Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

Özgürlük ve Yazgı

Özgürlük ve Yazgı

Bu yazımızda, felsefi bakış açısından bir sözcük oyununu andıran bir konuyu ele alıyoruz. Bu iki kavramdan bahsetmek ve onları doğrudan birbirleriyle ilişkilendirmek neredeyse bir oyun gibidir, çünkü birbirlerine bu kadar zıt görünen iki kavramın bir araya getirilmesi bize imkansız gibi görünür.

Neredeyse tüm insan etkinlikleri için özgürlük sözcüğünün kullanılmasının moda olduğu günümüzde, bizde özgürlüğün yayılmak, açılmak, dört bir yöne dağılmak, kendini her yana salmak olduğu duygusu (yoksa fikri mi?) uyanırken tam aksine içimizde başka bir duygu da gelişiyor: bu da yazgının bizi çevrelediği, kısıtladığı ve yavaş yavaş boğduğu duygusudur.

Bu iki kavram nasıl bir araya getirilebilir?

Öncelikle, özgürlükle yazgıyı ilişkilendirmek, bir araya gelmeleri tamamen imkansız olan iki fikir arasındaki çelişkiyi ortaya koyar. Ancak görünürdeki bu zıtlık, içinde yaşadığımız genel karmaşanın bir sonucudur; bu karmaşa nedeniyle iddia edildiği gibi cahil, geri kalmış veya budala olmasak da önümüzde pek çok yol açıldığı, bize her biri iyi ve mükemmel olarak pek çok perspektif sunulduğu için, ne nereye gideceğimizi ne de nasıl gideceğimizi biliyoruz… Seçim bize kalmış olsa da ne istediğimizden hiçbir zaman tam emin olmadan nasıl seçim yapabiliriz?

İşte bu karmaşa, cehaletin bu özel türü, bu temel ilkelerin göreli olarak bilinmemesi, bizi zıtlık veya benzerlik olmayan yerde zıtlıklar ve benzerlikler görmeye iter. Ben de, özgürlük ve yazgının birbirlerinin sahte zıtları olduğunu gösterebileceğimi iddia ediyorum.

Şöyle bir düşünceden hareket edelim: neden bu iki kavramın bir araya gelemeyeceğini düşünüyoruz? Düşünüyoruz çünkü; farkında olmadan bunların her birine mutlak değerler vermişiz. Birisi özgürse bunun mutlak özgürlük olması gerektiğini, yazgıyı kabul ediyorsa bu durumda da özgürlüğün hiçbir şekline yer kalmadığını düşünüyoruz.

Mutlak kavramlar dünyasında olanaksızlıklara çarpar dururuz. Bir araya getirilmesi imkansız olan şeyler varsa bunlar mutlak olanlardır. Mutlak özgürlük veya yazgı ne bize uygundur ne de görünüşte her şeyin birbirine karıştığı bu dünyada yaşamamızı kolaylaştırır.

Bu iki kavram göreli kavramlardır. Özgürlük var mıdır? Göreli bir özgürlük vardır. Yazgı var mıdır? Göreli bir yazgı vardır. Sonuçta bu iki kavramı uyumlu hale getirmeyi denemek amacıyla sınırlarını açığa çıkarmaya çalışacağız.

YAZGI

İlk anda ve çok derinleştirmeden yazgı kavramından ne anlarız? Bunun hiçbir esnekliği olmayan bir şey olduğu düşünülür. Yazgı, ona karşı savaş verilmesi imkansız olan bir şeydir. Eskiler, tanrıların amansız olduğunu, insanoğlu karşılarında ne kadar ağlasa da ona hiçbir iyilik yapmadıklarını söyler.

ÖZGÜRLÜK

Bu korkunç dünya karşısında, ilk bakışta, kavramı daha fazla derinleştirmeden özgürlük deyince ne anlarız? İlk tepkimiz, onu yazgı ile karşılaştırmak olacaktır; bu, bir tür kontrol edilemez itkisel reflekstir. Yazgı bize kendini önüne geçilemez olarak sunduğunda, empoze ettiğinde ve bizi egemenliği altına aldığında başkaldırır ve şöyle haykırırız: “Yazgı, seni kabul etmiyorum! Ben özgürüm!” İlk tepki böyledir, ama iyi yönlendirilmediğinde, Tanrı bilir, bizi ne yollara ve ne felaketlere sürükleyecektir çünkü; baskıdan kurtulmak için bu özgürlük hissinden hareket edip sonra da sahte bir özgürlüğe kapılmak çok kolaydır.

