Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

Padişah-ı Âlem Olmak Bir Kuru Gavgâ imiş

Padişah-ı Âlem Olmak Bir Kuru Gavgâ imiş

Mahmud Erol Kılıç’la Söyleşi

A. Sait Aykut – E. Efe Çakmak

A. Sait Aykut: Öncelikle, bugün ezoterizm dendiğinde neden bahsediyoruz, siz ezoterizmden ne anlıyorsunuz, bunları konuşalım isterseniz.

Mahmud Erol Kılıç: “Ezoterik” kelimesi “iç” veya “derûni olan” anlamlarına gelen Grekçe “esôteros” kelimesinden gelmektedir. Türkçeye Fransızcadan yapılan tercümeler yoluyla ithal edilmiş olan bu kelime, kültürümüzde yirminci yüzyılın başından itibaren kullanılmaya başlanmıştır. “Egzoterik” ise bu kelimenin zıt anlamlısıdır.

Bazı son dönem yazılarında bu iki kavram “içreklik” ve “dışraklık” kelimeleriyle karşılanmaya çalışılmakta; oysa, asırlardan beri kullanılmakta olan klasik Türkçedeki karşılıkları “bâtın” ve “zâhir”. Bu kelimelerin düşünsel köklerini dinler tarihinde ve felsefe tarihinde, Pythagoras’ta, Platon’da, Yeni Platoncularda bulmak mümkündür. Ezoterik düşünce Antik dönemden beri felsefe ve dinler tarihiyle at başı gitmektedir. Esası şuna dayanır: Yeryüzünde görülen, oluşa gelen her şey, her eylem ve her nesne aslında bir hakikatin, bir gerçekliğin dışavurumudur. Hakikat sabittir, değişmez ve evrenseldir, bu yüzden içtedir. Eşyanın hakikati sabittir. Hakikatler içten dışa doğru çıkışla tezahür ederler ki aslında nesnelerin oluşu böyle gerçekleşir. Oluş görüntüdedir. Bir dışavurum söz konusudur. Dışta görülen her şey görüntüdür. O zaman “var” değillerdir. Görünen şeylerin asıl kaynakları içte yatmaktadır ki asıl olan, var olan onlardır. Dolayısıyla, “içi bilirsek, içteki ana ilkeleri bilirsek, dışta tezahür eden oluşların da sırlarını çözeriz” temeline dayanmaktadır bu öğreti.

Bu esası dine, dini görüşlere, hatta felsefelere tatbik ettiğimiz zaman, şunu söyleyebiliriz: Dinlerin de bir iç esası, bir de dışta gözüken muamelatları vardır. Aslında dinlerin esas mesajı burada, yani içte yatandadır. Dinlerin egzoterik yönleri, dıştaki düzenlemeleri, ritüelleri vs devre ve söz konusu peygamberin özelliklerine göre değişiklikler gösterir. Bu yüzden Fıkh-ı Ekber Şerhi’nde “Şüphesiz ki, dinler değişir ama hakikat değişmez” [inne’d-dîni kad büddilet velâkinne’l-hakîka lem yübeddil] denilmiştir. Burada kastedilen, Latinlerin religio perennis dediği şeydir – o değişmez, aslî, her daim canlı “din”. Allah katında olan din, aslında bir tanedir ve o da budur. İnsan katında bu tek din çeşitlilik gösterir.

Pythagoras olsun, Platon olsun, bugün modernler tarafından bir felsefi sistem kurucusu olarak anılan kimselere “ezoterik felsefe” zaviyesinden baktığımızda, Mısır ve Babilonya bilgeliğinin dini okullarında eğitim almış olduklarını görüyoruz. Bu bağlamda, Martin Bernal’in Kara Atina kitabında ileri sürdüğü tezi ve başka düşünürlerin benzer görüşleri hiç de hafife alınacak cinsten değildir. Onların dedikleri özetle şudur: Grek felsefesi özgün değildir, Mısır ve Babil bilgelik okullarında öğretilen ezoterik din felsefesinin yazıya geçirilmesinden ibarettir. Pythagoras yirmi üç yıl Mısır’da eğitim görmüştür; o gördüğü eğitim bir manastır, dergâh eğitimidir. Oradan; “Git, şimdi bölgendeki insanların ehil olanlarına bu öğrendiklerini talim et!” emriyle geri dönmüştür. Çünkü Pythagoras’ın eğitim sistemine baktığımız zaman, sadece zihinsel çıkarımlara hitap eden; bugünkü modern felsefe eğitiminde olduğu gibi, bazı kitaplar okutularak yapılan tartışmalarla sürdürülen bir eğitim tarzı olmadığını, bilakis adeta bir “usta-çıkar” veyahut “şeyh-mürit ilişkisi” şeklinde bir talim yapılmakta olduğunu görmekteyiz. Bu eğitim şeklinde, öğrenciyi öğretmeni seçmekte ve seçtiği ehil öğrenciyle yirmi dört saat beraber yaşamaktaydı. Sabah şafak sökerken başlayan derslerde ilk olarak himnoloji, yani tanrısal yakarışlar ve dualar öğretilmekteydi. Bunlar öğlene kadar ve aç karnına yapılan derslerdi. Ezoterik felsefe dersleri tok karnına yapılmazdı, bunun sebepleri vardı. Dersten sonra yemek yenilirdi, öğleden sonra ise istirahat ve ziraat işleriyle meşguliyet; sonra gece dersleri ve nihayet akşam duasından sonra uyku… Özgün anlamıyla ezoterik felsefe bir rehabilitasyon, bir tedavi, kişisel gelişim programıdır.

Platon’un Diyaloglar’ına baktığımızda, sadece felsefi metinler olarak bilinen o metinlerin, aslında ezoterik nitelikler taşıdığını görüyoruz. Bu metinlerde, insanın kendini, kendi özünü tanımasının, yani “Kendini tanı, Tanrı’yı tanırsın” vecizesinin sırları öğretilmekteydi. Bu esasın İslami versiyonu “Men arefe nefsehû fekad arefe rabbehû” yani “Kendini bil, Rabbini de bilirsin” şeklindedir. Veyahut Delf Mabedi’nin girişinde yazıldığı şekliyle “Noverim me, noverim te”. Bunların hepsi aynı manaya gelir. Platon’un diyaloglarından özellikle Timaios’da açıkça, “Ben bunu doğu bilgelerinden öğrendim” dediğini görmekteyiz. Fakat kim bu doğu bilgeleri? İsim vermiyor.

Ezoterizmde, bilgelik, hikmet, yazıya geçirilmez. Bir şey yazıya geçirildiği zaman kayda alınmış olur. Her türlü kayıt onu zuhur haline getirmek demektir; zuhur âlemi, oluşlar ve bozuluşlar âlemidir, kayıtlar âlemidir. Nesneler bu âlemde mücessem, donmuş halde bulunur. Bu açıdan, ezoterik felsefede rüyalar çok önemlidir, çünkü rüyalar kayıtsızdır, sonsuz bir özgürlük alanıdır. Size bir şekilde asıl gerçekliğinizi yansıtmaktadırlar. “Rüyayı anlatma!” denir; anlatılıncaya kadar rüyalar muallaktadır, askıdadır, ancak anlatılınca kayıtlanmış olur. Kayıtlanmış olmak, sınırlandırılmış olmak demektir. Çünkü “görüntü evreni”, klasik tabiriyle “şahadet âlemi” beraberinde sınırlılık getirir. Herhangi bir şeyi sınırlandırdığınız zaman onu ölümlü hale getirmiş, ona fanilik damgası vurmuş oluyorsunuz ve o şey ârızî bir hale gelmiş oluyor. Her ne şey ki ârızîdir, her ne şey ki kayıtlıdır, mutlaklık taşıyamaz, mutlaklığın olmadığı yerde de insan mutlak huzura eremez bu esasa göre. Dolayısıyla hakikatin, o kayıtlı olmayanda, mutlak olanda bulunduğunu göstermek isteyen ezoterik metinlere farklı bir gözle bakmalıyız. Bize Aristoteles’i bile maddeci felsefenin babası olarak öğrettiler. Oysa Aristoteles der ki, “Platon da dahil olmak üzere, benim üstatlarım daha çok metafiziğe yoğunlaştıkları için; metafizikten yola çıkarak fizik yapma işi bana kaldı.” Hasılı Aristoteles’in Fizika’sını, Platon’un Metafizika’sından soyutlayarak ele almak bir Rönesans manipülasyonudur. Aristoteles’i o bütüncül yapıdan kopararak maddeci felsefenin babası haline getirmişlerdir. Zaten bütünden kopup, parçada odaklanma analitik felsefenin temel özelliğidir.

Felsefenin modern dönemlerde ezoterik köklerinden, aslî köklerinden koparılmış hali özellikle Aydınlanma sonrasında modern insanın parçalayıcı bakış açısının oluşumuyla sağlamıştır. Mevlânâ Mesnevi’sinde bunu çok güzel bir benzetmeyle dile getirir; meşhur “Körlerin Fil Tarifi” meseli… Fil bir bütündür ama kör insanlara “Bu nedir?” diye sorulduğunda, birisi bacağını tutar ağaç olduğunu söyler, burnunu tutan hortum, püskülünü tutan fırça der; hiçbiri bütünü tarif ederek, “Ben bir fil tutuyorum” diyemez. Modern insanın en büyük problemi de budur. Holistik olmadığı, bütüncül yaklaşıma sahip olmadığı, “bütün yapı”yı bilmediği için, çalışmalarını sadece bir parça olan madde üzerine yoğunlaştırmış ve felsefeyi bu hale getirmiştir.

S.A.: Ezoterizmin Batı Ortaçağı’yla ilişkisi konusunda neler söyleyebiliriz?

