Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

Mahabharata

Mahabharata

Mahabharata, eski bir Hint destanıdır. Yazıldığı tarih ve yazan kişi hakkında net bir bilgi bulunmuyor. Sadece yazarının Vyasa adlı bir mitolojik kişilik olduğunu biliyoruz. Size tanıttığımız kitap, bu destanın Jean-Claude Carrière tarafından yazılmış bir roman uyarlamasıdır.

Hikaye, ülkesini adaletle yöneten iyi bir kralın, bir balıkçının kızına aşık olmasıyla başlar. Ancak balıkçı, torunlarının hiçbir zaman tahta çıkamayacağını düşündüğü için, kızını kralla evlendirmek istemez. Çünkü kralın yine kendisi kadar iyi ve erdemli bir oğlu vardır ve taht sırası onundur. Kitabın ilerleyen bölümlerinde, bu kralın soyundan gelen iki ailenin, ülke yönetimini ele geçirme çabalarına ve aralarında bir savaşla sona erecek mücadeleye tanık oluruz. Savaşın bir tarafında ülkeyi adaletle yönetebilecek ve halkını mutlu edecek Pandavalar, diğer tarafında ise yönetimi onlara bırakmak istemeyen Kuravalar yer alıyor.

Ancak burada bahsettiğimiz savaşı, iyi ile kötünün savaşı gibi algılamamak gerekir. Böyle yaparsak, destanı, anlatmak istediğinin çok az bir kısmı ile kısıtlamış oluruz. Bu savaşın, bilgelik ile cehalet yada erdemler ile alışkanlıklar arasındaki bir savaş olduğunu düşünebiliriz. Her iki tarafta da iyi niyetli ve halkının mutluluğunu düşünen kişiler vardır. Ancak iyi niyetli olmak yeterli midir? Kendisinden başkasının sorumluluğunu taşımayan bir vatandaş için yeterli olabilir. Peki bir kral için? Bir kralın sahip olması gereken özellikler nelerdir? Hint felsefesi, bir zamanlar saf şekilde uygulanan kast sistemi ile yanıtlar bu soruyu. Kast sistemi (bugünkü bozulmuş şeklinden bahsetmiyoruz), bir devlette herkesin sorumluluklarını ve görevlerini kişilerin sahip oldukları potansiyellere göre belirleyen ve herkese altından kalkabileceği sorumlulukları veren bir toplumsal sistemdir. Kast sistemine göre tüm ülkeye ve hatta evrene karşı sorumlu olan kral, iyi niyetli olmanın ötesinde bazı erdemlere sahip olmalıdır. Bu erdemler ana hatlarıyla ölçülülük, cesaret ve basirettir. Bir kralın görevi, yeryüzünde adaleti ve halkının mutluluğunu sağlamaktır. Hem doğu hem de batı felsefeleri, gerçek mutluluğa erdemler yoluyla ulaşılabileceğini söylerler. Sonuçta kral, halkını mutlu edebilmek için, onlara erdemli bir hayat sunmalıdır. Bunun için halkının elinden tutar ve onlara geçmeleri gereken yolda önderlik eder. Çünkü kendisi o yoldan daha önce geçmiştir. Peki o yoldan geçmemiş biri kral olursa ne olur? Basiret ve cesaret sahibi olmayan bir kral halkına ne öğretebilir, onu hangi tehlikelerden koruyabilir? Halkına nasıl bir kader çizebilir? Böyle bir durumda o devletin duraklamaya hatta gerilemeye doğru gideceği açıktır. Adalet her geçen gün daha az görülecek ve kral, halkı için bir öğretmen görevi göremeyecektir. İşte Mahabharata’daki savaş, ülkeyi yönetmek isteyen bu iki kral ve onların orduları arasındadır: Pandavalar ve Kuravalar.

Mahabharata, “insanlığın büyük öyküsü” demektir. Aynı zamanda tek bir insanın, kendimizin de öyküsüdür. Bizim içimizde de bir adil kral var ve bize birşeyler söylüyor. Ama yönetimimizi diğer krala verdiğimiz zaman onun sesini duyamıyoruz. Ve içimizdeki iki ordu, bazen sürekli bir savaş halinde oluyor. İçimizdeki savaşın bir tarafında erdemlerimiz, diğer tarafında ise hayatımızı kısıtlayan alışkanlıklarımız yer alıyor. Bizi zincirleyen alışkanlıklarımızla o kadar uzun zamandır beraberiz ki, onlara karşı savaşmak tıpkı akrabalarımıza kaşı savaşmak gibi acı verici olabiliyor. Bizim bir parçamız gibi görüyoruz onları. Ama bir mermer yığınından güzel bir heykel yapmak için ondan parça koparmak gerektiğini unutmayalım. Mahaharata’daki ana hikaye, kitabın içindeki pek çok yan hikaye ile beslenir ve şekillenir. Olaylar tam çıkmaza girdiğinde yeni bir hikaye ile farklı bir yön alır. Ve bu hikayelerin her biri, kararsız kalan, doğru olanı ayırt etmede zorlanan kahramanlara bir şeyler söyler. Çünkü ayırt etmek zordur. Bir labirentin içinden çıkmak isteyen birine , eğer kişi geldiği yolu işaretlememişse, ancak o labirente tepeden bakabilen biri yardım edebilir. Zihinsel bir labirent için de bu böyledir. Özgürlüğe giden yol karmaşık ve kafa karıştırıcı gelecektir. İşte Mahabharata’daki bu hikayelerden birini burada paylaşmak istiyorum.

