Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

Plotinus ve Kader

Plotinus ve Kader

Plotinus, Enneadlar (Dokuzluklar) adı altında topladığı yazılarının üçüncü dokuzluk bölümünün “Kader” başlığını taşıyan birinci makalesinde, kader konusunda kendi zamanında mevcut olan görüşlerin hepsini arka arkaya sıralayarak tasnif eder ve sonra da bu görüşlerin hepsini birer birer taşıyarak çürütür. Plotinus’un bu makalesi, günümüzde kader konusunda mevcut olan tartışmaların Plotinus’un zamanında da mevcut olduğunu ve onun bu konudaki görüşlerinin günümüzdekilere son derece yakınlık göstermesi açısından gerçekten incelemeye değer bir çalışmadır. Biz bu yazıda, Plotinus’un yaptığı bu tasnifi modern düşüncede mevcut olan görüşlerle karşılaştırmalı  olarak incelemeye ve Plotinus’un makalesi hakkında bir fikir vermeye çalıştık.

Aslında birçok felsefi görüşün adı sonradan konulduğu için Plotinus, bahsettiği felsefi görüşlerin isimlerini yazısında terimleştirmemiştir. Konuyu daha anlaşır kılmak amacıyla, günümüz düşüncesinde bu görüşlere karşı düşen isimleri kullanmak suretiyle öğretileri aşağıdaki şekilde tasnif etmeyi uygun bulduk.

Kader konusundaki felsefe görüşleri:

1. İntermeninizm

2. Determinizm

  2.1.Mataryalist Determinizm

  2.2.Fatalizm

     2.2.2.Metafizik Görüş

           2.2.2.1. Ruhun Varlığı ve Ölümsüzlüğü

           2.2.2.2. Özgür İrade

           2.2.2.3. Karma

Materyalist Deteminizm*

Bu düşünceyi ilk defa ortaya atan kişi Demokritos oldu. Demokritos’a göre, evren tamamen atom adı verilen partiküllerden oluşur ve evrendeki her şey bu partiküllerin hareketlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Demokritos’un Atom Teorisi ya da Atomizm diye adlandırılan bu görüşün bir sonucu olarak ortaya çıkan Determinizm prensibine göre, fiziksel evrende her olay kendisinden sonra gelen başka bir olayın sebebi olur ve bu yüzden bütün olaylar, sebep sonuç ilişkileri ya da nedensellik zincirleri şekilde birbirini takip eder. Dolayısıyla eğer herhanği bir t 0 anında evrendeki bütün atomların koordinatları ve ilk hızları biliniyor olsa, bu verilerden hareket ederek o andan itibaren gelecekte herhangi bir zaman süresi sonunda evrende nelerin olup biteceği hesaplanabilecektir. Örneğin milyonlarca hesabı aynı anda ve son derece hızlı yapabilecek böyle böyle bir süper bilgisayarın elimizde olduğunu farz edelim. Bu bilgisayara veri olarak bir t 0 anında evrende mevcut olan bütün madde patiküllerinin koordinatlarını ve hız vertörlerini girelim ve bilgisayarımızı çalıştıralım. Bu durumda bilgisayarımız evrendeki bütün partiküllerin yörüngelerini teker teker hesaplayarak gelecekteki herhangi bir anda evrenin durumunun ne olacağını ortaya çıkaracaktır. Hatta hesabı geçmişe doğru yaparak t0 anından herhangi bir süre önce evrendeki durumun ne olduğunu da ortaya koyabilecektir.