M.E.K.: Önce aslı bilmek gerekir… Çünkü ezoterik felsefede dışta olana bakılarak hüküm verilmez. İşi bâtına doğru götürmediğiniz zaman problemi çözmek mümkün değildir. Bazı araştırmacılara göre Batı ezoterik geleneği adı altında ele alınan konular aynı ezeli geleneğin bir devamıdır. Fakat tam bu noktada René Guénon gibi, Martin Bernal gibi birçok yazar çok ilginç bir tespitte bulunurlar: Batı ezoterik geleneği denen şey aslında Batılı değildir, Doğuludur; yani hikmet maşrıkîdir. Bernal ‘Kara Atina’ derken, Atina’daki Grek felsefesinin aslında Afrika, yani Mısır kökenli olduğunu ima eder. Gerçek bilgeliğin Babilonya’dan, Mısır’dan, yani Ortadoğu’dan Yunan’a geçmesiyle beraber bir devrin kapanıp başka bir devrin başladığını söylerler. Fakat Guénon’a göre bu devre hakikatte bir dekadanstır; bir düşüştür. Çünkü Ortadoğu’da yaşanan bilgelik Yunan’a geçince yazıya dökülmüştür. İlk dönemlerde, Pythagoras’ta olduğu gibi, hem yazı hem de metinle beraber yaşantı şeklindeydi bu talim. Ama daha sonraki süreçte “yaşantı” kısmı ihmal edildi, elde sadece metin kaldı. Metin elde kalınca da felsefenin inisiyatik ve ezoterik yönü unutuldu, ihmal edildi.

Batı’da ezoterik felsefe farklı amaçlarla, farklı şekillerde ortaya çıkmıştır. Bazı Ortaçağ araştırmacıları, Haçlı Seferleri’yle Doğu’ya gelen Batılıların burada karşılaştıkları ezoterik ve Sûfî cemiyet ve merkezleri görerek Batı’da bunların benzerlerini oluşturduğunu öne sürerler. Hospitelyen tarikatının, -ki bugünkü Batı’da hastanecilik geleneğinin kökleri buraya dayanır- Doğu’daki Sûfi ribat ve şifahanelerden etkilenilerek oluşturulduğu iddia edilmiştir.

Doğu’daki inisiyatik gelenekleri gören bazı gezginler, özellikle Haçlı Seferleri sırasında gelmiş olan Batılılar, kendi ülkelerine döndükleri zaman bu ve buna benzer tarikatlar kurdular. Birtakım Masonik dayanışma örgütlenmelerinin de böyle oluştuğunu ileri sürmek mümkündür. Bu yapılar aslında “hermetik” bir karakter taşır. Batıda dinin egzoterik yönünü, yani dışla, şekille, yasayla ilgili yönünü acımasız bir şekilde temsil eden papazların, inancı kurumsallık içinde adeta boğmaları sonucunda Kilise baskıcı bir kurum haline gelmiştir. En uç şekliyle Engizisyonda tezahür eden bu aşırı kuralcı durumdan hoşnut olmayan bazı dindar düşünürler ezoterik öğretilere sığınmışlardır. Baskılar ezoterik yapıları ister istemez “hermetik” yani gizli bir hale getirmiştir. Hermetik gruplar dışa kapalı gruplardır, dışa kapalı olan her türlü yapıya “hermetik” grup denir. Burada amaç “ehil olmayanları içeri almamak”tır. Bu anlamda avama açık, herkese açık bir anlayışa sahip değillerdir, seçkincilerdir. Çünkü şöyle bir mantığa sahiptirler: “Bu gelenek, bu düşünüş şekli yüzyılların gelişimi sonucunda tekamül etmiştir, sıradan adamın bunları anlaması mümkün değildir.” Niyâzî-i Mısrî’nin, “Arifin her bir sözün anlamaya insan gerek- Sanma kim bu âlemde hayvan olan anlar bizi” sözü ile Hz. İsa’nın “İnci tanelerini ineklerin önüne saçmayınız, onlar bunun kıymetini idrak edemezler” sözü aynı gelenekten çıkmıştır.

Bugün modernlerin elinde felsefe denen şey bir tür beyin jimnastiği halini aldı, oysa aslı öyle değildi. Kaynağından kopan modern felsefenin otantik, aslî yapısının ne olduğu ve nereye götürülmesi gerektiği kimi düşünürleri meşgul eder hale gelmiştir. Bu anlamda Batı içerisinden birçok filozof, Dante, Spinoza gibi düşünürlerle başlayan arayış ve sorgulama sürecine sonradan dahil olmuş, “Aydınlanma sonrası felsefenin kökleri nereye çıkmalı?” sorusuna cevap aramıştır. Bu arayış Hegel’de de vardır. Bu noktada Heidegger’in söylediği söz ilginçtir. Vefatından bir süre önce bir gazetecinin kendisiyle yaptığı röportajda söylemiştir bunu: “Benim felsefemi o kadar büyütmeyin. Zaten bütün Batı düşünce tarihi ya Aristoteles’e, ya Platon’a düşülen bir dipnottan ibarettir. Ben aslında Platon’a düşülen bir dipnottan ibaretim, o geleneği devam ettirmeye çalışıyorum. Beni anlamak istiyorsanız Platon’a ve Şehabeddin Sühreverdî’ye bakın!” der. Çünkü Heidegger talebesi olan Henri Corbin aracılığıyla Sühreverdî’yle tanışmıştır.

S.A.: Hermetik gruplar ve sembolizm ilişkisi de bu anlamda önemli görünüyor.

M.E.K.: Aslında ezoterik felsefenin derinlerine indiğimizde varoluşta görülen her şeyin bir sembolden ibaret görüldüğünü anlarız. Yeryüzü dahi bir semboldür. Kuran da, İncil de, bunların hepsi birer sembolden ibarettir; sembolün Arapçadaki karşılığı “ayet”tir zaten. “Ayet” hakikat demek değildir, işaret demektir; hakikate işaret eder. Dolayısıyla bir Müslümanın ayetlere bakıp, o ayetin hakikatine çıkması istenir. Köktenci, metin-merkezci bakış açısında ayet sadece ayet olarak görülür ve başın üstüne konur. Ama ezoterist bir Müslümana bu ayetler şöyle der: “Bana bak, beni oku, beni anla, benden içeri gir, benim katlarım var.” Hz. Peygamber bir hadiste şöyle buyuruyor: “Kuran’ın yedi batnı (boyutu) vardır.” Dolayısıyla ezoterik felsefenin temelinde, varlığın katlı ve hiyerarşik olarak yapılandığı görüşü vardır. Bu hiyerarşide en dışta, yani en aşağıda olan görüntü aslında en içte olanın uzantısıdır. Mana içerdedir, söz dışarıda. İnsan bedeni dışarıdadır ama insanın hakikatı insanın içindedir. Dolayısıyla, Yunus, “Bir ben vardır bende, benden içeri” derken ezoterik bakışını ifade etmiştir. “Bana bak ama benden içeri gir” diyor; kendisi üç beş sene sonra ölecek, ama işaret ettiği mana baki kalacaktır. Bu mertebenin fizik kurallarına göre, her doğan büyür, yetişir, ilerler ve çöker. İsterse peygamber olsun; herkes bu yasaya tabidir. Ezoterik bakış açısında, her mertebenin üstünde bir diğer mertebe vardır ve mertebeler arasında bir geçiş söz konusudur. Ezoterizmin kaynağı ve temel ilkeleri Kuran’da vardır ama çoğu Müslüman bunun farkında değildir. Ayette geçtiği gibi; “Allah yedi kat semayı ve onun yedi kat mislini yarattı.” Buradaki “Yedi kat gökyüzü” astronomi veyahut jeoloji ilmiyle açıklanacak şeyler değildir. Pozitivizmin ne olduğunu dahi bilmeden ona âşık olan bazı taşralı dindar ilahiyatçıların yazdığı tefsirler bu türden tercümelerle doludur. İlginç olan ise, söz konusu bu ayetin devamında gelen “yetenezzelü’l-emru beynehün” yani “Allah’ın emri bunlar arasında inip çıkmaktadır” ayetini, bu kimselerin bir türlü açıklayamaması. Açıklayamazlar, çünkü bilmiyorlar. İbn Abbas diyor ki, “’Allah’ın emri (işleri) ikisi (yer ve gök) arasında iner çıkar’ ayetinin Peygamberden işittiğim anlamını sizlere açıklayacak olsam, bu kelleyi bu gövdede tutmazsınız.” O da, daha önce temas ettiğimiz “hermetik” ilkeden hareketle bu sırrı ifşa edemiyor. Yeryüzünde gördüğümüz her şey, insan bedeni, masa, sandalye, kitap, eğer elimizdeyse, birer görüntüdür, işarettir ve nesnedir. Nesne ise ölümlüdür. Kullanım nedeniyle vahyin kitaba büründüğü “Mushaf” şekli vardır. İslam’ın ezoterik geleneğinden değil de egzoterik geleneğinden beslenen ve köktenci bir bakış açısına sahip olanlar, Kur’an’ın maddeleşmiş hali olan mushafı havaya kaldırarak tekbir getirebilirler. Nitekim İmam-ı Ali’ye karşı çıkanlar da ellerindeki Kur’an yapraklarını havaya kaldırarak insanlara göstermişlerdi. Oysa İslam’ın ezoterik yönünü temsil edenler hiçbir zaman Mushaf yaprağı göstermemişlerdi. Söz konusu Hakem Olayı’nda, kararsızlar hangi tarafa gideceklerini düşünürlerken, bazı uyanıklar, “Kararsızları etkilemek için Kur’an’ı gösterelim!” demiş ve Kur’an yapraklarını mızraklarına takarak havaya kaldırmışlardı. Kararsızlardan bazıları, “Bakınız bunlarda Kur’an var, hakikat bunlarla olsa gerek!” diyerek o tarafa doğru meylederken, Hz. Ali bir tepeden, “Ey insanlar, nereye gidiyorsunuz? Kur’an benim” (Ene’l-Kur’an) demiştir. Fakat, “Kur’an benim” derken bir kitabı işaret etmiyor; kendisinin deruni anlamıyla yürüyen bir Kur’an olduğunu vurguluyordu. Bugün Kur’an olarak bildiğimiz kitap, Hz. Peygamberin elinde sayfalar halinde müdeyyen şekliyle yoktu. Ayetler ezberleniyor ve onlarla hem pratik hem de ruhanî açıdan amel ediliyordu. Kur’an’ın kendisi “Oku!” diyor. O zaman kastedilen neydi acaba? Bunu düşünmek gerekir.

