Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

Mitoslar, Masallar ve C.G.Jung’un Masallarda Ruhun Fenomenolojisi Üzerine Çözümlemeleri

Mitoslar, Masallar ve C.G.Jung’un Masallarda Ruhun Fenomenolojisi Üzerine Çözümlemeleri

Ruh, düşlerde olduğu gibi mit ve masallarda da kendini anlatır ve arketipler bu doğal etkileşimde “oluşum, yeniden oluşum, ebedi zihnin ebedi eğlencesi” olarak görünürler. Masallarda ve düşlerde ruhun yaşlı adam olarak görünme sıklığı hemen hemen aynıdır. Kahraman ancak sağlam bir düşünce ya da parlak bir fikir, yani ruhsal bir işlev sayesinde kurtulabileceği umutsuz bir duruma ne zaman düşse, yaşlı adam görünür.

“Mitoslar ve Masallar, kendilerini sembol dili aracılığı ile ifade eden, geçmiş zaman bilgelikleri ve özdeyişleridir demiştir Amerikalı ünlü psikanalist Eric Fromm (1900-1980)”. İnsanlığın, tarihin başından bugüne dek yarattığı tek ortak dil, sembol dilidir. Bunu çözmek tüm insanları ve tarihi kavramak anlamına gelir.

Mitoloji: Bir din veya bir halkın kültüründe, tanrılar, kahramanlar, evren, insanların yaradılışı gibi konulardaki tüm sözlü ve yazılı efsanelerin doğuşlarını, anlamlarını yorumlayıp inceleyen, sınıflandıran çalışmalar bütünüdür. Bu sözlü ve yazılı efsane birikimine “Herkül Mitosu” bir örnektir. İnsanlığın çocukluk döneminden kalan bu mitos anlatıcılarına doğa’nın bir gizemini göstermiştir. Herkül Güneşi temsil eder ve onun oniki görevi Kral Yıldız’ın bir senede içinden geçtiği Zodyak’ın oniki işaretidir. Her bir görev ile ilgili olarak anlatılan detaylar ve arada meydana gelen olaylar Mitos’u şekilsel olarak kozmik düzeye çıkarmakta, böylece Güneş Sistemi’nin hikayesini anlatmaktadır. Herkül ile ilgili hikayenin üzerinde durulursa, bunun içinde zodyak işaretleri ve yıldızlara göre güneşin konumu bile bulunacaktır.

Günümüzde Herkül Mitos’u olarak adlandırdığımızın eski bir astronomik-astrolojik araştırma olduğu açık bir şeydir ve bunun şifreleri aradan geçen ikibin yıl içinde kaybolmuştur. Ve bundan kalan şey ise çoğunluk için bir oyuncak olan az ya da çok dokunulmamış olarak kalan kabuğu olmuştur.Masallar ise: Sözlü halk hikayeleri, olağanüstü öge, kahraman ve olaylara yer veren öyküler olup, masallarda yer ve zamana bağlılık yoktur. Platon “Devlet” adlı kitabında, eğitimin amacının bedenle ruh arasında ahenk sağlamak olduğunu savunurken, çocukların eğitimine masalla başlanması gerektiğinde ısrar ederek, çocukların bilgeliğe ve erdeme, masallar vasıtasıyla erkenden alıştırılmaları gerektiğinden söz etmiştir. Platon “Alışkanlıklarımızı düzeltmek zorunda kalmaktansa, baştan iyi olmalarını sağlamalıyız” der. La Fontaine (1621-1695): “Bizden yüce bilgelere benzememiz istenirse zorluğunu bahane edebiliriz bu işin. ama istenen arıların ve karıncaların yapabileceği bir şeyse diyeceğimiz kalmaz” diyerek masalların insan eğitimindeki etkisini vurgular.

Eldeki Yunan Masallarından dörtte üçü hayvan masallarıdır. Bunların çoğu bir gerçeği ya da özelliği açıklayıcı niteliktedir. Geri kalanların büyük bir bölümü ise, çocuğunlukla bir nükte ile biten ve bir ahlak dersi ya da öğüt verilmesini sağlayan kısa hikayelerdir. Halkın, hayatta nasıl davranılması gerektiği konusundaki düşüncelerini dile getirir. Masal yazarlarının benimsenmesini istediği erdemler; bağlılık, minnettarlık, ılımlı davranma ve çalışkanlık gibi sosyal erdemlerdir.

C.G.Jung ise, adını bireyleşme olarak koyduğu sürecin, aslında ego’nun insan yaşamının amacı olan bütünselliğe doğru gelişmesi olduğunu ve bununda pratikte erginleşme sınavlarına benzer deneyimler sayesinde oluştuğunu gözlemler. Masallarında, gençleri çeşitli yaşam krizi aşamalarından geçişlerinde yönlendiren, erginlenme yöntemlerinden olduklarını ileri sürer.

Nesnel Ruh’un Şamanı: Carl Gustav Jung

 İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung (1875-1961) analitik psikoloji okulunun kurucusudur. 1907-1912 arasında S.Freud’un (1856-1939) yakın çalışma arkadaşı oldu ve Freud’un mirasçısı olarak görülmeye başlandı.

Görüş ayrılıkları, özellikle de Freud’un cinselliğe verdiği belirleyici role Jung’un katılmaması bu işbirliğini sona erdirdi. 1912’de yayınladığı “Libido’nun Dönüşüm Ve Simgeleri” adlı kitabı Freud’un çoğu düşüncesinin karşıtı savlar içeriyordu. 1921’de yayınlanan “Psikolojik Tipler” adlı kitabı ile içe dönüklük – dışa dönüklük kavramını geliştirdi.

Jung’un kuramsal temelini sunduğu, arketipoloji ve bilinçdışı dinamiklere yoğunlaşan “Analitik Psikoloji” okulu, arketiplerin doğası gereği, imgeler, resimlerle çalışır. İmgelerin çok-anlamlılık ve muğlaklıkları, çok daha belirli ve keskin bir ifadeyi taşıyan sözcüklerin apaçıklığından farklıdır. İmgeler çocukluğu ve çocuksuluğu çağrıştırır. İmgelerin gerçeklik çıpası, sözden çok daha derinlere, gerilere gider. Bu da zaten eşya ve durumlar üzerinde hakimiyet amaçlı olan sözün, her şeyin söze dökülebileceği saplantı ve zorlantısından farklı bir kabul edişi içerir. Masallar da böyledir. Denetim amaçlı sözleştiricinin korkusu, resmin çocuksuluk, ilkellik, muğlaklık, gelişmemişlik yaftalarıyla azımsanma ve küçümsenmesine yol açabilir. Oysa arketiplerin işlevi, kristalizasyon odakları gibi “mevcut” türe – özgü biyolojik – evrimsel algılama – duyumsama – yorumlama – tepkileşme şemalarını oluşturmak değildir.

