Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

ODYSSEUS İnsanın İç Yolculuğu

ODYSSEUS İnsanın İç Yolculuğu

Yaşam bir yolculuktur ve türlü maceralarla doludur. Gezginler, çeşitli maceralara atılır ve mümkünse dünyanın dört bir yanını dolaşır. Bu yolculuklar, deneyim kazandırır. Bilinen anlamda bir şehir ya da ülkeden başka bir yere yolculuğun dışında bizlerin pek tanımadığı, belki de duyup da anlayamadığı, ya da anlasa da bu maceraya girmekten korktuğu bir de manevi yolculuk vardır: İnsanın kişiliğinin derinliğine doğru gittiği ve buradaki çatışmaları göze aldığı yolculuğu. Kendini keşfetme yolculuğu, bir kahraman olarak içindeki canavarları yok etmenin, kendisinde kötü bulduğu unsurları temizlemenin ve eksikliklerini gidermenin yolculuğu.  Manevi yolculuk böyle başlar ve sonra saf insanın aranmasına girişilir. Bir hazine aranır gibi, ki hazinedir de… İç yolculukta mükemmel olan, ölümsüz olan aranır. Bu, insanın kendisinde olan ama keşfedilmek üzere saklanandır. Odysseus bu yolculuğa çıkar ve yıllarca o hazineyi, “gerçek ben”ini ya da “ölümsüz ben”ini arar. Önüne binbir türlü engel çıkar. Ama hepsinde de gerçek kimliğini bulmaktan asla vazgeçmez. Cesaretle, erdemle, bilgiyle bu savaşı sürdürdüğü ve kazandığı için bir kahraman olur.

Homeros’un ünlü İlyada’sında, Akha Krallarının toplanarak Lakedomonia Kralı Menelaos’a, Troya Prensi Paris’in kaçırdığı eşi Helen’i geri getirmek için yaptıkları savaş anlatılır. On yıl boyunca saldırılar ve savaşlar birbirini izler ama Troya surları hala dimdik ayaktadır. Odysseus nihayet bu savaşı bitirebilecek bir öneri sunar ve tahtadan koca bir at yaptırır. Plan şudur: Savaşçılar atın içine gizlenecekler, Akhalılar da Troya şehrini terk etmiş gibi yapacaklar ama aslında Troyalıların ortaya çıkmasını bekleyeceklerdir. Troyalılar bu hileye kapılırlar ve sonunda Troya düşer.

Odysseia ise İlyada’ya hiç benzemez, onun gibi bir destan değildir, bir macera romanıdır. “Odysseus’un macerası”dır. Azra Erhat[1], Odysseia’yı macera romanlarının ilki ve en renklisi olarak tanımlar.

Odysseia, kahramanımız Odysseus’un geçmesi gereken denemelerinin ve maceralarının başladığı noktadır. İthaka geri dönmesi gereken krallığının; Penolope ise eşinin ismidir. İlyada’da anlatılan Troya Savaşı bittiği halde İthaka Kralı Odysseus bir türlü yurduna dönememiştir. Sevgili karısı Penolope’ye ve ufacık bir çocukken ayrıldığı oğlu Telemakhos’a özlemi dayanılmaz bir hal almıştır. Troya Savaşı’na istemeyerek katılmış ama bu savaşta zekası ve kurnazlığı ile çok yararlılık göstermiştir. Odysseus, Troya Savaşı bittikten sonra bir on yıl daha sürünecektir denizlerde. Öte yandan, karısı Penolope’ye talip olan İthaka ve komşu ülkelerin gençleri Odysseus’un sarayına yerleşmiş, varını yoğunu sömürmeye başlamışlardır. Odyseus’un öldüğü, bir daha yurduna dönmeyeceği söylentileri yayılır. Penolope ise Odysseus’un öldüğüne inanır gibi göründüğü halde, yeni bir koca seçmeyi geciktirdikçe geciktirmektedir.