S.A.: Hz. Ayşe, “Allah’ın resulü yürüyen Kuran’dı” diyor ya…

M.E.K.: Yine bir hadiste, “İnsan ve Kuran ikiz kardeştirler” denilmektedir. Biri aynı hakikatin harfe bürünmüşüdür, “kitap” halindedir, diğeri de “insan” halindedir. Ezoterik gelenekte esas olan her zaman insandır, fakat karşıtında esas olan insan değildir: bu yüzden “bu kitap bize yeter” derler. Hayır, rehber bir insan olmazsa, o kitabı sana yorumlayan insan olmazsa, kitap tek başına anlam ifade etmez. Eğer kitap tek başına yetseydi, peygamber diye bir şey olmazdı, Allah herkese bir kitap gönderebilirdi. Dolayısıyla “insan” veyahut “insan-ı kâmil”, ruhanî olgunluk yolu diyebileceğimiz ezoterizmde çok önemlidir. İnsanı tanımakla başlanır ve oradan Tanrı’yı tanımaya gidilir. Ancak dikkat edilmeli; buradaki hümanizm Batı hümanizmi gibi değildir, insandaki derin kutsallığı soyutlayan ve kenara atan değil, insana kutsal köklerini veren bir insanseverliktir bu. Platon’un “Ey insan, sen bir zaman Tanrıydın, ama unuttun!” sözü çok önemlidir. Bu nükteyi İslam geleneğinde yorumlarken “Tanrıydın” sözünü köşeli parantez içine alıp “Tanrısaldın / ilâhî idin / kutsal bir yönün vardı” şeklinde yorumlarsak sorun hallolur, “Ey insan, bir zamanlar ilahiydin, ama nefsinin tesiriyle bu vasfını kaybettin.”

S.A.: Yani “aline” oldun, özünden uzaklaşıp bir yabancı oldun, benliğini çöle çevirdin ve kendi çölünde yalnız kaldın… Peki ezoterik gelenekler arasında beliren farklılıklar niye?

M.E.K.: Ezoterik anlamda bakıldığında bütün sahih gelenekler arasında paralellikler görülmekte, hepsi aynı esasa dayanmaktadır. Ve görünen ihtilaflar, farklılıklar dışavurum esnasında görülmektedir. Zuhurda oluyor farklılık… Dıştan baktığımızda bedenlerimiz ayrı, sen bir yerdesin, ben bir yerdeyim; sen Türk’sün, ben Zenci. Ama hakikat itibariyle baktığımız zaman sen bir ruha sahipsin, ben de bir ruha sahibim; toplu iğne batırdığım zaman senin de canın acıyor, bana batırırsan benim canım acıyor; ortaklıklarımız var. Ezoterik bakış açısı hakiki ortaklıklar üzerine dayalıdır. Bu demek değildir ki, ezoterizm, egzoterizmi tamamen bir kenara atmakta ve ona hiçbir ehemmiyet vermemektedir. Hayır, ezoterik felsefe der ki, siz içte yatanı bilirseniz, dışta olanın paralelliklerini de bulursunuz. Çünkü dışta yatan sonuçtur, sebep değildir; hakiki sebepler içtedir. Hermetik gelenekte bir ilke vardır: “Aşağıda ne varsa, yukarıdaki gibidir”. Hermetizm bunu yukarı/aşağı ifadesiyle sembolizme eder. Ezoterik felsefe diyor ki, madem o vahdet noktası içeride, o öz en derinde; o şey nasıl elde edilecek? Her göz onu göremez, her insan ona ulaşamaz. Bu, eğitim gerektirir; o eğitim nerede başlayacak? Eğitim dıştan içe doğru gelişecek. Egzoterizm bu manada önemlidir; dıştan içe doğru gelişme demektir. Buna tasavvuf geleneğinde “seyr-i ilallah” denilir yani dıştan içe doğru yolculuk. Sonra “seyr-i anillah” gelir, yani “içten dışa doğru” iniş. Bu iki “kavis”, iki yay şeklinde ifade edilir. Birisi “kavs-i urûc” yani yükseliş kavsi”, diğeri ise “kavs-i nüzûl”, yani “iniş kavsi”. Çıkışını yaptıktan sonra iniş gelir. İnişini yapan adam da çıkmıştır ve inmiştir; aramızdadır, bizim gibidir ama Yunus’tur artık. Ete kemiğe bürünmüştür ama hakikat insanıdır o.

S.A.: Çağdaş Batı edebiyatı ve düşüncesindeki ezoterizme gelirsek bu akım ve oluşumların kaynağı hakkında ne diyebiliriz?

M.E.K.: Daha önce de değindiğimiz gibi, Batı ezoterizmi üzerine çalışanlar Batı ezoterizm geleneğinin aslında Doğu’dan alındığı görüşündeler. Fakat Doğu derken tam olarak ne kastedildiği konusunda bazı problemler var. Ortaçağ ezoterizminde Doğu’nun, Ortadoğu ve İslam tasavvuf geleneği olduğu açıktır. Ama onsekizinci yüzyıldan sonraki Batı ezoterizminde Hint etkisinin öne çıktığı görülmektedir. Bugün özellikle modern Batı ezoterizminin kilometretaşı olan şahsiyetlerin başında Madam Blavatsky ve kurduğu Teozofi Cemiyeti gelir. Blavatsky, Gürciyev, Bennet vb düşünürler görünürde Hindu terminolojisiyle ezoterizm yaparlar. Fakat bazı araştırmacılar Blavatsky ve Gürciyev’in Kafkasya, Lübnan ve İstanbul’da Nakşibendî, Halvetî, Melamî ve Dürzî şeyhlerle görüştüklerini; onlardan bazı görüşler alıp sistem haline, diyagram haline getirdiklerini tespit etmişlerdir. Gürciyev’in sistemi Nakşibendî eğitim ve ruhanî yoğunlaşma esaslarına dayanmaktadır. Hatta bu konuda Perry gibi bazı araştırmacılar “Gürciyev’in Hocaları” gibi kitaplar dahi yazmışlardır. John Bennett ise İstanbul’a işgal kuvvetlerinin bir istihbarat subayı olarak gelmiştir, fakat şahsi merakı olan maneviyat araştırmalarını burada da sürdürmüş ve bazı Melamî, Mevlevi büyükleri ile görüşmüştür. Fakat bu araştırmacılar Batıya geldikleri zaman bu düşünceleri “ennegram studies” (enegram çalışmaları) “dramatic universe” (dramatik evren) ve “fourth way” (dördüncü yol) gibi isimler altında sunmuşlardır.

Ayrıca şunu da söylemek gerekir ki, Batıda ezoterizm sadece ruhanî araştırma yapan birkaç seyyah, dil uzmanı ve Doğu meraklısından ibaret kalmış temsilcilerle sınırlı değildir. Öte taraftan mesela Newton, Einstein gibi bilim adamlarının mistik eğilimleri, tarikat bağlantıları maalesef ihmal edilmiştir. Einstein’ın bütün araştırma ve buluşlarını bağlı bulunduğu tarikatın laboratuvarında gerçekleştirdiği söyleniyor.

René Guénon der ki, Doğu aklı aydınlanma esaslıdır, kategorik değildir; yaşama esaslıdır, seyyaldir; Batı aklı ise tasnifçidir, sıralama, kategorize etme peşindedir. Aslında bir Doğu/Batı sentezi söz konusu edilirse, Blavatsky’nin yapmış olduğu bir tür tasniftir. Masonluğun yaptığı da bir tür eklektik sistematize ediştir. Geçmiş bütün ezoterik geleneklerden devşirilerek oluşturulmuştur. Epeyce bir Hindu, Zerdüşt inisiyasyon motifi, Musevi inisiyasyon motifleriyle karıştırılmış olmakla beraber, fazlasıyla İslami ezoterik motifler de vardır bu derlemede. Onun için kendilerine on yedinci derecede “Doğunun ve Batının Şövalyeleri” adını verirler. Filistin’den Roma yoluyla İskoçya’ya gelen Doğu şövalyeliğidir esasları.

E.E.Ç.: Sufizm motifleri yani…

M.E.K.: Elbette, üstelik bu bir hayli fazladır. Çalışma sistemi Ortaçağ usta/kalfa ilişkisine dayanmaktadır. Kendi törenlerinin de Ahilikteki Usta/kalfa/çırak ilişkisindeki şed kuşanma törenleri ile benzerlikleri bulunmaktadır. Aslında Masonluğun İslam tasavvufundan ne aldığı konusu üzerine ciddi anlamda çalışılmamıştır. Her ikisi de hermetik, yani gizli öğretileri esas alan yapılanmalardır; mesela Masonluğu anlayabilmek için Mason olmak gerekir, çünkü kapalı bir gruptur; İslam tasavvufunun da kendine göre hermetik dereceleri vardır.

E.E.Ç.: İki sorum olacak. Birincisi, ezoterizmi bu haliyle bir tür modernizm karşıtlığı gibi algılayabilir miyiz? İkincisi de “Evrenin Ulu Mimarı” mitiyle tasavvuf geleneği arasındaki ortak noktaları nasıl yorumlamalıyız?