İnsanların özgürlükten ne anladıkları konusunda yapılacak bir anket şüphesiz bu ortak paydayı ortaya koyacaktır: “Özgürlük, her istediğimi canım istediğinde yapmak; içimden ne geliyorsa yapmak; kimsenin beni bir şey yapmaya zorlamamasıdır.” Bu “içimden geleni yapmak” bizi bir karmaşaya, anarşiye veya nasıl sonlandıracağımızı bilemeyeceğimiz bir felakete sürükleyebilir. Sonuçta “içimizden ne geldiğini” bildiğimizden emin miyiz? “İçimizden gelenin” bizim gerçekten istediğimiz, ihtiyaç duyduğumuz ve bizim için iyi olan şey olduğundan emin miyiz?

Arzularımızın oldukça kararsız olması alışılmış bir olgudur. İnsanca özgürlüğü, arzu olan, bu kadar kararsız ve kontrol edemediğimiz, hatta bizi kontrol etmesine izin verdiğimiz bir şeyin üzerine nasıl kurabiliriz? İşte bu nedenle, gerçekte kölelikten daha beter olan sahte ve tehlikeli bir özgürlükten bahsetmekteyiz.

İnsanlar akıllarından her geçeni yapmaya başladıklarında iradelerini değil geçici arzularını kullanmaya başlarlar… İnsanlar akıllarında her geçeni yapmaya başladıklarında durumları köpeğini gezdirmeye çıkardığında, köpeği tarafından gezdirilen kişininkinden farklı olmaz.

İnsan içindeki hayvanı yönlendirdiğinde eylemlerini yöneten, iradesidir. İçindeki hayvan insanı çekiştirmeye başladığında ve tercih ettiği yerlere götürdüğünde insan onları kontrol etme, tanıma ve yönetme olanağı olmadan tutkuları tarafından yönetilir. İşte bu nedenle, yazgıya tepki olan bu özgürlük arzusunun dizginlenmesi gerektiğinde ısrar ediyoruz. Başlangıçta sağlıklı bir itki olsa da bir yöne, kaybolmamamız için farklı bir konuma ihtiyacı vardır. Bu kadar hayal ettiğimiz özgürlük maskesi altında, edilgen bir duruma düşürülmemeliyiz.

YAZGI VE ÖZGÜRLÜK

Şimdi de her şeyi farklı bir şekilde açıklamaya çalışalım.

Yazgı nedir? Onu korkunç, ölümcül, karanlık ve dramatik bir şey olarak görmek yerine evrensel, matematiksel, mükemmel, emin ve kaderden ötürü değil de, mükemmellikten dolayı sürekli olarak aynı ritimle tekrarlanan büyük bir evrensel yasa olarak düşünelim. Bu yazgıyı büyük bir zincir, onun halkalarını ise sistematik olarak sürekli birleşen nedenler ve sonuçlar olarak düşünelim; onların birleşmesi kaderden ötürü değil de, içsel varlığın koruma ve sükunet hissi ile dingince gerçekleşmektedir.

Doğulular bu yazgı fikrini biz Batılılara göre daha şiirsel ve daha pratik bir anlayışla açıklarlar.Seminerlerimizde sık sık Dharma veya Evrensel Yasa’ya gönderme yapar ve Karma’yı, tesadüfün (yaygın olarak anlaşıldığı şekilde) hiçbir etkisi olmadığı, her şeyin mantıksal olarak birbirini izlediği bir nedenler ve sonuçlar zinciri olarak tanımlarız. Evet, amansız olabilir ama aynı zamanda mükemmel de olabilir.