Arketipler, o şemaların mihenk noktalarında beliren, kendini gösteren ve kendini zorlayan görüngülerdir. Arketiplerin gücü kendilerinden menkul değildir; bir yer ve durum imgesidirler ve o yer ve durumun kendisinden kaynaklanan bir zorlayıcılıkları vardır. Bu olgu onları – paradoksal gözükse de – daha bir vazgeçilmez kılar. Zira güçleri kendilerinden menkul değildir. Varoluş açılımı bütünlüğünün zorunlu görüngüleridir. Ana eylem şemaları ve duruşların somutlaşmalarıdır. Jung’un pagan kaynaklı girdilere de açık psikososyal değişim ortamı, her halde “arketip” fikrinin oluşum ve gelişimine katkıda bulunmuştur. Şekilleştirilen ve “numinosum” ile, yani kavranılamayan gizemli bir güç ile doldurulan ruhsal içeriklerin (arketiplerin), şaman’ın, insan ve doğa ile ilgili her türlü sorunda başvurduğu, yardımlaştığı ya da çatıştığı “dış (-laştırılmış)” gizemli güçlerle benzerliği açıktır.

Jung, kendini – insanı – insanlığı sağaltım için öngördüğü ve önerdiği her yöntemi, bir şaman’ın esrikliğinde yaşadıklarına benzer tarzda, arketipsel güçlerle kurduğu ilişki içinde deneyimlemiş, ortak bilinç boyutuna geri döndüğünde yaşadıklarını bilimsel kurgu içinde paylaşıma açmıştır. Jung’un psikoterapist’in işlevini açılımlarken kullandığı “yaralı sağaltıcı” tanımlaması, şaman’ın sağaltıcı/düzenleyici işlevinin daha yüksek ve bütünleşmiş bir bilinçlilik düzeyindeki tekrarıdır.

C.G.JUNG’UN MASALLARDA RUHUN FENOMENOLOJİSİ ÜZERİNE ÇÖZÜMLEMELERİ

Anlamı: Görüngü, duyularla algılanabilen şey olan fenomen kelimesi, bazılarınca sadece şaşırtıcı şeyler için kullanılsa da genel kullanımda böyle bir anlamı bulunmamaktadır. Fenomen: Felsefede somut, algılanabilir ve denenebilir olay ve nesne demektir. Bir nesne, olay ya da sürecin nesnel gerçekliğini vurgulayan bir ifadedir. Kant fenomeni duyularla algılanamayan mutlak gerçek anlamında kullandığı numen terimine karşıt olarak, duyularla algılanabilen şeyler için kullanmıştır.

Kurucusu Edmund Husserl (1859-1938) olan Fenomenoloji; bilim verilerinin doğrudan incelenmesi ile elde edilmiş ve somut deneyim konusu olmuş fenomenlere; nedensel açıklamalara ilişkin kavramlardan ve incelenmemiş ön kabullerden bağımsız yaklaşma yöntemi olup, bir felsefi akım olmaktan çok bir yöntem olarak tarif edilir.

Araştırmamızın bundan sonraki bölümü Jung’un Dört Arketip isimli kitabının, masallarda ruhun fenomenolojisi üzerine isimli bölümünden alıntılanılarak oluşturulmuştur.

Jung’un Ruh Sözcüğü Üzerine Düşünceleri

Jung’a göre ruh dönüşüm yetisine sahip olan şeydir, bilincin göze çarpmayan, neredeyse görünmeyen (yani bilinçdışı) köküdür ki bilinç bütün gücünü buradan alır. Dönüşüm esnasındaki ölümsüzlük sezgisi ise bilinçdışının kendine özgü yapısıyla ilgilidir. Zira bilinçdışının mekandışı ve zamandışı bir yanı vardır. Bunun ampirik (ampirik: tecrübeye dayanan) kanıtı, “telepatik” fenomenlerdir. Bunlar aşırı kuşkucular tarafından yadsınmaya devam edilse de sanıldığından çok daha yaygındırlar. Buradaki ölümsüzlük sezgisinin nedeni garip bir zamana ve mekana yayılma duygusudur. Ölülerin ruhları yaşayanların psişik aktivitesiyle özdeştir; birbirlerinin sürekliliğini sağlarlar. Bu nedenle, bireyde kendisine ait olarak algıladığı psişik bir şey olduğunda, bu onun kendi ruhudur. Fakat kendisine yabancı gelen psişik bir şey olduğunda, bu bir başkasının ruhudur ve belkide onu etkisi altına almıştır. Birinci durumda ruh öznel bakış açısına tekabül eder. İkincisinde ise, kamuoyu görüşüne, dönem ruhu ya da ilksel, henüz insanlaşmamış, insanımsı duruma tekabül eder ki, buna bilinçdışı da denir. Genel uzlaşma, ruhun madde dışı olduğu üzerinde ısrar eder, ama yine de onun kendine ait bir gerçekliği olduğunu herkes kabul ve teslim etmez. Ruhun neden gerçek kabul edilmediğini anlamak kolay değildir. Maddedışılık kavramı esasen gerçekliği dışlamasa da, cahilce yaklaşımlar gerçekliği maddesellikle bir tutmaktadır. Ruh ve madde aynı aşkın varoluşun biçimleri olsa gerek.

Ruhun özelliklerinden birincisi; spontan bir hareket ve aktivite ilkesi. İkincisi; duyu algılarından bağımsız olarak imge üretme yetisi. Üçüncüsü de; imgelerin özerk ve bağımsız manipülasyonudur. İnsan ruhu kendisi yaratmamıştır, onun yaratıcı olmasını ruh sağlamıştır; ruh insanı harekete geçirir, iyi fikirler, dayanma gücü, coşku ve ilham verir. Ama insanın içine öyle nüfuz etmiştir ki ruhu kendisinin yarattığına ve ona sahip olduğuna inanma gafletine düşer insan. Gerçekte ruhun ilkfenomeni ona sahip olur, tıpkı fizik dünyanın insana tabi nesne gibi görünürken, onun özgürlüğünü binlerce zincire vurması ve baskın idee-force (sabit fikir) haline gelmesi gibi.