M.E.K.: Ezoterik gelenek Tanrı’yı, yaratıcı gücü, Allah’ı, isimlendirmekten ziyade bir zamirle ifade etmeyi tercih eder. Bu zamir de İslam tasavvufunda HÜVE zamiridir. ‘O’ demektir. Bizde, Sûfî zikrinde “Hû” demek, Hindu geleneğinde “Om” demek gibidir; “Om” isim değildir, zamirdir. Neden sonsuz güç sahibi yüce varlık böyle bir zamirle çağrılıyor? Çünkü ben sana hangi ismi verirsem vereyim, o ismi sana verdiğim anda seni kayıtlamış olurum. Oysa zamir daha mutlak ve kapsamlıdır. Sûfî literatüründe “Hüviyyet” diye bir makam vardır. Makam-ı Hüviyyet, Makam-ı Uluhiyyet’ten de daha yukarıdır. Neden? Tasavvuf geleneği der ki, benim sana “el-Mâlik” diyebilmem için ortada bir “memluk” olması lazım; benim sana “el-Hâlik” diyebilmem için “mahluk” olması lazım. Dolayısıyla bazı isimler ancak yaradılışı var etmenden sonra aldığın isimlerdir. Yaradılış olmazsa, henüz sen hiçbir şeyi yaratmamışken sana nasıl “el-Hâlik” diyebilirim ki? Bu mertebede Sen Rab bile değilsin, çünkü “merbub” yok! Hatta sana “İlah” bile diyemem, “me’lûh” olacak ki sana ilah diyebileyim. Oysa Tanrı’nın zati varlığı mahlukatına bağlı değil. İşte bundan dolayı bazı makamlar (el-hazarat) için değişik isimler vermişlerdir.

İslam tasavvufunda “Hû” isminin öne çıkmasının, Allah’ın isminin diğer isimlerin hepsini kuşatan bir isim olarak alınması, Tanrı’nın yedi ana ismi olması ve diğer tüm isimlerin onlardan türemesi gibi nedenleri vardır ve bunların keşfî ve tefekkürî izahları vardır. Bu isimler şemasında “el-Musavvir” (şekilleri veren, suretleri yaratan) “el-Bârî” ve “el-Hâlik” gibi bazı isimleri yan yana koyduğumuz zaman “evrenin ulu yaratıcısı, ulu mimarı” gibi bir fotoğraf ortaya çıkar. Yani Âlemin yaratıcısı ve tasarımcısı olan kudretli yüce varlık. Burada Masonluğun on dördüncü derecede Tanrı’yı bu şekilde isimlendirmeyi tercih ediyor olması, biraz da Musevi ezoterik geleneğinin sefirotlar içerisinde, yeryüzünü şekillendiren bir Tanrı tasvirine dayanıyor olmasıyla, bir tür Kral Tanrı sembolizmine dayanmasıyla ilgilidir. Bundan dolayı, bu tür ezoterik akımların yeryüzünü de tanzim etme projeleri vardır.

Mesela Budist yolu, içe çekilme yoluyla aydınlanma esasına dayalı bir ezoterizm iken, batı ezoterizmi kendine has oluşumu içinde dışa da hâkim olunması temeline dayanan ve sosyopolitik teorilerini de beraberinde getiren bir tarzı benimser. Bu manada onsekizinci yüzyıldan sonra ve hatta günümüzde bile Batı ezoterik akımlarını Batı sanatından, felsefesinden, şiirinden, sinemasından soyutlayamayacağımız gibi, politik görüşlerinden de soyutlayamayız. Bu kültürde, sosyopolitik hedeflerle kökende yatan ezoterik düşünceler arasında paralellikler söz konusudur. Bugün birçok Batılı üst kademe yöneticinin birtakım ezoterik akımlara dahil olduğunu biliyoruz. Aslında bu manada çoğunun sanıldığı kadar da seküler olmadıklarını biliyoruz. Dolayısıyla ezoterizm dünya siyasetini yönlendirmede etkin bir rol almaktadır. Bizim ülkemizde ise bazı sebeplerden dolayı bu konular ihmal ediliyor ve dikkatten kaçıyor. Bu konuda söylenecek çok şeyler var, konu başka yerlere gider. Doğrusunu söylemek gerekirse, özgün İslam ezoterizmine baktığımızda mesela Selçuklu-Osmanlı gelişim çizgisindeki İslam ezoterizminin politik uzantıları da vardı. Bir yanda “Hükümet-i Zâhiriyye” yani görünen yönetim varken, öbür tarafta bu gücün meşruiyetini kendisinden aldığı “Hükümet-i Bâtıniyye” yani içsel, manevi bir otorite de hep olagelmiştir. Mesela İbn Arabî’nin metinlerinden birisin adı “et-Tedbirat-ı İlahiye fi Memleketi’l-İnsaniyye”dir. Yani “Beşer İkliminde İlahi Tedbirler”. Bu bağlamda Michel Chodkiewicz’in güzel bir makalesini de anmak isterim: “İslam Ezoterizminin Politik Boyutları”.

Modernitede içsel olan, bâtında kalan anlam kaybolmuş, dışa feda edilmiştir. İnsanın kâinattaki yeri ve ontolojik manası ihmal edilip görüntü öne çıkarılmış; böylece “beden” mefhumu her şey demek olmuştur. Vücut çalışmaları, makyaj sanayi, sinema sanayi, gösteri, reklam vs üzerinden her şeyin metalaştırılması süreci ister istemez modern insanın yalnızlığını da beraberinde getirmiştir. Modern insan yalnızdır; görüntüler ormanı içerisinde yalnız kalmıştır. Bu aşırı maddeciliği yaşayan modern insan tabii olarak bir sarkaç salınımı gibi zıt tarafa; ezoterizme, bâtınî olana kaçmaktadır. ’68 kuşağının çiçek çocuklarla, hippilikle tanışıp, bir tür düzensiz mistisizmin ardından Doğu’ya, Hindistan’a kaçışa yönelmesi manevi bir açlığın göstergesidir. Ruhun ihmali insanları ister istemez maneviyat arayışına yöneltmiştir. Maneviyat, spiritüalizm arayışları modernite sonrası döneme, postmodern döneme damgasını vuracaktır; sanatta ve her şeyde bunun yansımaları görülmeye başlanmıştır. Fakat şu bir gerçek ki, bu da beraberinde bazı problemler getirmektedir. Belli bir inisiyatik temeli olmayan, geleneği olmayan, geleneğe sahip olmayan, usta/çırak ilişkisi olmayan bir sahte ezoterizm, doğal olarak majisyenliğe, okültizme ve uyuşma felsefesine doğru genişlemektedir. Müzikte, sanatta bunların yansıması görülmüştür ve daha çok görülecektir. Uyuşma ve kaçma isteği vardır; çünkü madde ormanını andıran şehirlerde yaşayan insanın zihni, taptığı maddeler çoğaldıkça parçalanmıştır. İşin ilginç yanı, kapitalist zihniyet de şu anda bir Pazar olarak mistisizme/ezoterizme eğilmiştir. Bazı politikalar bunun üzerine inşa edilmektedir. Modern dönemdeki mistik yönelimlerin de manipülasyona açık tarafları bulunmakta ve bunun üzerine planlar yapılmaktadır. Bu konuya da dikkat çekmek isterim. Uzun yıllar kutsal yapısı içerisinde Doğu’da yapılan meditasyon, yoga vb yöntemler Hindistan’dan alınıp Batı’ya getirildiğinde, kapitalist niyetlere alet edilmiş; mesela işgücü kalitesini artırmak için kullanılır hale gelmiştir. Bu yaklaşım büyük şirketler tarafından bir insanın aydınlanmasından ziyade, daha fazla mal ve meta çıkarma amacıyla kullanılır hale gelmiştir. Dolayısıyla Batı’nın kendi kapitalist bünyesine adapte ettiği bu yeni “rahatlatıcılar”a artık guru veya şeyh denilmemekte, “ruhanî koç”, “maneviyat koçu” denilmektedir.

Aynı durum İslam ezoterizmi için de söz konusudur. Yıllarca Hindistan’dan guru ithal eden Batı, İslam medeniyetinden de bazı şeyhler ithal etmekte veya kendi uydurduğu Mevlânâ’yı pazarlamaya çalışmaktadır. Yine kendine uydurduğu, manipüle ettiği Yunus Emre ile kendine çevirdiği Muhyiddin İbn Arabî üzerinden, gelenekle asla ilgisi olmayan felsefeler geliştirmektedir. Oysa ki işin doğrusu İbn Arabî gibi, Mevlânâ gibi büyük bilgeleri, ait oldukları ezoterik gelenek içerisinde değerlendirmektir.