Neden yazgıda yaşamın düzenini ve anlamını görmeyelim? Evrenin tamamı bir ritme uyar. Evrenin ritmini anlamıyor, hissetmiyor veya onunla ilgilenmiyor olmamız onun varolmadığı anlamına gelmez. Bulunduğumuz dünyayı gözlemlemek için bir an duracak olursak bu ritim bize kendini gösterir. Yaşamın tamamını kuşatan düzen, anlam ve bir ‘oluş’a doğru gittiğimiz açıktır. Evet, amansız olabilir ama aynı zamanda anlamlı da olabilir.

Doğu’dan aldığımız Karma örneğini kullandıktan sonra bu kez de yaşamın anlamıyla ilgili olan başka bir kavramı kullanalım. Sanskritçe’de bu kavrama Sadhana adı verilir. O kadar basit bir şeydir ki, sözcüklerle açıklanamaz. Sadhana, belli bir yönü olan bir Yaşam yoludur. Hangi yol olduğu değil, bir amaca ve varış hissine ulaşan bir yol olması önemlidir. Sonuç olarak yazgısal olabilir ama bir yönü, bir anlamı vardır.

Neden yazgıyı doğal olarak gerekli bir şey gibi görmeyelim? Evimizde en sevdiğimiz bitkinin olduğu saksıya sevgiyle bakarken, ilk günden itibaren onu sularken, belki de toprağın suyu emme ihtiyacını görmeyiz. Saksıya döktüğümüz suyun susamış toprakta kayboluşuna hayretle bakmayız. Bu ihtiyaç o kadar doğaldır ki dikkatimizi çekmez ve buna kaderci bir anlam yüklemeyiz. Sulanmadığında çiçeğin kuruyacağını biliriz ama sulandığında, yasaya uyulduğunda her şey o kadar açık, basit ve kolaydır ki başka türlüsü olamaz. Farkında olmadan yaşamın gidişine uyarız. Bu amansız ama doğaldır.

Neden yazgıyı esneklikten yoksun, katı bir şey olarak görmek yerine dinamik bir şey olarak görmüyoruz? Yazgı sürekli olarak aynı yerde kalmak mıdır? Yasadan, yaşamdan hep bir yerlere gitme anlamı ile bahsedilir. İlerliyorsak, bir yerlere, bir amaca doğru gitmemiz gerekiyorsa tüm bunların bir dinamiği yok mudur? Hiç değilse ilerleyen bir yazgıdan bahsetmiyor muyuz? Bu yazgıya evrim, kendini aşma, çaba, inanç, daha iyi olma çabası veya hatta kendimiz olan bitkinin, topraktan yapraklarının gün be gün daha yeşil, daha güçlü ve daha parlak olacağı şeklinde yükselişi diyemez miyiz?

Evrim amansız olabilir ama durağan değildir. Yer değiştirir, bir yol ve bir ilerleme vardır. Çok uzun zaman önce Lao Tzu, müritlerine Yol’u geçecek kimsenin olmadığı durumda Yol’un da anlamı olmadığını söylemişti.

Bu bakış açısından yazgının çok fazla derinleştirmeden, bize başta göründüğü kadar korkunç olmadığı görülmektedir.

ÖZGÜRLÜĞÜN KOŞULLARI

Özgürlüğün ne olduğundan bahsetmesi için eski bir filozofa başvuracak olursak bize insanın özgürlüğünün, iradesi (cüz-i irade) olduğunu söyleyecektir. Bu, özgürlüğün özel bir biçimidir. Kişinin iradesi olan bu özgürlükte insana sunulan sonsuz imkanlar, seçme imkanı ile söz konusudur ki, bu imkan da zeka ile ilişkilidir. Sonuç olarak insan özgürdür, ama temel bir kavramı göz önünde bulundurması gerekir: sorumluluk. Sorumluluk sahibidir; tüm eylemleri kendi iradesine bağlıdır ve her eyleminde bu eylemin sonuçlarını, sonunda faydasız veya zararlı olmaması için hesaba katması gerekir. Yanlış bir şeylere yol açarsak bu kötüdür ama yanlış bir şeye yol açmazsak bile kendi enerjimizi harcamak da zaman ve çaba sarf ettiğimiz için kötüdür. İnsan özgürdür ama özgürlüğünü kullanmayı bilmesi açısından sorumluluk sahibi olması gerekir.