Öğretiye göre canlıların davranışları dahi bu partiküllerin hareketlerini bir sonucu olduğundan bu makinele insanların geçmişlerini ve gelceklerinin okuması da mümkün olacaktır. Böylece bilgisayarımız bir deterministik fal makinasına dönüşür. Elbette evrendeki bütün atomların yörüngelerine hesaplamaya kalkan bir bilgisayarın evrenin kendisi kadar büyük olması gerekebilir; o zaman da bilgisayar zaten evrenin kendisi olcaktır. Böylesine ideal bir sınır duruma erişmek ütopik olsa da, günümüzde buna benzer Deterministik fal makinaları, çok daha sınırlı durumlar için kullanılmaktadır. Örneğin  Communications dergisinde çıkan şu yazıya bir göz atalım: “NASA’da geliştirilen “Turbulent Air Simulation” (Karışık Hava Similatörü) isimli bir bilgisayar programı sayeside, kanatlar üzerinde biriken trilyonlarca hava molekülünün uçağa belirli ber süratte vereceği yük ve değişim gözlemlenebiliyor. Kanatlar üzerinde biriken moneküller çok yoğun bir hal aldığında sadece uçağın kanatlarına yük bindirmekle kalmayıp sürat arttırıldığında uçağa takla attırabilecek veya savurabilecek bir güce ulaşıyorlar: İşte böyle bir tehlikenin oluşumunu önceden görebilmek için yapılan uçak tasarımları bu yazılımda uçuruluyor. Molküllerin sayısının trilyonlara varması ve bu molekülerin yapacakları olası hareketlerin hesaplanması bilgisayarda yaklaşık 13 gigabyte (13X10 harflik gibi büyük bir yer tutuyor ve 13 gigabyte’lık bu bilgi yaklaşık bir saniyede hesaplanabiliyor.”(1)

Deterministik fal makinalarına ikinci bir örnek olarak NASA’nın Sojourner projesi gösterilebilir. Bu projede, dünyadaki merkez tarafından uzaktan kumanda edilen bir robotun Mars üzerinde dolaştırılması planlanmıştı. Ancak Mars ile ile Dünya ile arasındaki uzaklık yüzünden radyo sinyallerinin Mars’tan Dünya’ya gelmesi 5 dakika almaktadır. Dolayısıyla Mars’taki robotun önüne bir engel çıkması halinde Dünya’daki merkez bunu ancak 5 dakika sonra algılıyabilmektedir. Dünya’dan gönderilen önleyici kumandanın Mars’a varması da yine bir 5 dakika süreceğinden toplam gecikme 10 dakikaya varır. Bu gecikme yüzünden robotun önüne çıkan bir kayaya çarması ya dabir çukura düşerek devrilmesi önlenemeyecektir. Bu zaman farkı sorununu çözebilmek için NASA, robotun çevresindeki arazinin dijital bir haritasını Dünya’daki bilgisayarına yükledi ve bu harita yardımıyla bilgisayarında yarattığı bir arazi üzerinde, Mars’daki robotun sanal bir ikiz kardeşini dolaştırdı.Sanal robot gercek robotla tamamen aynı hareketleri tekrarlamakta ve verilen kumandalara aynı tepkileri göstermekteydi ancak sanal robot dünyada olduğu için kumandaların etkisi hemen gözlenmekte ve Mars’daki kardeşinin 10 dakika sonra nasıl bir davranış göstereceğini önceden görebilme imkanı sağlamaktaydı. Böylece bu projede Sanal Gerçeklikli bir Deterministik fal makinesi kullanılmış olmaktadır.

O halde fiziksel evrenin en azından atom boyutlarına kadar olan bir aralıkta deterministik olduğunu kabul edebiliriz. Ancak fiziksel dünyadaki olaylara uyulanabilen determinizm ilkesinin fiziksel olmayan dünyaya yani insanın ruh dünyasına uygulanabileceği şüphelidir. Plotinus da bu düşünceye, makalesinin 7. Bölümünde, aynı gerekçelerle karşı çıkar. Ona göre düşüncede ”Hiçbir şey alın yazısından kaçamaz, hiçbir şeyin engelleme ya da değiştirme gücü yoktur. …..tek bir genel sebepten kaynaklanarak üzerimize saldıran böylesi kuvvetler bize sürükledikleriyle gitmekten başka bir çare bırakmazlar. Bütün fikirlerimiz daha önceki bir sebepler zinciri tarafından belirlenecek; yaptıklarımız ise bu fikirler tarafından belirlenecektir; kişisel eylem sadece laftan ibaret kalır. Eylemlerimiz bu sebepler tarafından önceden belirlendiği sürece bizim aracı olmamız özgürlüğümüzü kurtarmaya yetmez; yaşayan her şeye, kör dürtülerle yönetilen çocuklara, delilere ait olan şeylere bizler de tam olarak sahibizdir.”(2)  Dolayısıyla, iradenin özgürlüğünü izah edemediği için, bu düşünce geçersizdir.