Ezoterik bakış ezoterik olanı da kapsar; egzoterik olanı da. Çünkü egzoterik olan ritüellerin formudur. Ezoterik olanı, içte duranı, derindeki anlamı korumak için bir kabuktur egzoterik olan. Kabuk olmadığı zaman ezoterik de var olamaz/korunamaz. Dolayısıyla madde planında dışsal olana, zâhir olana daima ihtiyaç vardır ve bu bâtındaki esaslardan farklıdır. Gerçek İslam ezoterizmi, tamamen bâtınî davranmak demek değildir, hakiki adlandırma ile buna “ilm-i bâtın” denir; “ilm-i bâtın” ile “Bâtınîlik” farklı şeylerdir. Tamamen bâtınî olmak, bir tür uçtur. Nasıl ki zâhirilik, her şeyi zâhire bağlayıp, zâhir dışında hiçbir şey yok diyorsa, tamamen bâtınî tavır da “zâhirde hiçbir şey yok, her şey bâtındır” demek suretiyle maddi planı dışlamak, reddetmek, maddede olan her tür sembolizmi hakikatinden farklı bir yere koymak suretiyle bir tür anarşiye yol açmaktadır. Bunun doğru olanı ana cadde İslam tasavvuf geleneğinde temsil edilen ezoterizmdir. Bu yolda dereceler vardır. Gerçekliğin elde edilişi, sende açığa çıkışıdır; senin gerçek olduğunu/hakikat olduğunu idrak ediş sürecindir bu. Bu derece içerisinde egzoterik olan yani zâhir olan, Bab-ı Şeriat ile Bab-ı Tarikat’tır. Bu ikisi dışsal olanı temsil ederler ve araçtırlar, gaye değildirler. Ne şeriat, ne tarikat; ikisi de gaye değildir. Tamamen araçtır; bunları anlamak ve izlemek suretiyle içe geçilir; “iç” de hakikatten ibarettir. Gerçek aydınlanma, Bab-ı Marifetten Bab-ı Hakikate geçmek suretiyle elde edilir. Hakikatin elde edilişi hakikat olmak demektir. Dolayısıyla siz hangi yolu izlerseniz izleyin, şu ya da bu olun; yakanıza kırk tane rozet takın, hakikati elde edemediğiniz sürece araçlara takılmışsınız demektir. İbn Arabî’lerin, Yunus’ların, Mevlânâ’ların işaret etmiş oldukları esaslar önemlidir. Dıştan içe doğru geçişte içte elde edilecek hakikatin ne olduğu önemlidir. Daha önce de değindiğimiz gibi bazı Batı ezoterik akımları içi ihmal ederek zamanla dışa kaymışlardır. Dışla daha ilgilidirler; onlar için politik teorileri daha öndedir. Bu yüzden bilge kişi üretmek yerine artık politikacı, entrikacı, strateji uzmanları üretir olmuşlardır.

E.E.Ç.: Peki Masonlukla tasavvuf arasında bir çatışma var mı yok mu? Ya da bazı tasavvuf ekolleri de geçmişte dünyevi egemenliğe talip miydi, değil miydi?

M.E.K.: Konuya şöyle bakmalıyız: Modern öncesi dönemlerdeki İslam uygarlığında İslam siyasi erklerinin neredeyse hepsi ezoterik temellere dayalıydılar. Bütün Sultanlar istisnasız bir veli önünde diz çökmek suretiyle meşru olurlar. Sadece tahta geçmekle sultan olunmaz, Osmanlı sultanının sultanlığa başlangıç anı, Eyüp Sultan’da Nakibü’l-Eşraf tarafından kılıç kuşatılmasıyla gerçekleşir. Manevi hiyerarşi bakımından üstte olan ehl-i beyt soyundan gelen bir seyyiddir; nakibü’l-eşraftır. Padişah onun önünde eğilerek kılıcını kuşandıktan sonra sultan olur. Dolayısıyla padişahların özel dini inançları dikkatle incelendiğinde şu görülecektir: Biz mutlak monark değiliz, meşruti monarkız, biz âriflerin/manevi ustaların/ruhanî efendilerin hizmetkârıyız. Yeryüzünü düzenlememiz, irfanı düzenlemek içindir. Bu anlamda mesela, Yavuz Sultan Selim’i hatırlayabiliriz;

Padişah-ı âlem olmak bir kuru gavgâ imiş,

Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imiş

Yani “Bir dünya padişahı olmak kuru laftan ibaret. Gerçek sultanlık aslında bir bilgeye talebe olabilmek imiş” diyor. Modern siyasette ise tam tersine bilgelik dışlanmıştır. Tam bu noktada Ernest Gelner’in Şerif Mardin Hoca’ya söylediği bir söz aklıma geldi; diyor ki: “Türk erkeğinin Cumhuriyet öncesi iki özelliği vardır. Biri maçoluk, diğeri Sûfî eğitim neticesinde kazanmış olduğu zengin bir derviş kalbi. Tıpkı bir şövalye gibi. Modern dönemle beraber, o Sûfî eğitim kesilince ortada Türk erkeğinin sadece maçoluk özelliği kaldı.”

Bu açıdan baktığımızda manevi eğitim verilmesi konusunun artık Türkiye’de –elbette ki ilmî açıdan- tartışılması gerekmektedir. Tarikat kelimesi –ki ülkemizde tabu kelimelerdendir- aslında sanılandan daha geniş anlamlıdır. Tarik, yol demektir. Bu geniş anlamıyla aslında Masonluk da dahil birçok felsefi okul, işlevsel açıdan birer tarikattır. Fakat bu ismi kullanmazlar. Dolayısıyla tarikatı tümüyle reddetmek yerine, belki iyi/kötü ayrımı yapılabilir. Ama tarikatı tamamen dışladığımız zaman bu yapılanma yok olmamakta, bilakis tüm oluşumlarıyla yer altına inmektedir. Manevi ihtiyaçların tatmin edildiği bu oluşumlar sadece ad değiştirip, bir yerlerde var olmaya devam ederler. Ortadan külli olarak kaldırılmaları mümkün değildir. Mümkün olsaydı 1925’ten beri kanunen yasak olmalarına rağmen, bugün hâlâ böyle oluşumlardan bahsediyor olmamamız gerekirdi. Oysa ki varlar. Kanun maddesi sadece ismi esas almaktadır. Bu ismi –yani tarikat ismini- kullanmadan da bir dernek çatısı altında tarikat fonksiyonunu ifa edebilirsiniz. Ayrıca köktenci dini anlayış seviyeleri tasavvufi eğitimin yasaklanmasıyla doğru orantılı olarak artış gösterir. Tasavvufi eğitim bir seviye kazandırma eğitimidir. Bazı şeylerin panzehiridir. Fakat her şey tepe taklak olduğu için, taşlar bağlanıp köpekler salıverilmiştir. O zaman da sonuca itiraz etmemek lazım. Sovyetler Birliği’nde Ekim devriminden sonra özellikle Stalin döneminde dinin kökünün kazındığı iddia edildi. Camiler, kiliseler vs kapandığında manevi ve dini olan her şeyin bittiği söylendi ama bu sefer her taraf majisyenlerle, büyücülerle doldu. Komünizm döneminde Sovyetler Birliği’ndeki spiritüalist akımlar hiçbir yerde olmadığı kadar yaygındı. Bu damar yatak değiştirdi ve akmaya devam etti. Hasıla tümüyle karşı çıkmak ve onu yasaklamak yerine, sinerji yaratmanın yolları aranmalı diye düşünüyorum. 1925’teki şartlar öyle icap ettirmiş olabilir. Fakat artık uluslararası insan hakları ve fikir hürriyeti ile birlikte eğitim ve öğretim alma hürriyetinin kapsamı daha geniş düşünülmektedir. Bütün dünya elitleri belli “order”lara bağlıdırlar. Bu konunun ciddi ve ilmi olarak ele alınacağı gerçek demokratik ortamlar lazım. Modernlik öncesi bütün toplumlarda, -buna Rönesans öncesi Avrupa da dahil- ‘Bilge Kral’ anlayışı vardı. “Ya krallar bilge olmalı, ya bilgeler kral olmalı”. İşte bu rahip/bilge/mürşit kral anlayışında kutsal olanla profan olanı beraber tutabilme özelliği vardır. Bu ikisi zaman zaman bir kişide buluşabilir. Bizde mesela bazen Veli Sultanlar olmuş, örneğin, II. Bayezıd için Bayezıd-ı Veli tabiri kullanılmıştır. Yükseliş Dönemi’ne gelinceye kadarki Osmanlı sultanlarının her birinin bireysel, manevi hayatlarının da oldukça yüksek düzeyde seyrettiğine dair tarihi kayıtlar vardır. Yükseliş Dönemi’nden sonrakilerde ise durum biraz farklılık arz ediyor. Ezoterik Osmanlı tarihine bakacak olursak, bana göre III. Murat bu konuda kilit noktadır. Ondan sonra ezoterik olan kayboluyor yavaş yavaş.

Aslında sorduğunuz soru bu açıdan önemli. Demek ki bunlar bâtınî olana/ezoterik olana bağlıysalar, o zaman bâtın bir şekilde zâhiri–iyi veya kötü- yönlendirmiş oluyor. Evet, gelenek der ki, yeryüzünde asgari mutluluğun sağlandığı dönemler ve yerler içle, bâtınla, ezoterik olanla ne kadar uyumlu olduğuna göre belirlenir. Yani ezoterik olanla doğru oranda iyi ilişki kurulup denge sağlanıyorsa işte o zamanlarda, dıştaki iktidar/güç ona göre adalet, bilgelik ve hikmet saçıyor. Dış iktidar ve güç; içten ve manevi alandan kopmakla bu denge bozuluyor. Bu durum bir bakıma baştanbaşa bir insanlık tarihi ve dinler tarihi problemidir. Mesela René Guénon Maddi İktidar, Ruhâni Otorite isimli kitabında bu karşılıklı ilişkiyi inceler. Ona göre maddi olan, iktidar sahibi olur ama otorite ve yetkinlik maddi alanda değildir, bütün güç ve iktidar sahipleri bir manevi otoriteye tabidir/tabi olmalıdır. Guenon bunu Hinduizmden verdiği bir örnekle temellendiriyor ve diyor ki, savaşçılar ve idareciler (Kşatriya) evvelce tamamen Brahmanlara tabii idi; Brahmanlar tarafından yönlendiriliyorlardı. Ama şeytanın nefslerini iğvası ve doğru düzgün eğitim almamaları vs neticesinde bazı Kşatriyalar “Bu Brahmanlara da ne oluyor? Güç sahibi biziz, bunlar bir kenara çekilmişler, Tanrı’yla manevi irtibatları olduğunu savunarak öne çıkıyorlar; biz de Brahman işlevi görebiliriz!” diyerek, kendilerinde olmayan bir yeteneği kıskanmışlardır. Nihayetinde Kşatriyalar Brahmanları öldürmek suretiyle layık olmadıkları, asla kazanmadıkları, hak etmedikleri bir nitelik olan Brahmanlık derecesini de üstlerine alarak bir bakıma felaketi davet ettiler ve Hinduizmin sonunu getirdiler; Hindu geleneğini bitirdiler. Oysa daha evvel uyum içerisinde yaşıyorlardı.