Yapıtı beş ayrı bölüme ayrılarak incelenebilir. Birinci bölümde sahne İthaka’dadır. Odysseus’un bunca yıl dönmediğine yakınan oğlu Telemakhos babasını aramak, bir yandan da kralsız kalmış saraya Penolope ile evlenmek amacı ile yerleşen taliplerden kurtulmak için yola çıkar. İkinci ana bölümde sahne değişir. Tanrıça Kalypso’nun adasındayız: Kalypso, gemisi batarak adasına sığınmış Odysseus’u tutsak olarak alıkoymaktadır. Sonunda tanrıların buyruğu üzerine, onun bir sal yapıp denize açılmasına izin verir. Üçüncü bölümde Odysseus’u korkunç bir fırtınadan sonra Phaiakl’arın ülkesine varmış görürüz. Burada iyi karşılanır, konuk edilir ve kendisini tanıttıktan sonra serüvenlerini anlatmaya koyulur. Dördüncü bölümde ise Odysseus’un serüvenleri anlatılır: Kikonların saldırısı, Kyklop Polyphemos, Rüzgar Tanrısı Aiolos’un adası vs. Odysseus’un Phaiaklara anlattığı serüvenler burada biter. Beşinci bölümde Odysseus, Phaiak Kralının verdiği gemi ile ülkesine döner ve bir dilenci kılığında sarayına gider. Oğlunun yardımıyla talipleri öldürür. Destan Odysseus’un ve Penolope’nin yirmi yıllık ayrılıktan sonra kavuşmalarıyla sona erer.

Odysseus’un Uğrakları:

Troya’dan ayrılınca, Odysseus gemileri ile Trakya kıyılarına çıkar. Kikonların Ismaros adlı kentini yağmalar, tam aldıkları mallarla gemilere binip gidecekken tayfaları oranın tatlı şarabını içmeye koyulur, o sırada içeride yaşayan Kikonlar yardıma gelir, Odyseus altı yoldaşını kurban vererek kaçmak zorunda kalır.

Lotos Yiyenler Ülkesi:

Trakya kıyılarından ayrıldıktan sonra Odysseus’un gemileri korkunç bir poyraz fırtınasına tutulur ve 10 gün denizde çalkalandıktan sonra lotos yiyenlerin ülkesine varır. Bu lotos yiyenler kimlerdir? Buranın Afrika’da bir yer olduğu ve halkının da bal gibi tatlı bir yemişi olduğu söylenir. Odysseus’un tayfası yiyecekten yani lotos’dan yer. Lotos nasıl bir yemiş, nasıl bir içkiyse sılayı unutturur ve gemiye binip dönmek istemezler. Yedikleri an sanki iradeleri yok olmuş ve amaçlarını unutmuş gibi davranırlar. Bu yüzden Odysseus oradan çabucak uzaklaşmayı yeğler ve adamlarını zorla da olsa gemilere bindirip, engin denize açılır. Destanda, Lotos yiyenler ülkesinin güzel yiyeceklerinden ve lotos meyvesinden yiyenlerin her şeyi unuttuğu anlatılır.

Bunu yaşadığımız dünyada fiziksel, psikolojik ve zihinsel konfor olarak yorumlayabiliriz. Paraya ve maddi değerlere dayalı kapitalist zihniyet, Odysseus’un adamlarını uyuşturduğu gibi günümüz insanına da aynı etkiyi yapmaktadır. Aradığımız şeyin yani İthaka’ nın, insanın içinde olduğunu fark etmemiz gereklidir.

İthaka, bizim içimizdeki sestir, iç varlığımız ya da eski bir Tibet metni olan Sessizliğin Sesi’nde[2] denildiği gibi sessiz sestir. İnsanın kendi içindeki İthaka’ya, yani ölümsüz ruhuna, bilgeliğe ulaşması için kendisini tanıması gerektiğinden bahsedilir. İnsanın kendini tanıması için üç odadan ya da üç bilinç durumundan geçmesi gereklidir. Bunlar;

Cehalet odası: Öğrenmeden önce bulunduğumuz odadır.