Özgürlük konusunda önemli başka bir faktör daha vardır. Sorumluluk içeren bir özgürlüğün aynı zamanda zeka içermesi de gerekir. Aksi takdirde bu, gerçek bir özgürlük olmayacaktır. Düşünmek, bir şeyleri ayırt etmek, bir eylemde bulunmadan önce sonuçlarını değerlendirmek: İşte zeka budur. Bu, özgürlüğü reddetmek değil, gerçekleştirme olasılıklarını değerlendirerek somut kılmaktır.

Özgürlüğe özgü başka bir koşul da tüm eylemlerin bir nedeni olması gereğidir. Bir nedene bağlı olmak bir kısıtlamaya bağlı olmakla aynı şey değildir. Kimse kısıtlanmaktan hoşlanmaz. Hiçbir kısıtlamanın olmaması bir şey, eylemlerimizin hiçbir nedeninin olmaması ise tamamen bambaşka bir şeydir. Bir şey yapıyorsak bunun bir nedeni,bir niyesi olması gerekir.

Özgürlükle ilgili başka bir faktör de gerçek özgürlüğün kendi kendisinin efendisi olmasıdır. Kendine söz geçiremeyen birisinin özgür olması çok zordur: Bu durumda kişi tutkularının, bedeninin, fikirlerinin kölesi olur. Bu kişi, kendini aynada seyretmekten, fiziksel olarak iyi bir duruma gelmekten başka amacı olmayan, duygularının kölesi olan biridir. Mutlu ise herkesin onun mutluluğunu paylaşması, üzgün ise herkesin onun üzüntüsünü paylaşması gerekir çünkü kölenin, durumunu haklı çıkarmak için etrafında başka kölelere ihtiyacı vardır.

Aynı şekilde bir diğer köleden de bahsedeceğiz: düşündüğünü sanan ama düşünmek yerine fikirlerinin döngüsüne saplanan ve bu döngüden çıkma ihtiyacı duymadan kendi bataklığında yaşayan köleden. O halde bu köle, temel bir ihtiyaç olan kendi kendisinin efendisi olmaktan; bedeninin, duygularının ve düşüncelerinin temel gidişatını yönlendirmekten yoksundur. Dünyada tek başımıza olmadığımız ve sonuç olarak eylemlerimizi başkalarınınkinin yanında yapmamız gerektiğine dair temel anlayıştan yoksundur.Bu anlayış var ise özgürlükten bahsedilebilir.

Bu özgürlük iki kuvvet içerir: birincisi dışarıya doğru uygulanan dışsal bir kuvvet, ikincisi ise kökleri her birimizin içinde bulunan içsel bir kuvvettir. Dışsal özgürlük sadece bize değil koşullara da bağlı olduğundan oldukça görelidir. Bazen kendi fikirlerini ifade etmek ve gerçekleştirmek için kişi, eylemi engelleyen, sınırlayan veya geciktiren bazı engellere karşı savaşmaktan başka bir şey yapamaz.

Her şeye, engelleyici koşullara rağmen dışsal özgürlük sınırlanabilir, ama asla yok edilemez çünkü koşullar özgürlüğü ne doğurabilir ne de öldürülebilir. Böyle olsaydı özgürlükten değil, bir komediden bahsetmemiz gerekirdi.

İşte bu yüzden gerçek özgürlük, içsel özgürlüktür. İnsanın ölçüsünü, evrimin ölçüsünü veren odur. Bunun nedeni varlığın evrim geçirdikçe garip bir şekilde özgürlüğünü Yasaya ve ihtiyaca göre ayarlamasıdır. Neden? Ayarlar çünkü Yaşamın Kanunu’nu anlamaya başlar. Bunun doğru ve gerekli olduğunu, etrafındaki şeylerin nedenini anlar.

Aristocular özgürlüğün eylemlerde sınırlı, düşüncede sonsuz olduğunu söylerlerdi. Dıştan engellerle karşılaşılabilir ama içeriden asla. İçsel yolcular olan bizi kim engelleyebilir? İstediğimiz anda gözümüzü kapayıp istediğimiz yere gidebilir, imgeleri en parlak ve en canlı renklere boyayabiliriz. Kim bizi engelleyebilir?