Bu bağlamda ezoterik geleneklerde “terazi” ve “kılıç” simgesi çok önemlidir, zâhirî olanla bâtınî olanın birlikteliğinin sembolizmidir bu. Denge ve orta yol. İbn Arabî insan-ı kâmilin iki tarafa da bakan bir yüzü olduğunu söyler (zü’l-vecheyn). Hem önünü ve hem de arkasını görmek gibi bir şey. İslam tasavvufunda Hz. Ali’nin Zülfikar’ı çataldır; iki dillidir. Teber dediğimiz çift taraflı balta da çok önemlidir. Tarikatlarda teber vardır. Bugün Batı ezoterik geleneğinde kullanılan sembollerden birisi olan çift taraflı balta buradan gelir. Tek taraflı baltanın bir anlamı vardır, çift taraflı baltanın başka bir anlamı vardır. Bunlar hep İslam tasavvufundan alınmadır. Fakat René Guénon’a şeyhi İliş el-Kebir’in söylediği gibi, “Bizde bunların hakikatleri var, onlarda ise sembolleri”.

Sahih gelenek der ki, maddi dünya, yani yeryüzü hiçbir zaman cennet olmayacak, maddi alanda huzur, toplumsal refah ancak izafi olarak mevcut olacaktır. Bu dünya içle doğru orantılı ve onunla uyumlu olarak yaşandığı sürece huzur ve güven ortamında kalabilecektir. Dolayısıyla mutlak bir cennet, mutlak bir adil yönetim hiçbir zaman bu dünyada olmayacaktır; sadece belirli zamanlarda belirli dönemlerde yüksek bir adalet ve sosyal saadet mevcut olacaktır. Burada Süleyman Peygamber motifi, Davut Peygamber motifi önemlidir; kılıç ve güç sahibi peygamber, aynı zamanda iktidar sahibi olan peygamberler de vardır, kâmil insanlar da. İslam’da Hz. Muhammed’in manevi özelliği itibariyle bâtın gücü, diğer peygamberlerin hepsini içermektedir. Bu özelliklerin her biri hakikatin bir yönüdür: Davudî özellik (iktidar), musevî özellik (liderlik, güç, direnç, yasa), isevî özellik (ruhanîlik, merhamet, derunilik). Hz. İsa’da şeriat yoktur, dolayısıyla o gelenekte yeryüzü ve iktidar önemli bir problemdir. Diğer taraftan Hz. Musa’nın şeriatında güç ve yasa önde olunca başka problemler oluşmuştur. O yüzden Yahudi geleneğinde iktidar olma endişesi, yeryüzüne hâkim olma duygusu, gizli ve açık sembollerle kudret ve zenginliğin kaynağı olduğunu gösterme isteği çok önemlidir. Bu anlamda Yahudi geleneğinde taş, toprak, para, maden vs çok önemlidir; zira bunlar gücün kaynağının işaretlenip, gelecek nesillere taşınması için araçtırlar; çünkü zaman zaman zâhirî güçten uzak yaşansa bile yeniden gücün elde edileceğine dair inancı beslerler ve bunu yeni nesillere öğretirler. “Yeruşalem”siz bir din düşünemezler. İslam tasavvufunda ise taş, toprak ikincil olarak önemlidir. O da, ortada insan varsa önemlidir. Bir mekânda şerefli bir insan varsa, o mekân değer kazanır ve kutsallaşır, o yoksa Mekke bile olsa bir anlam ifade etmez. “Aradığım sendedir, Kudüs’te Mekke’de, Hac’da değil” derken Yunus Emre bunların mevkilerini inkâr ediyor değildir. Sadece sıralamayı doğru yapmaktadır. Dolayısıyla maden, taş ve kılıç dini değildir İslam. Hz. Muhammed’e indirilen mesajın içeriğinde önceki peygamberlerin tüm özellikleri aynı anda bulunmaktadır. Hz. Muhammed’in bir yönüyle bâtın esaslarını getirmesi, rahmet ve merhamet peygamberi olması, diğer yönüyle de “kılıç paygamberiyim” demesi, yani adaleti tesis etmek esaslı bir peygamber olması zâhir ve bâtının kendisinde cem olduğunu gösterir. Dünya tarihi açısından baktığımız zaman, karşımıza evrensel bir sarkaç çıkar. İnsanoğlunun yeryüzü hayatı başladığı andan günümüze gelinceye kadar dinler tarihi hep ezoterizm/egzoterizm sarkacı içerisinde devinip durmuştur. İnsan hayatını ya uç noktada zâhire, ya da diğer uç noktada bâtına götürme sarkacıdır bunun adı. Bunun tipik bir örneği Musevilik/İsevilik örneğidir. Hz. Musa’nın getirdiği mesajın zaman içerisinde ruhanî boyutu unutulduğundan ve ana esaslar olarak sadece hukuk ve norm esasları kaldığından dinin özü, içi, asıl fikri donup pıhtılaşmaya başlamıştır. Bu yüzdendir ki, aynı gelenek içerisinden manevi yöne, içe, öze ağırlık veren İsa Peygamber gelmiştir. Yahudi toplumuna bir Yahudi olarak gönderiliyor, getirdiği misyonun içerdiği anlamlar önemli. Tabir caizse diyor ki; “Ben size artık kural getirmiyorum. Zaten dini, normlar içerisinde boğdunuz ve ruhu kaçırdınız, ben o ruhu yeniden üflemek için geldim!” Dolayısıyla İsa’nın misyonu bir bakıma tasavvuf tarihinde tasavvufî eylemin karşılığı olarak görülür. Bir bakıma İsevî bir işlevdir tasavvuf; ruhun yenilenmesi, bâtın olanın dikkate değer kılınmasıdır tasavvuf. Zaman içerisinde, Yahudilikte olduğu gibi, esastan koparak “din eşittir hukuk” algılamasına gelindiği için İslam ârifleri tıpkı Hz. İsa gibi haykırarak; “Ey hoca! Ey molla! Ey müfti! Ey zahid!” vb tabirlerle ruhun ihmal edildiğine dikkat çekmeye çalışmışlardır. “Savm u Salat u Hac ile sanma biter Zâhid işin –İnsan-ı Kâmil olmaya lazım olan irfan imiş” derken Niyâzî-i Mısrî bu konuştuğumuz anlam kaymasına dikkat çekmek istemektedir. Din kural demek değildir. “Elbette kuralları inkâr etmiyoruz; ama kanunların bir ruhu var, özü var; ruhu ihya etmeliyiz” diyen Sûfîlerin İslam tarihindeki işlevleri çok önemlidir. Bu bakımdan Sûfîler, Musevi şeriatına gelen İsa’nın işlevinin benzerini gerçekleştirirler. İsa’nın getirdiği bir tür ezoterizmdir; Musa şeriatına gerekli olan ezoterizm. İslam’da ise Hz. Muhammed’e gelen mesaj her iki tarafı da kuşattığından, hem Musevilik hem İsevilik kapsanmıştır. Hukuk da vardır, çok zengin bir ezoterizm de vardır. İslam maneviyatının başlangıcından itibaren bu böyledir. Hz. Peygamberin her peygamberde olduğu gibi iki veçhesi vardır: Dünyaya bakan yönü ve Hakk’a bakan yönü. İslam geleneği bunu ikiye ayırır: Nübüvvet kolu/Velayet kolu. Ama Velayet yönü daha üstündür. Bunun sebebi velayetin Hakk’a dönük yüz olmasıdır. Hakk’a ve dünyaya dönük yüzler, Mevlevî dervişinin el-kol sembolizminde de görülür: Sağ el doğruluğun, adaletin ve gerçeğin kaynağı olan Hak’la kurulan irtibatı temsil ederken, sol el, Hak’tan aldığını halka vermeyi temsil eder. İşte bu noktadan baktığımızda, bir peygamberin sağ kolu onun Velayet Koludur; Hakk’la olan irtibatı temsil eder, sol kolu ise Nübüvvet koludur; halkla olan irtibatı temsil eder. Dolayısıyla velayet nübüvvetten üstündür. Ama bunu manipüle etmek suretiyle “İbn Arabî, velinin nebiden, peygamberden üstün olduğunu savunuyor; kim böyle söylerse kâfir olur, o da kâfirdir!” deyip Şeyh-i Ekber aleyhine konuşanlar olmuştur. Bu tamamen saptırmadır, manipülasyondur; Şeyh-i Ekber kesinlikle öyle dememektedir. Dediği çok açık: Bir peygamberin velayet yönü nübüvvet yönünden üstündür. Çünkü bir peygamberin nübüvvet kolunda, yani halkla ilişkilerinde sorun olabilir. Örneğin bin sene yaşayıp kimseyi inandıramamış tek başına bir peygamber olabilir. Bu onun peygamberlik rütbesine bir şey getirmez, yani sağ kolunda Allah’la irtibatında/velayetinde bir sorun yoktur. İşte bu manada ezoterizm, egzoterizmden üstündür.