Görüldüğü gibi, günümüzdeki ruh kavramı, ruh’u tanrının kendisi olarak kavrayan Hristiyanlıkla pek bağdaşmamaktadır. Kötü ruh diye bir kavramda vardır. Ama modern ruh kavramı bununla da örtüşmez, zira bu ruh da illa ki kötü değildir; aslında ahlaken kayıtsız ya da nötr olarak tanımlanması gerekir. Psikolojik olarak kuşku duyulmayacak bir özerkliğe sahip olan ruhun kendini spontan bir biçimde sergileyebilmesi de söz konusudur. Örneğin ruhun kendini göstermesinin: bir hayalet olarak görünmesinin halisünasyon’dan başka bir şey olmadığı düşünülse de bu spontan (kontrolümüz dışında olan) bir psişik olaydır ve her halükarda özerk bir komplekstir.

Ruhun Düşlerde Kendini Göstermesi

Ruhun psişik tezahürleri onun arketipik bir yapısı olduğu gösterir, yani ruh denen fenomen, insan psikesinin bilinç öncesi yapısında evrensel olarak varolan özerk bir ilk imgeye dayanır. Düşlerdeki ruh figürlerinin ahlaken iyi olup olmadıklarından asla yüzde yüz emin olunamaz. Çoğu zaman ikiyüzlülüğün hatta kötülüğün tüm belirtilerini gösterirler. Ruhun bilinçdışı yaşamının temelini oluşturan ana plan bizim kavrayışımızın o kadar uzağındadır ki, karşılıklı etkileşimden iyiliğin çıkması için ne tür bir kötülük gerektiğini, hangi iyiliğin kötülüğe yol açacağını asla bilemeyiz, dikkat ve sabırla bekleyip görmekten başka bir şey olamaz.

Düşlerde “ruh” faktörünü simgeleyen kişi çoğu kez yaşlı bir adamdır. Zaman zaman ise “gerçek” bir ruh, yani ölmüş bir kişinin hayaleti, nadiren de, cücemsi figürler ya da konuşan bilge hayvanlar bu roldedir.

“Yaşlı bilge adam” düşlerde büyücü, hekim, rahip, öğretmen, profesör, büyükbaba ya da otorite sahibi herhangi bir kişi olarak görünür. İnsan, gulyabani ya da hayvan görünümündeki ruh arketipi, insanın idrak, anlayış, iyi bir tavsiye, karar, plan gibi ihtiyaç duyduğu ama kendi imkanlarıyla bunlara ulaşamadığı durumlarda ortaya çıkar. Arketip bu ruhsal yetersizliği, boşluğu dolduran içeriklerle telafi eder.

Fakat burada, düş gören kişinin sıkıntıları, ona istediği gibi kolay bir çözüm sunularak değil, yaşamın bizi daima karşı karşıya getirdiği sorunla, yani ahlak değerlerinin muğlaklığı, iyi ile kötünün şaşkına çeviren etkileşimi ve suçluluk, ıstırap ve kefaretin acımasızca iç içeliğiyle yüz yüze getirilmesiyle giderilmiştir.

Masallardaki Ruh

Ruh, düşlerde olduğu gibi mit ve masallarda da kendini anlatır ve arketipler bu doğal etkileşimde “oluşum, yeniden oluşum, ebedi zihnin ebedi eğlencesi” olarak görünürler. Masallarda ve düşlerde ruhun yaşlı adam olarak görünme sıklığı hemen hemen aynıdır. Kahraman ancak sağlam bir düşünce ya da parlak bir fikir, yani ruhsal bir işlev sayesinde kurtulabileceği umutsuz bir duruma ne zaman düşse, yaşlı adam görünür. Kahraman dışsal ya da içsel nedenlerden ötürü gerekeni yapamadığı için, gerekli bilgi, kişileştirilmiş bir düşünce, yani öğüt verip yardım eden yaşlı adam kılığında ortaya çıkar. Yaşlı adam, bilinçli bir düşünce, henüz ya da artık mümkün olmadığında, bilinçdışı psişik alanda kendiliğinden gerçekleşen maksatlı düşüncelerin ve ahlaki ve fiziksel güçlerin yoğunlaşmasının ta kendisidir. Psişik güçlerin yoğunlaşması ve gerilimi, büyüyü andıran bir özelliğe sahiptir, iradenin bilinçli çabasından kat kat üstün olan hiç beklenmedik bir tahammül gücü geliştirir. Bu özellikle de yapay yoğunlaşma hali olan hipnozda deneysel olarak gözlemlenebilir. Jung, tatbiki derslerinden birinde yaptığı bir deneyde, bedenen güçsüz olan isterik bir kadını, bir sandalyeye başının arkasını diğerine de topuklarını dayadığı bir pozisyonda uykuya daldırır. Sonunda nabzı dakikada doksan’a çıkar. Öğrencilerinin arasında bulunan güçlü bir jimnastikçi, iradesini bilinçli bir biçimde zorlayarak bu pozisyonu taklit etmeye çalışır. Fakat nabzı derhal yüzyirmi’ye çıkar ve yığılıp kalır.

Masallardaki yaşlı adam sık sık kim, neden, nereden, nereye sorularını sorarak insanın kendi üzerinde düşünmesini ve ahlaki güçlerin toplanmasını sağlar (İspanyol ve Portekiz Masalları, Rus Halk Masalları, İran Masalları ve Kuzeyin Halk Masallarında bunun çok sayıda örneği vardır). Sık sık da bunun için gereken büyülü tılsımı – bir Alman Masalında kendiliğinden hareket eden kayık, Fin Masalında erkek kardeşlerini arayan kıza verilen onu kardeşlerine götürecek bir yün yumağı, Balkan Masalında herşeyi dans ettiren bir flüt ya da Kuzeyin Halk Masallarındaki yol gösteren bir küre ve görünmez kılan bir değnek, oniki çift altın ayakkabılı prenses ya da mucizevi köpekler ya da Çin Halk Masallarındaki gizli bilgileri içeren kitap gibi – yani iyi ve kötünün birleştiği kişiliğin bir özelliğini temsil eden beklenmedik ve ihtimaldışı bir başarıya ulaşma gücü verir. Fakat yaşlı adamın müdahalesi, yani arketipin kendiliğinden nesnelleşmesi de kaçınılmaz görülür, zira bilinçli irade kişiliği olağanüstü bir başarıya ulaşabilecek kadar birleştirmeye tek başına muktedir değildir. Bu nedenle arketipin yalnızca masallarda değil, gerçek yaşamda da nesnel müdahalesine gerek duyulur. Zira arketip salt duyusal tepkiyi, bir dizi içsel yüzleşme ve kavrayışla engeller.