Schopenhauer, özgürlüğün eylemlerle değil varlıkla ölçüldüğünü söylemiş: eylemler çoğul olsa bile her birinin değerini varlığın verdiğini.

FARKLI DÜZLEMLERDE ÖZGÜRLÜK

Özgürlüğe biraz daha yakından bakmaya, her düzlemde uygulanmasını sağlayan özelliklerini belirlemeye çalışalım. Başlangıç olarak günlük yaşamdaki güncel şeylere bakalım. Özgürlük doğa yasalarına karşı gelmek değildir; tam tersine bu yasaları incelemek, onlarla uyum içinde olmaya çalışmak, onlara yardımcı olmak, gelişimimize ve içsel büyümemize yardımcı olacak yolları yavaş yavaş bulmaktır.

Bir yasaya karşı çıkarak özgür olunduğuna inanmak tamamen kendini kandırmaktır. Böylece (önceki örneğe dönecek olursak) bir çiçeği sulamakta veya sulamamakta özgürüz. Seçim yapabiliriz. Sulamazsak kendimizi özgür hissedebiliriz ama çiçeğimiz olmaz. Sularsak çiçeğimiz olduğu gibi onlara bakma yolunu bildiğimiz için daha pek çok çiçeğimiz de olabilir.

Yola çıkmadan önce düşünmemiz gereken bir husus daha var: tüm özgürlüklerin dışsal koşulları, hesaba katması gerekir.

Yoksa steril idealizmler yüzünden, ölme riski ile karşı karşıya kalırız.

Pratik bir düşünceyi uygulamaya koymak için o düşüncenin haricinde ne zaman, nasıl ve hangi ögelerle en iyi sonucun elde edileceğini de düşünmemiz gerekir. Pratikte gerçek bir özgürlük için yetişmiş eski ve iyi yönetilen bir iradeden daha iyi bir şey olamaz. Kant, açık ve doğru fikirlere dayalı, kullanılan, iyi bir iradeden (iyi istenç) daha üstün hiçbir şey olmadığını söylemiştir.

Şimdi de özgürlüğün bazı ahlaki özelliklerine bakalım: ahlaki bakış açısından eylemlerimizin sonuçlarını hesaba katmamız gerekmektedir. Tüm eylemlerimiz, en mahrem arzularımıza, en güçlü düşüncelerimize uyabilir ama bu ne gibi sonuçlar getirir?

Dünya üzerinde tek başımıza değiliz, bir yandan bizim özgürlüğümüz öte yandan da diğer insanların özgürlükleri söz konusu. Karşılıklı olarak birbirimize “engelleme” ihtiyacı ile yaşamaktayız. Bu nedenle, tanımı “eylemlerimizin sonuçlarını tartmak” olan ahlaki bir zorunluluğa sahibiz. Ahlaki olarak, özgürlüğünü uygulamak isteyenin bilincini de uyandırması gerekir. Gözü kapalı hareket edip nedenini bilmeden etrafa zarar vermenin hiçbir anlamı yoktur. Özgürlüğümüzü denetleyebilmek için uyanık bir bilince kendimizi ve başkalarını anlamamıza yardımcı olacak içsel bir aydınlığa ihtiyacımız vardır. Birisi dürtülerini, tutkularını, olumsuz düşüncelerini tutmayı ve kontrol etmeyi başardığında eylemlerin ölçülü olması ve zararın hem kendisi hem de başkaları için en az olması olasıdır.

Peki özgürlük için tinsel özellikler niye olmasın? Felsefi bakış açısından bizleri düşündürdüğüne ve motive ettiğine göre özgürlüğün aşkın olması gerektiğini kabul ediyoruz. Özgürlüğü sadece somut ve tükenebilir olanın üzerine kuramayız. Özgürlüğümüzü sadece maddi dünyada uygulayamayız; bu doğumu ile ölümü arasında birkaç santimetre fark olan çok fakir bir özgürlük olurdu. Bunun aksine gündelik olandan kaçan ve maddi olanın dışında da varolmaya devam edebilen aşkın bir özgürlük tasavvur etmekteyiz.