Öğrenme Odası: Öğrenmeye ve bilgi almaya başladığımız odadır.

Bilgelik odası: Öğrenilenlerin uygulamaya geçirildiği bilinç halinin odasıdır.

Lotos yiyenler adası, öğrenme odasıdır.

Teorik olarak edindiğimiz bilgileri uygulamaya sokmuyoruz. Örnek verirsek; dünyanın iyi durumda olmadığını biliyoruz, bundan şikayet ediyoruz ama bunun çözülme işini başkalarına bırakıyoruz. İnsanların açlık çektiğini düşünüyoruz ama o kadar çok lotos yiyiyoruz ki unutuyoruz ve başkaları düşünsün diyerek sorumluluk üstlenmiyoruz.

Görünüş olarak hepimiz iyi, zeki ve bilinçli insanlarız ama içimizden çok azı sorunlarla yüzleşmek için bu kokulu güzel adayı bırakmaya cesaret etmektedir.

Tepegöz Polyphemos:

Lotos yiyenlerin ülkesinden ayrıldıktan sonra denizciler tepegözlerin adasına yanaşır. Yunanca “Kyklops” yani “yuvarlak göz” diye anılan bu dev yaratıkların tek bir kocaman gözleri vardır. Bunlar çoban olup mağaralarda otururlarmış.

Kykloplar ya da tepegözler Hesiodos’un yapıtlarında Okeanos’un ve Gaia’nın oğulları olarak geçer. Bu devleri Zeus yeraltına kapatmıştır. Yanardağlarla, ateş ve yer sarsıntılarıyla ilişkilendirilmişlerdir. Destanda adı geçen Polyphemos, Etna yanardağının kişileştirilmesidir.

Odysseus ve yoldaşları, bu tepegözlerden Polyphemos’un mağarasına girer. Daha sonra büyük bir sürü çıkagelir. Sürüyü, yuvarlak tek gözlü dev Kyklop Polyphemos gütmektedir. Polyphemos mağaranın girişini koca bir kaya ile tıkar ve hayvanlarını sağmaya koyulur. Birden davetsiz gelen konuklarını fark eder. Odysseus, ondan tanrılar adına kendilerine konuksever davranmasını diler ama Kyklop acımasızdır. Odysseus’un iki adamına saldırır ve onları kendine akşam yemeği yapar ve uykuya çekilir.

Ertesi sabah bu canavar, iki adamını daha parçalayıp yedikten sonra mağaranın ağzını tıkayarak koyunlarıyla birlikte uzaklaşır. Odysseus, akşam olunca deve şarap ikram eder ve canavar ona adını sorar. O da, “Hiçkimsedir benim adım” der.

Tepegöz, buna karşılık konukluk armağanı olarak onu en son yiyeceğini söyler. Odysseus ve adamları o arada kazığı alır ve ateşte ucunu sivrilterek devin gözüne sokup kör ederler ve diğer dev arkadaşları Polyphemos’ a dışarıdan ne olduğunu sorunca:

“Ne oldu sana Polyphemos, ne bağırırsın acı acı?

Ölümsüzlerden biri sürülerini mi kaçırdı ne?

Yoksa seni biri mi tepeliyor, düzenle ya da zorla?

“Beni Hiçkimse tepeliyor; dostlar zorla değil, düzenle”

diye cevap verir dev ve öbür tepegözler bu cevaptan bir şey anlamazlar ve giderler. Bu arada asıl sorun, mağaradan dışarı çıkmaktır. Odysseus’un zekası ile o ve arkadaşları sonunda mağaradan koçların altına saklanarak çıkmayı başarırlar. Tepegöz, sürülerini dışarıya çıkarınca, sırtlarını elleriyle yoklar, kör gözüyle bir şey göremediği için yapağının altında saklanan adamları bulamaz, böylece Odysseus ve arkadaşları sağ salim mağaradan çıkarlar. Gemilerine gidip binerler. Ve denize açılırken şöyle seslenir Polyphemos’ a:

“Ölümlü insanlardan biri; Tepegöz sorarsa sana,

Nasıl oldu da böyle kör oldu gözün?