Ezoterizmin İslam’daki görüntüsünde de zaman zaman bazı problemler olmuştur. İlimler hiyerarşisinde ilm-i bâtın denilen, Batı’da ezoterizm olarak karşılanan şey, ilm-i zâhirle beraber ele alınmıştır. İlm-i bâtın, ilm-i zâhir’in yani zâhirde olanın iç katmanıdır. Zâhirin kazılması suretiyle altta yatan sebeplerinin çıkarılmasıdır ilm-i bâtın. Suretten sirete, siretten surete geçişlilik söz konusudur. İçten dışa iniş ve dıştan içe çıkış söz konusudur. Bunları birbirinden koparmamak gerekir. Fakat ezoterizmden egzoterizme geçişi de koparmamak gerekir; ikisi arasındaki bağlantı asla yok sayılamaz. Ezoterizmden yani içten kopmuş dış kesiktir, dışı olmayan iç de bir şey yapamaz. Bu denge çok önemlidir. Dinler tarihindeki bu sarkacı optimum noktada yakalamak bir bakıma İslam ezoterizminde mümkün olduğu için René Guénon, Titus Burckhardt, Martin Lings gibi çağımızın bazı önemli düşünürleri, gençliklerinden itibaren önce Batı ezoterik akımlarına, ardından Hindu ezoterik akımlarına girmiş, daha sonra da İslam’da karar kılmış ve bu yolda hakikaten derin eserler kaleme almışlardır. Mesela Guénon önce Mason olmuş, ardından Martinizme girmiş, değişik mistik akımlarla devam etmiş bir insandır. Ardından “zâhirle bâtının kesiştiği noktada gül biter” diyerek İslam ezoterizmine geçmiştir. Yeri gelmişken şunu da eklemek gerekir ki, Gül-Haç cemiyetinin “haç ortasında gül sembolü”de aslında tasavvuftan alınmadır.

Tekrar etmem gerekirse, şu nokta çok önemli: Bütün ezoterik bilgiler yeryüzüne egzoterik kalıplar içinde kayıtlanmış, sınırlanmış olarak gönderilmiştir. Hiçbir ezoterik bilgi havada durmaz. Ezoterik bilginin insana ulaşabilir bir mertebede inebilmesi için zâhire geçmesi gerekir. Bu nokta kaçırılmamalıdır. Biz salt ezoterik nitelikteki bir âlemde yaşamıyoruz; fizik âleminde, ruhun bir bedene girdiği (tecessüm ettiği) âlemde yaşıyoruz, dolayısıyla buradaki bedenin ve fiziki esasların o ruhanî alanla irtibatı vardır. Zuhura gelmiş her şeyin özünde ruhu aramak gerekir. Biz burada bedenimizin içinde kalarak kendi ruhumuzu da arayacağız. Ben bu bedeni öldürdüğümde ruhumu yakalama ihtimalini kaybediyorum. Dolayısıyla beden bana bahşedilen güzel bir ipucu, bir numune. “Bedenine iyi bak,” diyor Tanrı, “senin bedenin mabedindir, onun içindeyken yaparsın bana ibadetini.” Beden sembolizmi bizde cami olarak görülüyor, caminin kendisini, duvarlarını yalasan da bir şey olmaz. Girip ibadet edersen bir anlam kazanır. Beden salt beden olarak bir şey ifade etmez; onun içindeyken ilahî olanı, ruhanî olanı anlarsan bir anlamı olur hayatının. Beden içerisinde ruh bulunacak, dıştan içe geçerek. İşte aşırılaşmış ve dengesini kaybetmiş ezoterizmde, açıkcası “Bâtınilik”te bu nokta yozlaşmaya uğramıştır. Bâtınîler, ilahi buyruktaki bütün emirlerin, normatif düzeydeki tüm yönergelerin anlamsız olduğunu söylediler. Bunu dediğiniz zaman ortada hiçbir kıstas kalmaz. O zaman sen içi bir türlü yorumlarsın, başkası başka türlü yorumlar; sahih gelenekten kopmuş, köksüz ve amacı dünyevi zevk olan bir içselcilik ortaya çıkacaktır; işte bu bir kırılma noktasıdır. Böyle olunca bazı siyasi iktidarlar, bazı art niyetliler, bazı ehliyeti olmayan kimseler, “işte o benim, işte o bana işaret ediyor, bizim sultanımıza/iktidarımıza işaret ediyor” diyerek yazılanı çarpıtırlar. İbn Arabî der ki, “tefsir ve te’vil makamı çok önemli bir makamdır.” Yani hermenötik önemlidir. Ama yine der ki, te’vil, yani yorum, “evvele” kökünden gelir, yani ilke döndürmek, aslına döndürmek demektir. Sen ilki bilmezsen, aslı/otantik olanı/sahih geleneği bilmezsen, neyi nereye döndüreceksin? Dolayısıyla te’vil/yorumlama bazılarının iddia ettiği gibi zırvalamak demek değildir; aslı bilen bir ustanın ikinci-üçüncü dereceye inen ve yorum bekleyen bir hususu, yeniden asla çıkarma yeteneğidir. İbn Arabî der ki, “Kur’an ancak te’vil makamına sahip insanların açıklayabileceği bir kitaptır.” Bir insanın Kur’an gramerini iyi biliyor olması, Kur’an’ı açıklama, te’vil etme, yorumlama mertebesine sahip olduğunu göstermez. Örneğin, İbn Arabî 64 ciltlik bir Kuran tefsiri yazmıştır, ama bu tefsir ehl-i zâhir tarafından yakılıp yıkılmış bazı küçük bölümleri dışında günümüze ulaşmamıştır. Elimize ulaşan kısımlarda şöyle der: “Ben Kuran’ın bir ayetini alıyorum, onu önce şeriat çekmecesinden çekiyorum, açıklıyorum, tekrar yerine kapatıyorum. Sonra aynı ayeti bir üst çekmeceden çekiyorum ve tarikat açısından açıklıyorum. Yani ‘yol’ açısından, daha üst mertebeye çıkmanın yolu açısından, bu ayette kişinin çıkacağı yolculuk esaslarının neler olduğunu açıklıyorum. Onu da yerine koyuyorum ve sonra aynı ayeti en üst anlam katmanı düzeyinden tekrar ele alıyorum. Bu sefer hakikat düzeyinde neye tekabül ettiği açısından açıklamaya çalışıyorum.”

Bakınız, bu dört, hatta beş derece tefsir demektir. Bugün yeryüzünde bu anlamda beş dereceli Kur’an tefsiri, yorumu yapacak insan yoktur. Şu an “Kur’an’ı açıklıyorum, tefsir ediyorum” diyenlerin hepsi, Kur’an’ın gramerini açıklamaktan öteye geçemezler. Bunlar kelime anlamı açıklamalarıdır. Onu yapmak için Müslüman olmaya bile gerek yoktur. Çok iyi Arapça bilen ama mümin olmayan bir oryantalist Kur’an’ı açıklayabilir. Ama Kur’an’ın ruhunu, özünü “mertebe-i hazret-i Kur’an”a çıkmış ve onun ikiz kardeşi olmuş olanlar açıklayabilir. Bu açıdan dereceler, mertebeler anlayışı önemlidir; derece ontolojisinin, “vücud mertebeleri” (Merâtibü’l-Vücûd) görüşünün metne aktarılması söz konusudur. Bu açıdan bakıldığında metinde de katlar vardır. Metnin en dış, en zâhir katmanı grameridir. Ama anlam katmanları içeridedir, metnin içindedir. Ona girebilmek için de yolculuk yapmak gerekir. Bunun için denilir ki, Müslümanların elinde tuttukları şey Kuran değil, mushaftır. Diyelim ki, elimizdeki kitap bu, Kuran onun da üstündedir, Kuran’ın üstünde Furkan vardır, Furkan’ın üstünde Ümmü’l-Kitap denilen kitap, yani Kitapların Anası vardır, onun üstünde de Levh-i Mahfûz denilen şey vardır. Allah diyor ki, “Bu göndermiş olduğumuz kitabı size gizli bir kitap olarak, kitabı kitabın içine koyarak gönderdik” (fî kitabin meknun).

Bâtınilik akımı ise zâhir olanı kabul etmediği için işin ölçüsünü öbür tarafa doğru kaçırmıştır. Bâtınî görüş esasına dayalı bazı dini akımlar çıkmıştır. İşin ilginç yanı, zâhirilerde olduğu gibi “Bâtınîlik” iddiası güden böylesi gruplardan da asla yüksek irfan düzeyini yakalayan insan çıkmamıştır. Yüksek irfan düzeyini yakalayan önder şahsiyetler ve Sûfîler daima zâhir-bâtın dengesini koruyanlar olmuştur. Bâtınîlik güden akımların kaynakları da Hz. Ali’dir, Cüneyd-i Bağdâdî’dir, İbn Arabî’dir, Mevlânâ’dır, Yunus Emre’dir. Hepsi de ana cadde tasavvufunun temsilcileridir. Bâtınîlerde her şey keyfi tevil edildiğinden, bunlar kendi davaları için mübalağa yapmaktan çekinmezler ve “Mevlânâ” da bizdendi, bir Bâtınî dâhisiydi, Yunus Emre de bizdendi” gibi iddialarda bulunurlar. Fakat bunlar tarihi ve ilmi gerçekleri çarpıtmaktan öteye geçmeyen fantezilerdir.

Bir noktaya daha dikkat çekmek istiyorum. Modern hayatta sahte inisiyasyonlar, sahte ezoterizmlerde çoğalmıştır. Ustaya hizmet eden insan, eğitilir. Testinin dolabilmesi için çeşmenin yanında durması, ışık kaynağına götürülmesi gerekir. O talim neticesinde olgunlaşır Mürid. Geçilen yolculukta sembolizm vardır; o sembolizmi ustanız size yorumlar. İçeride ne varsa, dışarı o sızar. Görüntüde olanı görmek herkesin işidir. Görüntünün ötesine geçebilmek önemlidir. Önümüzdeki dönemde sahte inisiyasyonlar, sahte mürşitler, şeyhler çıkacaktır. Bunun çözümü, bu ilmin kanunlarla yasaklanması değildir. Bu tür akımlar yasaklandığında sahtekârlığın da yolu açılır aslında. Bu evrensel bir gerçektir.