Bu süreç kim, nerede, nasıl, neden sorularını ön plana çıkararak, mevcut durumun ve hedefin görülmesini sağlar. Bunun sonucundaki aydınlanmanın ve yazgı yumağının düğümlerinin çözülmesinin genellikle büyüleyici bir tarafı vardır. Yaşlı adamın kişiyi düşünmeye sevk etme eğilimi, insanlara “önce bir uyku çekmeyi” tavsiye etmesinde de görülür. Nitekim, kaybolan erkek kardeşlerini arayan kıza şöyle der; “yat uyu hele, geceden daha akıllıdır sabah”. Zor durumda kalan kahramanın çaresizliğini de derhal görür ya da en azından ona yardımcı olacak bilgiyi sağlar. Bu amaçla hayvanların, özellikle de kuşların yardımına başvurmaktan hoşlanır. Cenneti arayan prense şöyle der keşiş: “üç yüz yıldan beri burada oturuyorum ama şimdiye kadar kimse bana cenneti sormadı: nerede olduğunu bilmiyorum ama yukarıda evin başka bir katında çeşit çeşit kuş yaşıyor, onlar mutlaka biliyordur.

Yaşlı adam hangi yolların hedefe götürdüğünü de bilir ve bunları kahramana gösterir. Karşılaşacağı tehlikeler konusunda onu uyarır ve bunlarla baş etmenin yollarını anlatır. Örneğin gümüş suyu getirmek isteyen oğlana, kaynağın bir aslan tarafından korunduğunu, bu aslanın açık gözlerle uyumak, kapalı gözlerle nöbet tutmak gibi bir hilesi olduğunu söyler. Ya da krala şifalı su götürmek için atıyla büyülü bir kaynağa gitmek isteyen delikanlıya, oraya gelen herkesi kementle yakalamaya çalışan cadılar olduğunu söyler, bu yüzden suyu kaba, atını tırıs sürerken doldurmasını öğütler. Kurt adama dönüştürülen sevgilisini arayan prensese bir ateş yakıp ateşin üzerine içi katran dolu bir kazan koymasını söyler. Sonra prensesin çok sevdiği beyaz zambağı kaynayan katranın içine atmasını ve kurt adam geldiğinde kazanı kurt adamın başına geçirmesini söyler ve böylece prensesin sevgilisinin üzerindeki büyünün bozulmasını sağlar. Bazen de yaşlı adamın, kral olabilmek için babasına kusursuz bir kilise inşa etmek isteyen genç prensi anlatan kafkas masalında olduğu gibi, eleştirel yargılarda bulunduğu görülür. Genç prens kiliseyi inşa eder ve hiç kimse bir kusur bulamaz ama yaşlı bir adam gelir ve “Ah, ne de güzel bir kilise yapmışsınız! Ne yazık ki temel duvarı biraz eğri!” der. Prens kiliseyi yıktırır ve yeni bir kilise daha inşa eder. Ama yaşlı adam yine bir kusur bulur, bu durumu üç kez tekrarlanır.

Demek ki yaşlı adam bir yandan bilgi, idrak, düşünce, bilgelik, akıllılık ve sezgi, diğer yandan da iyi niyet ve yardımseverlik gibi ahlaki özellikleri temsil eder, ki bunlar onun “ruhsal” karakterini yeterince ortaya koyar. Arketip bilinçdışının özerk bir içeriği olduğu için, yaşlı adam, genellikle arketipleri somutlaştıran masallardaki düşlerde, tıpkı günümüz düşlerindeki gibi görünür.

Bilinçdışıyla ilişkisi “Orman Kralı” olarak adlandırıldığı bir Rus Masalında açıkça ortaya konur. Çiftçi yorgun argın bir ağaç kütüğünün üzerine oturduğunda, çok küçük yaşlı bir adam kütüğün içinden sürünerek dışarı çıkar. Kimsin sen? diye sorduğunda “Ben Orman Kralı Och’um” der. Yerin altındaki dünyasındaki kulübesi ve içindeki herşey, karısı, çocukları ve ona hizmetçilik eden su kadıncıkları da ve yemekleri bile yemyeşil renktedir. Orman Kralı bu masalda, ormanlara hakim olan bitki ve ağaç tanrısıdır. Bir yandan da – Su Perileri aracılığıyla – sular diyarıyla da bağlantısı vardır, bu da onun bilinçdışıyla olan ilişkisini açıkça gösterir. Zira bilinçdışı sık sık orman ya da suyla ifade edilir.

Yaşlı adamın bir cüce olarak görünmesi de bilinçdışına ait olmasıyla ilgilidir. Bilinçdışının son derece küçük boyutların dünyası olduğu izlenimine rasyonel olarak bakıldığında, bunun böyle bir şeyin kafaya sığabilmesi için çok küçük olması gerektiği düşünülse de küçültme eğiliminin bir yandan aşırı büyütmeyle (devler), bir yandan da bilinçdışındaki zaman ve mekan kavramının garip belirsizliği ile ilgili olma olasılığı daha yüksektir. Örneğin bir sibirya masalında (Taşa Dönüştürülen Adam) yaşlı adam göğe kadar uzanan beyaz bir figürdür. İnsan oran duygusu, yani büyük ve küçükle ilgili rasyonel kavramımız kesinlikle insan biçimcidir ve yalnızca fiziksel görüngüler aleminde değil, insana özgü alanların çok ötesindeki ortak bilinçdışı alanlarda da geçerliliğini yitirir. Atman “küçükten daha küçük, büyükten daha büyüktür”, başparmak büyüklüğünde olmasına rağmen, “dünyanın her yerini iki karış kaplar” (Atman: hinduizmde bireyin ruhu, yaşamsal soluk, ölümsüz ruh anlamlarına gelir). Yaşlı bilge arketipi de miniminnacık, neredeyse gözle görülemeyecek kadar küçük olmakla birlikte, konunun özüne inildiğinde görülebileceği gibi, yazgıya yön verecek güçtedir. Arketiplerin bu özellikleri günümüz araştırmalarında mikrofizik aleme girildikçe, muazzam enerji yoğunluğunun da o kadar arttığını gösteren atomların dünyasıyla ortaktır. En küçük şeylerin en büyük etkilere sahip olduğu, yalnızca fizikte değil psikoloji araştırmalarında da açığa çıkmıştır. yaşamın kritik anlarında, bütün herşey sözüm ona ufacık gibi görünen bir şeye bağlı değilmidir!