Dersin ki kentler yıkan Odysseus kör etti beni

Yurdu İthaka‘da olan Odysseus

Laertes‘in oğlu.”

Tepegöz Polyphemos kudurmuş gibidir. Arkalarından koca kayalar fırlatır denize. Odysseus, yolculuğu sırasında dev Polyphemos ile karşılaşınca zekasını ve kurnazlığını kullanarak ondan kurtulur. Devler, canavarlar günlük hayatımız içindeki problemleri ve zorlukları temsil etmektedir. Kendi hayatımız içindeki karşılaştığımız ilk canavar ya da dev, bizim kendi kişiliğimizdir. Kişiliğimizde tutkular, kusurlar, güvensizlik, bencillik öyle bir seviyededir ki çoğu zaman daha insani, daha değerli araçlar taşıdığımızı unuturuz. Erdemlerin, yüksek değerlerin, zekanın, iradenin olduğunu fark etmeyiz.

Toplumsal açıdan bakıldığında insan, kendisini çevreleyen dünyada da devlerle boğuşmaktadır. Propaganda araçları ile insan bir tüketim toplumuna doğru itilmektedir. Maddi ve geçici olana önem verilmektedir.

Rüzgarlar Tanrısı Aiolos’ un Adası:

Bundan sonra, Odysseus’un gemileri Rüzgarların Tanrısı Aiolos’un yaşadığı adaya yanaşır. Rüzgar Tanrısı Aiolos, Odysseus’u adasında iyi karşılar, tam bir ay konakladıktan sonra Odysseus’a bütün rüzgarları içine kapattığı bir tulum verir. Böylece Odysseus, rüzgarsız denizde dümdüz gidebilecektir.

Odysseus, tulumu teknenin dibine sımsıkı bağlayıp rahat rahat yelken açar.  Dokuz gün dokuz gecenin sonunda İthaka topraklarına yaklaştıklarında Odysseus uykuya dalar.  Onu kıskanan yoldaşları, tulumun içinde altın ve gümüş olduğunu sanmaktadırlar. Teknenin dibindeki tulumu alıp çözerler. Rüzgarların hepsi birden dışarıya fırlar, korkunç bir fırtına kopar. Fırtına, Odysseus’un gemisini gerisin geri Aiolos’un adasına atar ama bu kez Tanrı onu sert sözlerle kovar ve Ailos, tanrıların lanetine uğramış bir adamı tutmaktan çekinir.

Bu bölümde, tayfalarının Odysseus’a duydukları inançsızlığın ve güvensizliğin, rüzgar tulumunu açmalarına sebep olduğunu görüyoruz. Burada Odysseus bir hoca gibidir, tayfaları ise ne hocasına ne de kendi kaderine inanç duyan kişilerdir. Halbuki Odysseus, onları yüksek bir amaç için kendi hedeflerine doğru götürmektedir. İnsanların kendilerine yol gösteren hocalara duydukları güven ve inanç eksikliği, onları cehalete ve anarşiye sürüklemektedir.

Laistrygonlar Adası:

Bundan sonraki macera da tüyler ürperticidir. Aiolos’un adasından kovulunca Odysseus’un filosu, Laistrygonlar denilen yamyamların adasına varır. Limanda dev anası bir kız onları karşılar. Odysseus arkadaşlarına karaya çıkmamalarını söylediği halde, onu dinlemezler ve kızın arkasından giderler. Dev yamyamlar hepsini paramparça ederler ve yerler. Yalnız Odysseus’un gemisi, liman dışında bir kayaya bağlandığı için kurtulur.

Bu bölümde, amacının İthaka olduğunu asla unutmayan Odysseus’un Laistrogonların yaşadığı adaya vardığında, çabuk ve emin karar alabilme yeteneğini görüyoruz.