Eski Mısır metinlerinde (bugün Ölüler Kitabı aracılığıyla bildiğimiz o ilahiler) müritlere ruhu Yeryüzü’nün ötesine göndererek iradenin etkisiyle göğün kapılarını açmanın ve bunları aşıp, tanrıları tanıyana dek onlarla yüzyüze gelmenin tek yolu olarak en yüksek erdemleri kullanmaları tavsiye edilirdi. Burada sadece dünyevi seviyede uygulanmayan bir özgürlükle karşı karşıyayız; işte buna tükenebilir ve maddi olanın aşılması diyoruz. Bu aynı zamanda geçici olanın da aşılmasıdır.

Özgürlüğümüz sadece bir dakika, bir gün, bir yıl, yaşam boyunca uygulanarak tüketilecek kadar değersiz değildir. Bugün veya belki yarın işimize yarayabilecek bir özgürlük fakir bir özgürlük olabilir… Bize ölümsüzlükten, sonsuz varoluştan bahseden bir özgürlük zamanın ötesine geçer. Bugün olanak sahibi olan arar, elde eder ve biriktirir. Bu doğrudur ama olanakları olmayan, zamanın ötesini elde ederek sonsuzlukta arar; zaman ve uzayın sonsuzluğunda.

BİR ARAYA GELEBİLEN İKİ KAVRAM

O halde özgürlük ve yasayı bir araya getirmek zor değildir. Eflatun bu iki kavramın nasıl bir çift oluşturabildiğini göstermek için aşağıdaki örneği verir:

Kaderine ulaşmak için bir limandan yola çıkan bir gemi tasavvur edelim. Onu kontrol eden bir kaptan ve sayısız yolcusu biz insanlar olan bir gemi. Bu yolculardan her biri kaptana istediği adı verebilir. Tanrı, kader, yazgı. Bunun hiçbir önemi yoktur. Gemi bir varış noktasına doğru gider. Biz yolcular ise geminin içine hapsolmuşuzdur; hareket edebilir, yerimizi değiştirebiliriz, belli bir özgürlüğe sahibizdir. Bireysel hareketin ötesinde bizi bir limana doğru götüren evrenin düzeni, anlamı olan bir de genel hareket vardır: mutlak ve göreli bir hareket içerisinde özgürlük ve yazgı bir araya gelir.

Doğulular Dharma veya Yaşamın Yolu’nu ve Karma veya Yaşamın Yasası’nı açıklamak için başka bir örneği kullanırlar. Dharma, esnek surları olan bir yol gibidir; bu yolda nasıl yer değiştirdiğimizi bilmeden, gözümüz tam açık ve görüşümüz tam net olmadan ilerleriz. Merkezden uzaklaştıkça kenardaki surlara çarparız. Bu yolu yürüyerek, sürüklenerek, nasıl istersek öyle geçeriz. Ne kadar zamanda mı? Koşarak veya durarak, hız almak için duvara dayanarak…istediğimiz zamanda geçmek konusunda özgürüz.

İşte başlangıçta görünüşte birbirine zıt olarak sunduğumuz öğeleri ideal bir piramidin tepesinde birleştirmek için iki imge. Yasa’nın biçimlendirdiği yazgı, evrensel Yasa’ya göre haklı ve gerekli olanın seçilmesi gerektiğini anlamış açık bir bilinçle tamamen uyum içerisindedir.

Bu yolu filozof ve düşünürlerle katettikten sonra yazgının varlığına ikna oldum. Bir gün, amansızca dayandığımız ağır koltuk değneklerini bırakacağız. Havalandıklarında her türlü baskının, hüznün ve kaçınılmazlığın ötesinde bir özgürlük bularak maddi olan her şeyden kurtulan ruhların antik temsilleri olan kuşlar gibi kendi kaderlerini arama ve yeniden bulma endişesinde olan biz insanoğulları peçeyi kaldıracağız.

Evet dostlarım, özgürlük vardır ve yazgısaldır!

Delia Steinberg GUZMAN

Yeni Yüksektepe Dergisi, Sayı:14

By | 2017-06-19T19:07:02+00:00 Mart 16th, 2017|Categories: Felsefe, Psikoloji|0 Comments