Daha önce de belirttiğimiz gibi, yaşlı adam, akıllılık, bilgelik ve idrakin yanı sıra, ahlaki özelliklere de sahiptir, hatta insanın ahlakını sınar ve armağanlarını verip vermemesi bu sınava bağlıdır. Bunun en belirgin özelliklerinden biri, üvey kız ile evin kızını anlatan Estonya Masalıdır. Üvey kız, itaatkâr ve iyi huylu bir yetimdir. Masal, üvey kızın örekesini kuyuya düşürmesiyle başlar. Kız örekesinin peşinden kuyuya atlar, ama kuyuda boğulmaz, sihirli bir ülkeye varır ve yoluna devam ederken bir inek, bir koç ve bir elma ağacıyla karşılaşır ve bunların isteklerini yerine getirir. Sonra bir hamama varır, hamamdaki kirli yaşlı adam, kızdan kendisini yıkamasını ister. Aralarında şöyle bir konuşma geçer. Yaşlı Adam : “Güzel kız, güzel kız! Yıka beni, böyle kirli olmak çok ağırıma gidiyor!” Kız: “Ateşi neyle yakacağım?”, “Tahta kazık ve karga pisliği topla ve bunlarla ateşi yak”. Ama kız çalı çırpı toplar ve sorar, “Suyu nereden bulayım?” Yaşlı adam: “Ahırda beyaz bir kısrak var. Kısrağı tekneye işet!”. Ama kız tekneyi temiz suyla doldurur. “Banyo fırçasını nereden bulacağım?”, Beyaz Kısrağın kuyruğunu kesip bir fırça yap!” Ama kız bunun için huş ağacının liflerini kullanır. “Sabunu nereden bulayım?” “Hamam taşlarından birini al ve beni bu taşla ov”. Ama kız köye gidip sabun alır ve yaşlı adamı sabunla yıkar.

Yaşlı Adam kızı bir torba dolusu altın ve kıymetli taşla ödüllendirir. Evin kızı çok kıskanır elbette, o da örekesini kuyuya atar ama örekesini hemen bulur. Yine de yoluna devam eder ve üvey kızın doğru yaptığı her şeyi yanlış yapar. Ödülü de ona göre olur. Bu motif o kadar yaygındır ki, başka örneğe gerek yoktur.

Tüm arketiplerin olumlu, yararlı, aydınlık, yukarıyı işaret eden bir yanı olduğu gibi, aşağıya işaret eden, kısmen olumsuz ve düşmanca, kısmen de yeraltına özgü, ama genellikle nötr bir tarafları vardır. Bu ruh arketipi için de geçerlidir, cüce görünümünde olması bile sınırlayıcı bir küçültme anlamına gelir.

Bir Balkan Masalında, Yaşlı Adam: bir tür kanatlı demon olan “Vil”ler gözünü oyduğu için bir gözünü kaybetmiştir ve engellidir. Kahramanın görevi yaşlı adamın gözünü yeniden eski haline getirmelerini sağlamaktır. Yaşlı Adam görme yetisinin bir kısmını, yani idrakini ve aydınlığını demonların karanlık dünyasına çaldırmıştır; onun bu sakatlığı, kara bir domuza, yani Seth’e bir bakış attığı için bir gözünü kaybeden Osiris’in yazgısını ya da gözünü Mimir’in pınarında kurban eden Wotan’ı anımsatır. Masalda yaşlı adamın üzerine bindiği hayvanın bir teke olması da, onun karanlık bir yönü olduğuna işaret eder.

Bir Sibirya Masalında Yaşlı Adam tek bacaklı, tek elli ve tek gözlüdür ve demirden bir asayla bir ölüyü diriltir. Masalın devamında yaşlı adam birçok kez dirilttiği ölü tarafından yanlışlıkla öldürülünce ölü de tüm şansını yitirir. Masalın adı “Tek Taraflı Yaşlı Adam’dır, diğer yarısı görünmezdir ama masalda, kahramanın canını almak isteyen bir katil olarak karşımıza çıkar. Sonunda kahraman onu öldürmeyi başarır, ama mücadele anında tek taraflı yaşlı adamı da öldürür, böylece öldürülen iki kişinin özdeş olduğu anlaşılır. Bundan çıkarılabilecek bir sonuç da, yaşlı adamın aynı zamanda da kendi kendinin zıddı olduğudur, yani hem dirilten hem de öldürendir. Dolayısıyla, “mütevazi” ve “iyi niyetli” yaşlı adamın ortaya çıktığı her durumu çeşitli nedenlerle kurcalamakta yarar var.

Örneğin, kötü muamele gören bir yetim çocuğun, otlattığı inek kaçınca, cezalandırılmaktan korktuğu için evine dönmemesi ve başını alıp gitmesini anlatan bir Estonya Masalında, o sırada ortaya çıkan yaşlı adamın ineği önceden kurnazca ortadan kaldırarak, çocuğa evden kaçması için mükemmel bir neden verdiği kuşkusu doğar. Bu mümkündür, gündelik yaşamdaki deneyimin de gösterdiği gibi, yazgının üstün ama örtük sezgisi, can sıkıcı olaylar yaratarak, ben bilincinin aptal Keloğlan’ını dürter ve onun budalalığı yüzünden asla kendi başına bulamayacağı doğru yolu bulmasını sağlar. Gerçekten de yaşlı adamın kötü bir tarafı da vardır, nitekim ilkel büyücü hekim de bir yandan şifa veren kişi, öte yandan da ürkütücü bir zehir ustasıdır. Öğretici Merlin figüründe de olduğu gibi, yaşlı adamın müphem, cinimsi bir karakteri vardır, bazı durumlarda iyinin ta kendisidir, bazı durumlarda da kötünün özelliklerine sahiptir. Sık sık karşılaşılan bu cüretkâr enantiodromi (=zıt yöne ilerlemek), kötünün iyiyle, iyinin de kötüyle gizli bir bağı olduğunu ima eder.