Aiaie Adası:

Daha sonra bitkin halde Kirke’nin adasına yanaşırlar. Kirke, sarayına gelen insanları hayvana çeviren bir büyücüdür. Odysseus’un arkadaşlarını domuza dönüştürür.

Destana göre Odysseus’un gemisi adaya varır. Öncü olarak yola çıkan adamları, büyücü Kirke’nin evini bulur. Eve yaklaşınca bir adamı hariç hepsi içeri girer. Kirke onları içeride tahtlara oturtur ve onlara içine korkunç ilaçlar karıştırılmış şarap ikram eder. Şarabı içtikten sonra Kirke hepsine değneğiyle vurup onları domuz yavrusuna çevirir. Adamlarından biri, dehşet içinde geri gelip Odysseus’a olup biteni anlatır. Kahramanımız hem arkadaşlarını kurtarmak, hem de Kirke’ye haddini bildirmek için büyücü tanrıçanın konağına gitmeye karar verir.

Tanrılar bu kez de yardımcı olur Odysseus’a. Haberci tanrı Hermes ile ona büyülü bir ot gönderirler. Hermes, ona Kirke’ye karşı koyabilmesi için sihirli bir ot verir. Kirke, aynı şekilde ona da şarap verir, değneği ile dokunur ama sihirli ot nedeniyle Odysseus’u etkilemeyi başaramaz.

Kahraman, Kirke’ye iyiliksever davranması için Stiks[3] yemini ettirir. Arkadaşları tekrar insana dönüşür ve adada bir yıl kalırlar. Odysseus Kirke’nin dediğini yapar ve sirenlerin önünden geçerken balmumu eritip arkadaşlarının kulaklarını tıkar, kendisini de geminin orta direğine sımsıkı bağlar.

Odysseus’u büyüleyen Büyücü Kirke, bizi çevreleyen her şeydir. Kurallarını bize kabul ettiren kişiliğimizdir. Saf olmayan duygular, dürüst olmayan davranışlar, rahatlık ruhumuzu uyutmaktadır. Bu yüzden Kirke, insanları hayvanlara dönüştürmektedir. İnsanı hayvandan ayıran özelliği, Tanrı’ya inanabilmesidir.

Bir insan İthaka’yı yani yüksek bir ideali düşünmediği zaman bir hayvana dönüşür, çünkü materyal kısmın ve fiziksel bedenin ötesini görme kapasitesini kaybeder.

Hades:

Bundan sonra Kirke’nin öğüdü üzerine, Hades yolculuğu anlatılır. Odysseus, burada kendisini bekleyen tehlikeleri açıklayan bilici Tiresias’ın ruhuna danışır. Hades, bir çeşit cehennemdir. Ölmüş insanların gittiği başka bir boyut gibidir. İnsanın kendi bilinç dünyasına inişidir.

Burada Odysseus, Troya savaşında ölmüş arkadaşlarını ve sevdiği insanları görür. Tekrar Kirke’nin adasına döner. Odysseus Hades’i ziyaret ettikten sonra Kirke’nin konağına geri döner. Kirke ona ilerideki yolculuğun nasıl olacağı hakkında bilgi verir: Sirenler, Skylla, Kharybdis ve Güneş’in sığırları.

Yeraltı dünyası Hades, kendimizle yüzleşmek istediğimizde, varoluşumuzIa ilgili sorular sorduğumuzda indiğimiz yerdir. Hades derin bir yerdir, bilinçtir. İnsan burada hayatının bir değerlendirmesini yapar.

Odysseus, kendisiyle ve sevdiği kişilerle konuşur ki onlar temsili olarak kişiliğimizde yer alan özelliklerimizdir. Odysseus’un Hades’i ziyareti macerasının en anlamlı kısmıdır. İnsanın kendi labirentine girmesi gibidir.

