve umut dolu olan insanların mezarları karşısında üzülecekler. Bildiğimiz tek bir şey var belki beyaz adam bir gün onu keşfedebilir.

Bizim tanrımız sizinki ile aynı tanrıdır. Siz belki de O’nun sahibi olduğunuzu düşünebilirsiniz. Tıpkı toprağımızın sahibi olmak istediğiniz gibi ama bunu yapamazsınız. O, insanın Tanrısıdır ve onun şefkati beyaz adam için ve Kızılderili için eşittir. Bu yeryüzü onun için değerlidir ve yeryüzüne zarar vermek Yaratıcısını küçümsemek gibidir.

Beyazlar geçicidir. Belki de diğer kabilelerden daha da çabuk. Kendi yatağını kirletmeye devam ediyor ve bir gece kendi artıklarında kendini boğacak. Bufaloların hepsi kurban edildiği zaman, yabani atların hepsi terk edildiği zaman, ormanların en kuytu köşesi dumanların kokusu ile dolu olduğu zaman, dağların yerini konuşan kadınlar aldığı zaman Fundalık nerede olacak? Kaybolmuş olacak. Kartal nerede olacak? Yokolmuş olacak. Bu, büyüyen şeye hoşçakal demek anlamına gelir. Hıza hoşçakal, ava hoşçakal.

HAYATIN SONU OLACAK, HAYATTA KALMANIN İSE BAŞLANGICI

Beyaz adamın ne hayal ettiğini bir bilebilseydik belki onu anlayabilirdik. Uzun kış gecelerinde çocuklarına ne hayaller anlattıklarını, yarından ne beklediklerini… Ama biz vahşiyiz… Beyaz adamın hayalleri bizim için gizlidir. Biz kendi yolumuzdan gideceğiz. Kabul edersek bize söz verdiğiniz yer içindir. Belki de orada son günlerimizi dilediğimiz gibi geçirebiliriz.

Son Kızılderili yeryüzünden silindiği zaman, hafızasında çayırların üzerinden geçen bir bulutun gölgesi bile kalmayacak çünkü buralar insanlarımın ruhunu hala taşıyor olacaklar. Onlar bu toprağı seviyorlar, tıpkı yeni doğan çocuğun annesinin kalp çarpıntısını sevdiği gibi.

Eğer toprağımızı size satıyorsak, onu bizim koruduğumuz gibi koruyun ve sevin. Size teslim ettiğimiz gibi onu tüm gücünüzle çocuklarınız için bırakın. Tanrının bizi sevdiği gibi onu sevin. Bildiğimiz bir şey var: Bizim Tanrımız sizin Tanrınız ile aynıdır. Bu toprak onun için değerlidir. Ve beyaz adam bu ortak kaderin dışında değildir…”

Zaman bu olağanüstü halkın izlerini sildi ve geçti. Tıpkı tarihin büyük kültürlerinde olduğu gibi. Onlar muhteşem bir dönem tanıdılar. Eserleri ve eğitimleri, karanlık gecede rüzgarla dağılmış tohumlar gibidir. Meyveleri ise onların bilgeliğine ihtiyacı olan göçmenin elleri ile alınmayı bekliyor. Kızılderilinin dediği gibi hiçbir şey ölmez, ne insanlar ne de halklar ölür çünkü onların hatıraları İNSANLIĞIN belleğinde her zaman kayıtlı kalacaktır.

“BUGÜN ÖLMEK İÇİN GÜZEL BİR GÜN, TABİİ ÖLÜM MÜCADELE ETMEZSE.”

(Yeni Yüksektepe Kültür Derneği’nde 20.04.1995 ve 20.05.1995 tarihinde gerçekleştirilen audiovisuel gösterinin tam metnidir.)

  1. Rit: Kutsal veya sembolik yapıda olan kurallara göre örgütlenmiş uygulamalar bütünüdür. Üç temel rit tarzı vardır; verimlilik törenleri, dini törenler ve inisiyasyon törenleri.
  2. Kalumet: Kızılderililerin kullandığı törensel tütün çubuğu.
2017-03-02T21:40:59+00:00