Masallarda Hayvan Biçimindeki Ruh Simgeciliği

İncelememizde, Yaşlı Adam şimdiye kadar genellikle insan görünümü ve davranışları sergilese de, büyü yeteneği ve ruhsal üstünlüğü, hem iyi hem de kötü anlamda insanın dışında, üstünde ve altında olan şeylere işaret eder.

Hayvan yönü ne ilkel insan ne de bilinçdışı için bir değer yitimi anlamına gelir, zira belli yönlerden hayvan insandan üstündür de. Hayvan henüz bilincin içinde kaybolmamış, onu yaşatan gücün karşısına başına buyruk bir Ben koymamıştır, tersine, onu yöneten iradeye neredeyse mükemmel bir biçimde boyun eğer. Eğer hayvanda bilinç olsaydı, ahlaken insandan daha iyi olurdu. İlk günah efsanesinde derin bir öğreti vardır, çünkü ben bilincinin bağımsızlığını kazanmasının şeytani olduğuna dair muğlak bir duygunun ifadesidir.

Masallarda yardımcı hayvanlar motifiyle sık sık karşılaşırız. Bu hayvanlar insanlar gibi davranır, insanların dilini konuşurlar ve insanlarınkinden daha üstün bir zekâ ve bilgiye sahiptirler. Bu durumda, ruh arketipinin bir hayvan aracılığıyla ifade edildiğini söylersek yanılmış olmayız. Bir Alman Masalına göre, kaybolan prensesini arayan bir delikanlı bir kurtla karşılaşır, kurt ona şöyle der : “Korkma! Ama söyle bana, nereye gidiyorsun böyle?”. Delikanlı kurda hikâyesini anlatır, bunun üzerine kurt ona büyülü armağan olarak birkaç kılını verir, delikanlı bu kıllarla kurdu ne zaman isterse yardıma çağırabilecektir. Bu sahne, yardımsever yaşlı adamla karşılaşma sahnesi gibidir. Bu masalda arketipin diğer yönü, kötü yönü de ortaya çıkar.

Delikanlı ormanda domuzlarını güderken, dalları bulutlar arasında kaybolan büyük bir ağaç görür. Ağaca çıkar, bütün bir gün boyunca tırmanmasına rağmen dallarına bile ulaşamaz. Gece olur ve ağacın dallarının çatallandığı yerde gecelemek zorunda kalır. Ertesi gün tırmanmaya devam eder ve öğlene doğru yapraklara varır. Akşama doğru dallar arasına kurulmuş olan bir köye ulaşır, Köylüler onu yedirir, içirir ve gece için yatacak yer gösterirler. Sabah olunca tırmanmaya devam eder. Öğleye doğru genç bir kızın yaşadığı bir şatoya varır. Orada artık ağacın sonuna geldiğini öğrenir. Şatodaki genç kız kötü bir büyücünün tutsak ettiği bir kral kızıdır. Delikanlı prensesin yanında kalır, prenses şatodaki bütün odalara girmesine izin verir, yalnızca tek bir odaya girmesini yasaklar. Ama delikanlının merakı ağır basar. Odanın kapısını açar ve orada üç çiviyle duvara çakılmış olan bir karga görür. Bir çivi boğazından, diğer iki çivi de kanatlarından geçmektedir. Karga susuzluktan şikâyet edince delikanlı ona acır ve içmesi için su verir. Karganın içtiği her yudumda bir çivi düşer ve üçüncü yudumu da alınca karga serbest kalarak pencereden uçup gider. Prenses bunu duyunca çok korkar ve der ki: “Bu bana büyü yapan şeytandı…çok geçmeden beni almaya gelecektir!”. Gerçekten de güzel bir sabah prenses ortadan kaybolur.

Delikanlı da bunun üzerine onu aramaya çıkar ve yukarıda söz edildiği gibi, yolda kurtla karşılaşır. Daha sonra bir ayı ve bir aslanla da karşılaşır, bunlardan da birkaç kıl alır. Ayrıca aslan ona, prensesin yakınlardaki bir avcı kulübesine hapsedildiğini anlatır. Delikanlı kulübeyi ve prensesi bulur ama oradan kaçmanın mümkün olmadığını öğrenir, çünkü avcının,  her şeyi bilen ve avcıyı derhal uyaracak olan üç bacaklı beyaz bir atı vardır. Yine de delikanlı kızla kaçmayı dener, ama boşuna. Avcı ona yetişse de bir kargayken hayatını kurtardığı için delikanlıyı serbest bırakır ama prensesi alıp atıyla geri döner. Fakat delikanlı, avcı ormana gidince, gizlice kulübeye girer ve avcının akıllı beyaz ata nasıl sahip olduğunu öğrenmesi için prensesi ikna eder. Geceleyin prenses bu sırrı avcının ağzından almayı başarır ve yatağın altına saklanmış olan delikanlı, avcının kulübesinden aşağı yukarı bir saat uzaklıktaki bir çiftlikte sihirli atlar yetiştiren bir cadı olduğunu öğrenir. Oradaki  taylara üç gün bakabilen, ödül olarak kendine bir at seçebiliyordur. Eskiden cadı, at çiftliğinin etrafındaki ormanda yaşayan on iki kurt saldırdığında, kurtların açlığını yatıştırıp onları savuşturmak için, atın yanı sıra on iki kuzu da verirmiş. Ama avcıya kuzu vermemiş. Avcı atıyla birlikte çiftlikten ayrıldığında kurtlar onu takip etmiş ve sınırı geçmek üzereyken beyaz atının tek bacağını kapıp koparmışlar. Bu yüzden de atının yalnızca üç bacağı varmış.