Sirenler:

Kadın gövdeli, kuş kanatlı ve güzel sesli olarak tanımlanırlar. Yarı insan, yarı balık biçiminde deniz kızları olarak da canlandırılmıştır.

Kirke, Odysseus’u uğurlamadan önce yolda ne gibi tehlikelerle karşılaşacağını kendisine bildirir:

“Sirenlere varacaksın sen en önce

Onlar, büyüler yakınlarına gelen bütün insanları

Kim yaklaşırsa bilmeden ve dinlerse onları yandı,

Bir daha evinde onu ne karısı karşılar ne çocukları

Sirenler onu çayırda çınlayan ezgileriyle büyüler

Çayırın çevresinde kemikler vardır, öbek öbek

Bunlar kemikleridir etleri çürüyen insanların

Büzük büzük durur kemiklerin üstünde serilr

Durma orada, yürü, arkadaşlarının da tıka kulaklarını

Tatlı balmumuyla tıka ki, onların sesini dinlemesinler

İstersen dinle sen ama bağlasınlar ayakta seni

Hızlı geminin içinde iplerle bağlasınlar kollarından, bacaklarından orta direğe

Ondan sonra dinle sirenleri doya doya.

Ama dostlarına yalvarır da, dersen ki ne olur iplerimi çözün,

Bağlasınlar onlar seni bir kat daha sıkı”

Skylla ve Kharybdis:

Ada ve aldatıcı şarkılar uzakta kalır. Az sonra dalgalar içinden bir çatırtı duyulur. Odysseus, iki tehlikeden aynı anda sakınması gerektiğini bilmektedir:

Skylla ile Kharybdis karşı karşıya duran birer kayadır. Bir yanda Skylla, diğer yanda Kharybdis canavarının bulunduğu darboğazı geçmek daha da korkunç tehlikedir. Bu kayaların birinin dibinde bir deniz canavarı yaşar. Buradan geçen denizcileri yakalar ve yer.  Diğerinde ise tepesinde incir ağacı olan ve dibinde günde üç kez yerin derinliklerine açılan bir anafor vardır. Odysseus ya Kharbybdis geçidine yaklaşıp büsbütün yok olmak, ya da deniz canavarına altı gemiciyi kurban vermek şıkkından ikincisini seçer. Bu canavarın dev bir ahtapot mu, deniz canavarı mı olduğu pek belli değildir. Ve boğazı geçerler.

Thrinakia Adası:

Büyücü Kirke, Odysseus’a bu ada ile ilgili olarak üçüncü uyarısını yapar. Bu adada, Güneş Tanrısının sürüleri vardır. Sürülere dokunmamasını, yememesini yoksa tüm gemilerini ve adamlarını kaybedeceğini söyler. O da mola vermeden Thrinakia adasının önünden geçmek ister. Ama bitkin düşen tayfası ayaklanacak gibi olur.

Odysseus da kutsal hayvanlara dokunmayacaklarına dair and içtirir adamlarına ve karaya çıkar. Durmadan esen rüzgarlar nedeniyle adada bir ay konaklamak zorunda kalırlar. Bir gün Odysseus gene uykuya dalar. Gemiciler dayanamazlar, Güneş’in ineklerinden en semizini kesip kızartmaya koyulurlar. Odysseus yıkımın yakın olduğunu anlar. Arkadaşları tam altı gün şölen yaparlar. Yedinci gün fırtına diner ve yola çıkarlar. Yolda gemileri batar.

“Başladılar yüzmeye karabataklar gibi geminin çevresinde Tanrı onlara sılayı kısmet etmemişti.”

Bu olayla Odysseus’un gemilerle yolculuğu biter, tek başına Odysseus’un macerası başlar. Dokuz gün boyunca denizde sürüklendikten sonra Nimfa Kalypso’nun yaşadığı Ogygie adasına düşer.