Plotinus bu görüş sahiplerinin iki ekol oluşturduklarını söyler.Birinci ekol,herşeyin bir tek prensibe bağlı olduğunu düşünenlerdir. Burada tek prensip olarak nitelendirilen şey,bütün determiniltik zincirlerin başlangıcı olan, sebepsiz bir başlama noktasıdır. Böyle bir başlangıç noktasının varlığının kabul edilmesi, evrenin geçmişteki bir anda yoktan edildiğini kabul edilmesi demektir. Zincir o noktada başladığına göre, doğal olarak başlangıç noktasındaki olay sebepsiz olmak zorundadır çünkü eğer bir sebebi olsaydı, o nokta başlangıç noktası değil deterministik zincirin üzerindeki herhangi bir nokta olacaktı.

O halde sebepsiz olan bu başlangıç noktası ya da Tek prensip aslında Tanrının evreni yarattığı andır ve o yüzden Tanrı ile özleştirilir çünkü o anda bütün yaratılış tek bir noktada birlik içinde toplanmış bulunmaktadır. Günümüz bilimi de, evrenin geçmiş zamandaki bir anda, büyük bir batlamayla (Big Bang) yoktan var olduğu yolundaki görüşleri destekleyen bulgular elde etmiştir. o halde Plotinus’un bahsettigi bu ekolün, günümüzde Büyük Patlama Teorisine karşı düştüğü söylenebilir.

İkinci ekol ise böyle bir prensibin varlığını, dolayısıyla böyle bir birliği kabul etmez. Bu ise, evrenin başlangıçsız ve sonsuz olduğunu, yeni ezeli ve ebedi olduğunu kabul etmek demektir. Gerçi Plotinus da evrenin bir başlangıcı olmadığına, ezeli ve ebedi olduğuna atomların tesadüfi hareketlerine bağlıdır. E pikür’ün bu görüşü, 20. yüzyılın kuantum elektro dinamiği fiziğinde Heisenberg tarafından ortaya atılan ”Belirsizik İlkesini” andırır. Heisenberg Belirsizlik İlkesine göre, elektronların hem yerleri hem de hızları aynı anda belirlenemez. Ya yerlerini biliriz hızlarını bilemeyiz ya da hızlarını ama yerlerini bilemeyiz. Bu belirsizlik, ölçü aletlerinin yetersiziğine değil doğrudan doğruya maddenin niteliğnden kaynaklanan ve dolayısıyla asla ortadan kaldırılamayacak olan bir belirsizliktir. Bu belirsizlik ilkesi yüzünden atom boyutlarına kadar deterministik olmaktan çıkar. Bu ilkenin, kainatın görünümü kökü olarak değiştirdiğini, Heinz R.Pagels, Kozmik Kod adlı eserinde şöyle açıklıyor:

”Atom-altı parçacıklar,  Newton’un klasik fiziğinin verdiği tenis toplarının hareket yasalarına uymazlar. Onlar Kuantum Teorisi’nin verdiği tekinsiz hareket yasalarına uyarlar ve Richard Feynman’ın söylediği gibi,hepsi aynı şekilde çılgındır.”

Temel gerçeklik, özel görecelik ve kuantum mekaniği kurallarına tabi bir alanlar kümesidir. Başka herşey bu alanların kuantum dinamiğinin bir sonucu olarak ortaya çıkarılır… Kuanta alanının dönüşümü ve organizasyonu dışında maddi gerçeklik yoktur, olan hepsi budur… Madde fikri, alan kavramında kaybolmakla kalmamış, alan kuantayı bulma olasılığını belirlemiştir. Her kuantum etkileşiminde Tanrı zar atmaktadır.

Uzayın boş görünmesinin tek nedeni, tüm kuantanın bu büyük yaratılış ve yok edilişinin çok kısa süreler ve uzaklıklarda yer almasından ileri gelmektedir.Büyük uzaklıklarda boşluk sakin ve düzgün -bir jet uçağıyla yeterince yüksekten üzerinden uçarsak,oldukça düzgün görünen bir okyanus gibi- görünür. Ancak okyanusun yüzeyinde,küçük bir bot içinde,ona yakın olunca,deniz yüksek ve büyük dalgalarla dalgalanır durumda olabilir.