Delikanlı hemen cadıyı arar bulur ve kendi seçeceği bir atın yanı sıra on iki de kuzu vermesi koşuluyla cadının hizmetine gireceğini söyler. Cadı kabul eder. Fakat taylara delikanlıdan kaçmalarını emreder. Delikanlıyı uyutmak için ona içki verir. Delikanlı içkiyi içince uyuya kalır, taylar da kaçıp gider. Delikanlı ilk gün kurdun yardımıyla tayları geri getirir, ikinci gün ayı ona yardım eder, üçüncü gün de aslan. Artık ödülünü seçmeye hak kazanmıştır. Cadının küçük kızı ona hangi atın annesinin atı olduğunu söyler. En iyi at budur elbette ve yine beyaz bir attır. Delikanlı cadıdan bu atı ister. Fakat ahırdan dışarı çıkar çıkmaz cadı beyaz atın dört nalını deler ve kemiklerindeki iliği emer. İlikten bir pasta yapar ve bu pastayı delikanlıya yolluk olarak verir. At çok bitkindir ama delikanlı ona pastayı yedirince eski gücüne kavuşur. Delikanlı on iki kurdun açlığını on iki kuzuyla yatıştırdıktan sonra ormandan sağ salim çıkar. Prensesi atının terkisine atarak kaçar. Üç bacaklı beyaz at avcıyı derhal uyardığı için avcı onların peşine düşer ve dört bacaklı beyaz at dört nala gidemediğinden çabucak onlara yetişir. Avcı onlara yaklaştığında, dört bacaklı at üç bacaklı ata “Kız kardeşciğim, at onu sırtından!” diye seslenir. Büyücü atın sırtından düşer ve iki atın nalları altında ezilir. Delikanlı prensesi üç bacaklı ata bindirir, sonra prensesin babasının ülkesine giderler ve orada evlenirler. Dört bacaklı beyaz at, delikanlıdan her iki atında, başını kestirmesini ister, yoksa ona uğursuzluk getireceklerdir. Delikanlı bu, isteği yerine getirince, atlar yakışıklı bir prense ve güzel bir prensese dönüşürler ve bir süre sonra “kendi krallıklarına” doğru yola çıkarlar. Bir zamanlar avcı onları da ata dönüştürmüştür.

Bu masalda ruhun hayvan biçiminde simgelenmesi bir yana, bilgi ve sezginin bir binek hayvanıyla temsil edilmesi özellikle ilginçtir. Bununla, ruhun bir mülk de olabileceği ifade edilmektedir. Nitekim üç bacaklı beyaz at demon – avcının, dört bacaklı beyaz at ise cadının malıdır. Buradaki ruh, kısmen bir nesne gibi sahibi değişebilen bir işlevdir (at), kısmen de özerk bir nesnedir (atın sahibi olan büyücü). Delikanlı dört bacaklı beyaz atı cadıdan alarak bir ruhu ya da özel bir düşünceyi bilinçdışının egemenliğinden kurtarır. Başka yerde olduğu gibi burada da cadı mater natura anlamına gelir, yani bilincin ilk baştaki,  denebilir ki “anaerkil” durumudur ve bilinçdışının karşısında salt zayıf ve bağımlı bir bilincin bulunduğu psişik bir duruma işaret eder. Dört bacaklı at üç bacaklı attan üstündür, çünkü ona hükmedebilir. Dörtlük bir bütünlük simgesi olduğu ve bütünlük bilinçdışının imgeler dünyasında önemli bir rol oynadığı için dört bacaklılığın üç bacaklılık üzerindeki zaferi beklenmedik bir şey değildir. Fakat üçlük ile dörtlük arasındaki karşıtlığın, yani üçlüğün bütünlük karşısındaki anlamı nedir? Simyada bu soruna Meryem Aksiyomu denir ve simya felsefesinde bin yıldan fazla bir süre işlendikten sonra, Faust’ ta (kebirler sahnesi) yeniden ele alınır. Bu sorun edebiyatta ilk kez Timaios’ un giriş cümlelerinde ifade edilmiş, daha sonra da Goethe tarafından anımsatılmıştır. Tanrı’nın kutsal üçlüğünün alttaki, yeraltındaki bir üçlüğe (Dante’deki üç başlı şeytan benzeri) nasıl tekabül ettiğini simyacılarda açıkca görebiliriz. Bu kutsal üçlük, simgeleri nedeniyle kötülükle olan akrabalığını ele verir ama kötülükten başka birşey ifade etmediği de kesinlikle net değildir. Fakat herşey, kötülüğün, yani onun bildik simgesinin, karanlığı, geceyi, aşağıyı, yeraltına özgü olanı anlatan simgeler ailesinden olduğuna işaret eder. Bu simgecilikte altta olan üstte olana tersinden tekabül eder, (Aşağıda olan yukarıda olanın aynısıdır), yani üstteki gibi üçlük olarak kavranır. Üç rakamı eril bir rakam olduğu için kötü avcıyı simgeler, kötü avcı aynı mantıkla (Simyasal olarak) alttaki üçlük olarak kavranabilir. Oysa dört rakamı dişil rakam olduğu için yaşlı cadıyı simgeler. Her iki at da konuşan ve bilen mucizevi hayvanlar olduğu için bilinçdışı ruhu temsil ederler, fakat bu ruh bir durumda kötü büyücüye, diğerinde de cadıya tabidir.