Destanda anlatılan bu bölümde, tayfaların güneşin kutsal sığırlarını yemesi; aşırı zevklerin sonunda insana acı vermesi ile ilişkilidir. Kendilerine yol gösteren Odysseus’a itaatsizlikleri, gemilerinin batmasına neden olur.

Ogygie Adası (Kalypso) :

”Kalypso” Yunanca saklamak, gizlemek fiilinden gelmektedir. Saklı Nympha ya da saklayan Tanrıça anlamındadır.

“Ölüm uçurumundan kurtulanlar kurtulmuştu

Savaştan ve denizden dönenler dönmüştü

Bir Odysseus kavuşamamıştı yurduna ve karısına

Oyuk mağaralarda alıkoymuştu onu

Kalypso, yüce tanrıça

Yanıp tutuşuyordu güzel peri, kocası olsun diye”

Ama Odysseus yurduna özlem duymaktadır. Tanrılar sonunda acır ve Hermes Kalypso’ya gelerek Odysseus’un İthaka’ya dönmesi gerektiğini söyler. Odysseus, bu şekilde serbest kalır ve Kalypso ona bir sal yapmasında yardım ederek onu uğurlar.

Yolda giderken bir fırtına patlak verir, sal parçalanır. Deniz tanrıçası İno, Odysseus‘a acır, bir martı biçiminde ona yaklaşır ve bir yaşmak uzatır, yaşmağı göğsüne sarıp yüzmesini salık verir. Odysseus tanrıçanın dediğini yapar, gece gündüz yüzer:

“Kabaran denizin üzerinde çalkalandı durdu

Tam iki gün iki gece

Yüreği kaç kere ölümü gelirken gördü.

Güzel örgülü şafak getirince üçüncü günü,

Rüzgar birden düştü, deniz oldu çarşaf gibi.

Baktı Odysseus keskin gözleriyle

Koca bir dalganın tepesinden,

İşte, şuracıktaydı toprak.”

Odysseus geceyi ırmak kıyısında, buz gibi kırağı altında geçirirse, bir solukluk canını yitireceğini anlar, sığınacak bir yer arar. Yapraklardan bir döşek yapıp uzanır. Üstünü de yaprakla örtüp uykuya dalar. Odysseus’un uyuduğu ormanın biraz ötesinde, Phaiak ilinin kralı Alkinoos’un sarayı vardır.

Skhere Adası (Phaiaklar) :

Burada denizci bir ulus olan Phaiaklar yaşamaktadır. Bu halk uygar, iyi mimar ve üstün denizci olarak tanınmaktadır.

Odysseus yedirilir, içirilir ve onuruna şölen düzenlenir. Şölen bitince de yatağı serilip yatırılır. Ertesi gün de yine onuruna oyunlar oynanır. Ama Odysseus keyifsizdir, oyunlara, yarışlara katılmaz, o yüzden kınanır. Kimliğini açıklamadan ükesine dönmek için Alkinoos‘tan bir gemi ister. Kral bu dileği de yerine getirmeye hazırlanır. İkinci geceki şölende Alkinoos Demodokos adında kör bir ozanı çağırır sofraya. Ozan, Troya savaşını anlatmaya başlar. Odysseus için için sarsılmakta, gözyaşlarını saklamaya çalışmaktadır.

Odysseus serüvenlerin öyküsünü anlatıktan sonra Phaiak gemicileri Odysseus‘u uyurken yurdunun toprağına bırakırlar, onu kral Alkinoos‘un verdiği armağanlarla bir mağaraya taşırlar. Odysseus uykusundan uyandığında kendisini mağarada yapayalnız bulur.

İthaka:

Odysseus kendi topraklarını tanımakta zorlanır. Başka bir adaya düştüğünü zanneder. Tanrıça Athena, Odysseus’a görünür. Çoban Eumaios’un kulübesine gider. Oğlu Telemakhos geri döner, dilenci şeklinde görünen Odysseus ona gerçek kimliğini açıklar. Krallığı işgal eden ve Penelope ile evlenmek isteyenlerden kurtulmak için plan kurarlar.