Şu da unutulmasın ki, İslam ezoterizmi babında, özellikle günümüz İslam dünyasında bir kuruluk, bir düzeysizlik varsa, onun sebebi İslam maneviyatının değişik şekillerde ihmal edilmesi veya dışlanmasıdır. Bütün bunlar, İslam ezoterizminin otantik halini modern hayatta ihmal ettiğimizi göstermektedir. Yeniden doğuş ve manevi zenginlik, Mevlânâ’ların, İbn Arabî’lerin, Yunus Emre’lerin tarif ettiği o esaslarla olacaktır.

E.E.Ç.: Ezoterizmin bu iddiasının karşısında, yine onunla özdeşleştirilen başka bir terim var; hatta bu iki terimi biz çoğunlukla yan yana görüyoruz –ayaklarımızın yere basması için, biraz da okültizmden bahsedelim mi, okültizm bu resimde nerede duruyor?

M.E.K.: Evet, bir de ezoterizm içerisinde addedilen bir okültizm problemi vardır. Ona İslam kültüründe “İlm-i Havass” denir. İlm-i Havass bazı ruhanî esasları kullanarak fizik âlem üzerinde çalışmak demektir, ki bu anlamda fizik âlem üzerinde çalışmak benzeşmeler yasası üzerine çalışmaktır. Bir şey üzerine tesir oluşturmak, benzeyenlerden yola çıkarak tesir oluşturmaktır. Yani siz bir heykel, resim yaparsınız, onu bir kişiye benzetirsiniz, o kişinin heykeline, suretine kötü enerjiler yüklemek suretiyle o kişi üzerinde etkili olursunuz. Bu etki iyi veya kötü yönde olabilir. Kara büyü dediğimiz şey mevcut büyü tartışmalarının ana konusudur. Bizim zâhir âlemde gördüğümüz bazı maddesel özelliklerin aslında ruhanî özellikleri vardır. Ve yaşadığımız âlem tek boyutlu bir âlem değildir, bir geçişler âlemidir. Paralel âlemler vardır. Âlemin içinde âlem vardır; iç içe evrenlerde yaşarız ve herkes hangi âleme mensupsa oranın kuralları içinde yaşar. Cinler âlemi, melekler âlemi, iyi var kötü var, bunları onlara, onları bunlara karıştırarak sıra dışı yöntemlerle iş yapmak isteyenler birtakım formüllere başvururlar. Eğer sizde bir üst ahlaki ilke yoksa, her şeyi üst ilkeden bağımsız olarak yapıyorsanız ciddi hatalar yapabilirsiniz. Bu tür etkileme hadiseleri, aslında alt esaslardır. Ezoterik gelenekte bunlara majör/minör Arkana ayrımı getirilir. Ökültizm İslam geleneğinde her zaman minördür, yani aslî olan değildir; bir üst esasa tabidir. Onun için, sadece kâmil anlamda İslam maneviyatına sahip bir insan bu tür ilimleri doğru şekilde kullanır. Ama doğru düzgün bir maneviyata, inisiyasyona sahip olmayan birisinin bu tür ilimlerle uğraşması, hem fiziğini tahrip eder, hem de irfanî maksada ulaşmasını engeller; o kişi insanlığa hizmet edecekken bilakis ihanet eder. Bugün Batı’da ezoterizm denilen şey çoğunlukla büyü, fal ve kehanet çalışmaları haline gelmiştir. Ülkemizde bile gayet örgütlü bir şekilde, düşük emeller için kullanılır hale gelmiştir. Bu tür bir okültizmin İslam ezoterizmiyle, yüce ezoterik emellerle hiçbir alakası yoktur ve sonu hüsrandır; buna ezoterizm denemez ve ikisi ayrı tutulmalıdır. Bunların geçici bir süre için belli etkileri de vardır, belli bir mekanizması vardır; yaparsanız belki tesir elde edersiniz. Ama her şeyin bir faturası vardır. Bu yüzden Sûfî yolunda bu tür “düşük işlerden” uzak durulur. Erenler demişler ki, “Benim varmak istediğim hedef, kendi esasım olan Hak’tır; Hakk’ı bulmaya çalışmaktır”. Oysa büyü, okultizm vb çabalar basittir ve Hak yolunun yolcusu için oyalanmalardan ibarettir. Gerçekten bazı güçler elde edebilirsiniz; manevi zırhı, korunağı olmayan zayıf insanlarla oynayabilirsiniz. Ama unutulmamalı ki, bu tür çabaların hepsi, bulunduğunuz âlemin temel yasalarına aykırı hareket etmek demektir. Sisteme müdahale eden herkes, yaptığı işin karşılığını alır; rüzgâr eken fırtına biçer. Bu yüzdendir ki, büyü yoluna gidenlerin hayatı kötü sonlanır.

İslam büyüye norm düzeyinde yasak diyor. İslam bir din olarak “Büyünün aslı yoktur” demez. Diğer taraftan, din de bir beyaz büyüdür aslında. Mesela dinde abdest alırsınız, dua edersiniz, bazı amaçlarınızın gerçekleşmesi için maneviyatı kuvvetli bir arkadaşınızdan size dua etmesini istersiniz; daha da güçlü bir tesir olmasını istiyorsanız çok sayıda arkadaşınızın sizin için aynı anda dua etmesini istersiniz. Yani aslında bir tür ruhanî örgüt faaliyeti istenir. Duaların, ibadetlerin, tesbihatın, ezkârın toplu yapılması ve hatta bir dostuna “Allah senden razı olsun” bile denmesi tesir alanı yaratır. Kişi veya kişiler lanet okursa bu durum kötü büyü tesiri yapar, o kişiyi, grubu, toplumu kilitler. Bizim geleneğimizde “iyi şeyler yapmak ve hayır duası almak” diye bir husus vardır. İşte bütün bunlar insan üzerine beyaz büyü tesiri yapar.

İmtihan mantığı vardır sahih ezoterizmde; bir kişinin başına gelen her şey, onun ihtiyacı içindir; onunla pişecek, direnci artacaktır. Başınıza bir bela gelirse, ona karşı tedbir almak, çözüm yollarını bulmak suretiyle hem kendi eksiklerinizi tedavi edersiniz, hem de sizden sonrakilere doğru bir ilke ve tecrübe bırakırsınız. Olaylara doğru bakarsanız, imtihanlarla olgunlaşır ve hüviyetinizi pişirir saflaştırırsınız. Ne oluyorsa sizin içindir. Tüm sorunlardan ders çıkarmalıdır kişi, hem bireysel hem toplumsal anlamda.

Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet Dönemleri tarihi maalesef ezoterik açıdan yorumlanmamıştır. Bizde tarihe ve bilgiye sadece maddi açıdan bakıldığı için, Osmanlı tarihi bile sırf ekonomik parametrelerin değişmesi tarihi olarak görülür, ki bu bence suni ve yetersizdir. Önce zihniyet dünyasında bazı şeyler dönüşmüş ve o da ekonomiye yansımıştır. Dergâhların kapatılmasının dahi bir ezoterik nedeni vardır, sebepsiz değildir. Ezoterizmde hiçbir şey sebepsiz değildir. Her şeyin içte yatan sebeplerini araştırmak gerekir. Siyaset dahi böyledir. Bugün devlet yönetimlerine baktığımız zaman iyi veya kötü inanılan bir ezoterik hiyerarşinin yansımasıdır hepsi.

Dünya bilim tarihinde buluş sahiplerinin çoğu ezoterik akımlara dahil insanlardır, çünkü sebepleri araştırırlar. Batı’da bazı ezoterik akımların fizik literatürü ve fizik âlimleri üzerindeki tesirleri incelenmektedir. Kuantum fiziği, bütüncül tıp ve kişilik ötesi psikolojisi vb alanlarda din ve bilim buluşması bu ezoterik anlayışla güzelce sergilenmektedir. Guénon der ki: “Rönesans sonrası bütün buluşlar, bilim denen şey, aslında ezoterizmin bulduğu fakat tadında bıraktığı şeylerdir.” Majisyenler yeni dönemde fizikçiye dönüşmüştür. Maji, fizik âlemindeki tesirleri inceleme ilmidir. Maji, fiziğe tekabül eden birçok şeyi önceden bulmuştu. Tamamen ruhanî amaçlı bir çalışma olan Simya, maddeler arası dönüşümler üzerinde uzun yıllar araştırma yaptı ve modern kimyayı doğurdu. Ezoterik düşünce, sonsuzluk nedir, sonsuz olan nedir gibi konular üzerinde yoğunlaşınca bu düşünceler matematiği doğurdu, Pi sayısını doğurdu. Asal sayı nedir, türevler nelerdir, bunların hepsi aslında ezoterik, felsefi sorulardır; ontolojik sorulardır. İnsanın kendini tanıması, âlemi bulmasıyla ilgili sorulardır. Einstein’ın izafiyet teorisi sadece bir fizik dersi için icat edilen bir denklem değildir. O bir varlık sorunudur. Dolayısıyla modern matematiğin, modern fiziğin arkasında da güçlü bir ezoterizm vardır.

Tanrı, insana verdiği gücü ve yeteneği başka bir varlığa vermemiş. Tanrı bütün isimlerini sana verdi diyor, ödünç verdi diyor Kutsal Kitap. Tanrı kendine muhatap alıyor seni; Tanrı’nın sohbetinde olabilmek, müthiş bir şey. “Ona Halil olmak, dost olmak” deniyor İslam geleneğinde buna; “İbrahim Halilullah” gibi. Ezoterizm insana doğduğu kaynakları öğretebilmek ve tekrar oraya çıkarabilmek için vardır. Hakiki ezoterizmin gayesi budur. Bu gayeden başka gayeler sapmadır. Kur’an’da: “Biz insanı en mükemmel surette yarattık” deniliyor. Öyleyse bu hayatın ve buradaki bütün eğitimin amacı basamak basamak onu tekrar o yüce mertebeye çıkarabilmek olmalıdır.

Cogito Dergisi, Sayı:46, Bahar 2006

2017-06-11T23:49:47+00:00