Demek ki, üçlük ve dörtlük arasında eril – dişil karşıtlığı vardır ayrıca, dörtlük bir bütünsellik simgesiyken, üçlük öyle değildir. Buna karşılık üçlük, simyaya göre, hep diğer bir üçlüğü de gerektirir, tıpkı üstün altı, aydınlığın karanlığı, iyiliğin kötülüğü de gerektirdiği gibi. Karşıtlık bir enerji potansiyeli anlamına gelir, ve  potansiyelin olduğu yerde, bir olaylar akışının olasılığı da vardır, zira karşıtların gerilimi denge peşindedir. Dörtlüğü bir kare olarak düşündüğümüzde, ve bu kareyi çapraz bir çizgiyle iki eşit parçaya böldüğümüzde, tepeleri farklı yönleri gösteren iki üçgen elde ederiz. Bu nedenle metaforik (mecazi) olarak şu söylenebilir: dörtlükle simgelenen bütünlük iki eşit parçaya bölündüğünde ortaya zıt yönde iki üçlük çıkar. Bu basit çıkarım üçlüğün dörtlükten nasıl türetildiğini gösterir, aynı şekilde, avcı da tutsak prensese, beyaz atı dört bacaklıyken, on iki kurt bir bacağını koparınca üç bacaklı kaldığını anlatır. Yani beyaz atın üç bacaklı olmasının sorumlusu, karanlık ananın diyarından ayrılmak üzereyken gerçekleşen bir kazadır, psikoloji dilinde bu şu anlama gelir: bilinçdışı bütünlük ortaya çıktığında, yani bilinçdışını terkedip bilincin alanına girdiğinde dörtten biri geride kalır, zira bilinçdışının horror vacui’si  (boşluk korkusu) tarafından alıkonulmuştur. Böylece masaldan değil, simgeler tarihinden bildiğimiz, bir üçlüğe tersinden tekabül eden bir üçlük meydana gelir, yani bir çatışma doğar. Demek ki Sokrates’in sorusu burada da sorulabilir: “Bir, iki, üç – iyi de sevgili Timaios, dün konuk olup bugün ev sahibi olanların dördüncüsü nerede peki?” (Platon’un Timaios ve Kritias Diyalogları). O, karanlık ananın diyarında kalmıştır, karşılığında bir kurban verilmediği sürece bir şeyin etki alanının dışına çıkmasına izin vermeyen kurt gibi aç gözlü bilinçdışı tarafından alıkonmuştur.

 Avcı, yani yaşlı büyücü ve cadı, bilinçdışının büyülü dünyasındaki olumsuz anne baba imgesine tekabül eder. Masalda avcı karşımıza önce kara bir karga görünümünde çıkar. Prensesi kaçırmış ve tutsak etmiştir. Prenses onu şeytan olarak niteler. Ama ne gariptir ki, avcının kendisi de şatonun girilmesi yasak bir odasına kapatılmış ve üç çivi ile odanın duvarına çakılmış, yani bir anlamda çarmıha gerilmiştir. Tüm gardiyanlar gibi kendisi de tutsaktır ve lanetleyen herkes gibi kendisi de lanetlenmiştir. Her ikisinin hapishanesi de, muhtemelen dünya ağacı olan dev ağacın tepesindeki sihirli bir şatodur. Prenses güneşe yakın aydınlık üst dünyaya aittir. Dünya ağacına hapsedildiğine göre düşmüş bir tür anima mundi (dünyanın animası) olsa gerektir. Fakat bu av karanlık içinde pek iyi olmamışa benzer, zira avcı çarmıha gerilmiştir hemde üç çivi ile. Çarmıha gerilmenin ıstırap dolu bir bağlanma ve asılma, karşıt ilkenin alanına girmeye çalışan Prometheus gibi cezalandırılma anlamına geldiği açıktır. Avcıyla özdeş olan karga da bu cüreti göstermiştir, çünkü aydınlık üst dünyadan değerli bir ruh çalmıştır, bu nedenle yukarı ya da üst dünyada duvara çivilenmiştir.

Dünya ağacına tırmanan ve prensesi kurtaracağı sihirli şatoya giren kahraman delikanlının bir oda dışında tüm odalara girmesine izin verilir, girmesi yasaklanan odada ise karga bulunmaktadır. Tıpkı cennetteki bir ağacın meyvesinden yemek yasak olduğu gibi, bu odaya girmek de yasaktır, ama işte tam da bu yüzden girilecektir. Hiç bir şey bir yasak kadar kışkırtıcı değildir. İtaatsizliği kışkırtmanın en iyi yolu yasak koymaktır. Belli ki burada gizli bir maksat vardır, yani prensesten ziyade karganın kurtarılması istenmektedir. Karga susuzluktan yakınınca merhamet duygusu uyanan kahraman onun susuzluğunu dindirir, bunun üzerine üç çivi yere düşer ve karga açık pencereden uçup gider. Böylece kötü ruh yine serbest kalır, avcıya dönüşür prensesi ikinci kez kaçırır ve bu sefer onu yeryüzündeki avcı kulübesine kapatır. Gizli maksat kısmen belli olur: prensesin üst dünyadan insanların dünyasına getirilmesi gerekiyordu ve belli ki bunun, kötü ruhun ve insan itaatsizliğinin yardımı olmadan gerçekleşmesi mümkün değildi.

Fakat ruh avcısı, insanların dünyasında da prensese hakim olduğu için, kahramanın yeniden müdahale etmesi ve cadıdan dört bacaklı atı alıp büyücünün üç bacaklı gücünü kırması gerekir. Kargayı çarmıha geren üçlüktür, üçlük aynı zamanda da kötü ruhun gücüdür. Karşıt yönlerdeki iki üçlük budur işte. Biri kötülüğü dışlayan, diğeride kötülüğün gücünü temsil eden iki karşıt güçlük, bizim bilinçli ve bilinçdışı psikemizin işlevsel yapısına kılı kılına uyar. İnsan ruhunun spontan, naif ve çarpıtılmamış bir ürünü olan masal, insan ruhu ne ise onu ifade etmekten başka bir şey yapamaz belli ki. Bu nedenle yapısal psişik koşullar yalnızca bu masalda değil sayısız başka masalda da anlatılır.

Elbette ki psikenin yapısı, kuramı, masallar ya da mitlerden üretilmemiştir, tıbbi – psikolojik araştırmalardan edinilen deneyim ve gözlemlere dayanmaktadır; tıbbi uygulamalara başlangıçta çok uzak olduğu düşünülen alanlardaki karşılaştırmalı simge araştırmalarıyla destek verilmesi daha sonra olmuştur. Ve ruh arketipi hem iyiliğe hem de kötülüğe muktedirdir, ama iyiliğin şeytaniliğe dönüşüp dönüşmemesi insanın özgür, yani bilinçli iradesine bağlı olup insanın en büyük günahı bilinçsizliktir.

Selçuk Abay

Kaynaklar       :

*C.G.Jung; Dört Arketip, Masallarda Ruhun Fenomenolojisi Bölümü, Metis yayınları, İstanbul 2003

*Yeni Yüksektepe Dergisi Sayı:34, Araştırmacı : Oya Uysal, Masallar Ve Anlattıkları

*Felsefe Terimleri Sözlüğü, Bedia Akarsu, İnkilap Kitabevi

*tr.wikipedia.org

*seçmehikayeler.com

By | 2017-05-23T00:09:00+00:00 Mart 16th, 2017|Categories: Bilim, Psikoloji, Semboloji|0 Comments