Penelope talipler arasında bir yarışma yapılmasına karar verir. Bir şölen yapılır, Penelope gelir, Odysseus’un büyük yayını getirtmiştir, bu yayı kim germeyi başarırsa, ona varacağına söz verir. Taliplerin her biri sırasıyla denerler, hiç biri beceremez. Odysseus uşaklarına kendini tanıtır ve her birine görev yükler. Taliplerin son anları gelmiştir. Şölene döner, yayın denemek için bir de kendisine verilmesini ister, talipler şaşırırlar. Penelope eşitlik olsun diye yayın verilmesini buyurur.

Yarışma, Odysseus’un büyük yayını gererek sıra halinde dizilmiş baltaların arasından oku geçirmesi ile biter. Bunun ardından Odysseus amansızca taliplerin hepsini bir bir öldürür. Talipler, kaçacak yer arar ama uşaklar kapıları sımsıkı kapamıştır, kaçmak olanaksızdır. Daha sonra Penelope’ye Odysseus’un geldiği müjdelenir. Penelope buna inanmaz, inanmak istemez ve Odysseus‘u sınadıkça sınar. Sonunda her şey çözülür, Penelope  ile Odysseus, gözyaşına boğularak sarmaş dolaş olurlar.

Odysseus‘un yaptığı bu iç yolculuk için irade ve sebatkarlık gereklidir. Başlangıçta kahramanı ayartan deniz kızlarının seslerini biz de duyacağız. Patikada yürüyen kişinin karşısına canavarlar da çıkacaktır. Ama Odysseus gerçek amacını sürekli hatırlayarak bu denemelerin üstesinden gelmeyi başarmıştır. Biz de Odysseus gibi kendi içyolculuğumuzda karşılaştığımız zorlukları bir deneme gibi karşılayabiliriz.

Sonunda Odysseus’un İthaka’ya kavuşması Filozof Plotinus‘un söylediği gibi insanın kendi özünü bulması, kendini tanıması anlamına gelmektedir.

Bu krallık aslında insanın içindedir. Hayatımızda ve içimizde karşılaştığımız fırtınaları atlatmak zorundayız. Odysseus’un sahip olduğu cesarete, kararlılığa biz de sahip olabiliriz.

Hayatımız bir Odysseia’dır.

Odysseus gibi bu denemeleri geçmek ya da hazırlık yapmadan çürük gemiyle denize açılarak ilk fırtınada batmak arasındaki tercih bize kalmıştır. İkincisini tercih edersek, ya bir deve ya da bir canavara yem olabiliriz. Ya da bir adada bir Kirke’nin elinde tutsak kalıp nereye gideceğimizi unutabiliriz. Ama eğer birincisini seçersek, gemimizi erdemlerin temelinde sağlam bir şekilde inşa edersek, o zaman filozoflara/ Odysseus’lara dönüşebiliriz.

Zeynep Elkırmış

Yeni Yüksektepe Dergisi, Sayı 42

11.06.2003 tarihinde Yeni Yüksektepe Kültür Derneği Ankara Şubesi’nde verdiği konferansın özetidir.

Kaynakça:

Odysseia-Homeros;Can Yayınları

Homeros ile Söyleşi;Azra Erhat

Mitoloji Sözlüğü; Azra Erhat, Remzi Kitabevi

Konferanslar; Delia Steinberg Guzman

Konferanslar; Maria Coello

Sessizliğin Sesi;  Helena Petrovna Blavatsky


[1] Azra Erhat: Yazar, filolog, tarihçi, çevirmen

[2] Sessizliğin Sesi: H.P. Blavatsky tarafından batı dünyasına tanıtılan, eski bir Tibet metni.

[3] Stiks: Bir nimfa (su perisi), ölüler ülkesinin nehri, Tanrılar onun üzerine ant içerler.

By | 2017-06-19T23:23:04+00:00 Mart 16th, 2017|Categories: Mitoloji-Din|0 Comments