Şahin ile Güvercin

Adaletiyle ünlü bir kral vardı. Yeryüzünün en adaletli kralı olduğu bile söyleniyordu. Bir gün bir güvercin gelip kralın kalçasına kondu, kraldan kendisini korumasını istedi. “Söz veriyorum sana” dedi kral güvercine. Aynı anda cılız bir şahin gelip yakındaki bir dala kondu ve krala: “O güvercin benim. Bana ver onu,” dedi. “Hayır olmaz,” dedi kral. “Düşmanından korkan bir hayvan teslim edilmez.” Şahin kralın dikkatini çekerek şöyle dedi: “Yeryüzünün bütün adaletleri adalet adının yalnızca sana yaraştığını söylüyorlar. Öyleyse neden adalete karşı çıkıyorsun? Açlık yüzünden çektiğim sıkıntıları bu güvercin hafifletmeli. Bana ver onu.” Kral, bakışlarını korku içindeki güvercine çevirdi ve şahine: “Titreyen haline bak şunun,” dedi. “Varlığını bana emanet etti. Onu veremem.” “Bütün her şey besinle sürdürülüyor” diye açıklamada bulundu şahin. “Besin olmadan yaşam olmuyor. Dünya kurulduğundan bu yana, doğanın düzenli kalıtım yasasıyla bu güvercin bugün benim yiyeceğim olarak belirlendi. Onu bana ver.” “Verdiğim söz yazgıdan güçlüdür,” dedi kral. “Dharma’dan da mı güçlü?” “Elbette,” diye yanıtladı kral. O zaman şahin zayıflıktan ölüyormuş gibi göründü “Yiyeceğim olmadığı için canım çıkacak,” dedi. “Benimle birlikte eşim ve oğlum da ölecekler: Bir tek cana karşı bir çok can. Sana şunu söylüyorum: Erdemi yok eden erdem sahte bir erdemdir, zalim bir erdem. Gerçek erdem zorunlu olarak çelişkileri aşar. Lehte ve aleyhte olan öğeleri tartar ve adil olandan yana karar verir. Karar veremeyen erdem erdem değildir.” Şahinin söylediklerini dikkatle dinleyen kral yanıt verdi: “Söylediklerin çok anlamlı. Ama yardıma gereksinimi olan bir canlı varlığı nasıl bırakrım, böyle bir eylem sana göre nasıl iyi olabilir? Başka bir şey yiyebilirsin, bir öküz, bir domuz, bir ceylan.” “Şahinler domuzları yemezler. Şahinler güvercinleri yerler.Bu sonsuza kadar sürecek bir yasadır, şahinlerin Dharma’sıdır bu.” Sana ne istersen vereyim!” diye haykırdı kral. “Bütün bir öküz getirteyim! Bütün hayvanlarımı, bütün krallığımı vereyim! Ama bu güvercini isteme benden.” Biraz düşündükte sonra şahin şöyle dedi: “Yalnızca bir şeyi kabul ederim. Bu güvercini bu kadar çok seviyorsan sağ kalçandan güvercinin ağırlığı kadar bir parça kes ve onu bana ver.” “Bir terazi getirilsin!” diye emretti kral. Bir terazi getirildi. Kefelerinden birine korkudan titreyen güvercin konuldu. Kral ince uzun bir bıçağı tutup kalçasından bir parça et kesti ve öteki kefeye koydu. Ama güvercinin ağırlığı kesilen parçanın ağırlığından fazlaydı. Kral bir parça daha kesti, kefeye koyu. O da yetmedi. Bir parça, bir parça daha kesti. Ama güvercin kralın kalçasından kestiği parçalardan hala daha ağırdı. Kral öteki kalçasını da kesti. Kollarından, göğsünden parçalar kesti, bütün etini kesti. Sonunda kala kala ortada yalnızca kanlı bir iskelet kalmıştı, kefeye kendi çıktı. Terazide hiç hareket olmadı. Güvercinin ağırlığı kralın ağırlığından daha fazlaydı. O zaman şahin: “Ben ve güercin, biz buraya dünyanın en adaletli adamı denilen seni tanımak için geldik,” dedi. Ve iki kuş birlikte uçup gittiler.

Destanın yazarı Vyasa, Mahabharata’ nın içinde şöyle der: “Bu şiiri, insanların yüreğine Dharma’yı (herşeyin kendisine bağlı olduğu evrensel yasa) yazmak için kaleme alıyorum.” Bir Hint geleneği ise şunu söyler: “Mahabharata’da bulunan herşey başka yerde vardır. Orada olmayan şey hiçbir yerde yoktur.” Bu deyiş, çok iddalı görünebilir. Ama bilelim ki bir eser binlerce yıl ayakta kalıyorsa içinde zamanın söndüremediği bir ışıltı vardır.

İlker Hüseyin Gezer

By | 2017-03-11T00:30:27+00:00 Aralık 3rd, 2016|Categories: Felsefe-Psikoloji, Mitoloji ve Din|0 Comments