Benzer şekilde, yakından bakarsak boşluk da, kuantanın yaratılışı ve yok edilişiyle dalgalanır. Atomlar düzeyinde bakarken bile, kuantanın bu boşluk dalgalanmaları son derece küçük fakat gözlemlenir durumdadır. Atomik enerji düzeylerinin ölçümü temelinde, fizikçiler boşluk dalgalanmalarının gerçekten mevcut olduğunu ve eğer daha da küçük uzaklıklara bakabilselerdi, boşluğun tüm kuantanın çalkalanan bir denizi gibi görüneceğini bilirler.

Yeni fizikçilerin görüşünde ”doğa boşluğu hor görür” yerine boşluk fiziğin tamamıdır” deniyor. Varolmuş olan veya varolabilecek olan her şey halihazırda potansiyel olarak orada, uzayın hiçbir şeyliğindedir. Fizikçiler bu dikkate değer boşluk görüşüne Heisenberg’in belirsizlik ilkesi ve anti-parçacıkların varlığını daha derin anlayarak geldiler. Belirsizlik ilişkisi, enerjinin sakınımı yasasının kuantanın hiçbir şeyden yaratılamayacağı anlamına geldiği tezinde bir kaçamak yaratmıştır. Kısa zaman aralıkları için hiçbir şeyden yaratılabilirler. Enerji hesabındaki hatalar boşluk denizindeki dalgalar gibidir.

Bazı yerlerde dalgalar daha yüksektir, bazı yerlerde daha alçaktır fakat ortalamaları yüksekten gördüğümüz şey düzgün bir deniz olur. Enerji hesapçımızın yaptığı rastgele hatalar gerçekliğin istatistiksel dogasının ve zar atan Tanrı’nın bir başka gösterisidir. Boşluk, olmak ve olmamak arasında rasgele salınır. Kısa zaman aralıkları için enerji belirsiz olduğundan ilke olarak, bir kuantum boş uzayda oluşup sonra da hızla ortadan kaybolabilir.

Gerçekliğin içine giren ve sonra dışına çıkan bu tür kuantum, sanal kuantum olarak adlandırılır. Ancak yeterli enerjisi olsaydı, gerçek bir kuantum gerçek bir parçacık haline gelebilirdi. Bu sanal kuanta, enerji hesapçısının yaptığı hatalara benzer. Bunların bir sanal gerçekliği vardır fakat sonunda silinmek zorundadır. Eğer boşluğa gerekli enerjiyi bir dış kaynaktan sağlayabilseydik o zaman boşluk içindeki sanal parçacıklar gerçek olabilirdi. Bu durum enerji muhasebecisine, hesabında gerçek bir kredisi olduğunu ve gelir hatalarından birinin bir masraf hatası ile silinmek zorunda olmadığını söylemeye benzerdi. Bu sanal kuantadn gerçeğinin yaratılması süresi laboratuvarda gerçekten gözlemlenmiştir.

Boşluğu gözde canlandırmanın bir diğer yolu, 3 boyutlu yatağı daha önce tanımlamış olduğumuz gibi bir kuantum alanının benzeri olarak düşünmektir. Yatağın yayları tüm uzayı kaplar ve sonsuz derecede küçüktür. Bir yayın titreşimi bir kuantum parçacığına karşılık gelir. Boşluğu hiçbir yayın titreşim yapmadığı yaylar kafesi- gercek parçacıkların yokluğu- gibi düşünebiliriz. Ancak, Heisenberg ‘in belirsizlik ilkesi nedeniyle, bir yayın kesin olarak hiçbir titreşimi olmadından hiçbir zaman emin olamayız böylece yayların, aslında gerçek parçacıklara karşılık gelen düzeyin altında titreşim yapmalarına izin verilmektedir.

Bu titreşimler sanal kuantaya -okyanustaki dalgalara-karşılık gelir. Bu titreşimlere gercek enerji sağlayacak olsaydık, gercek parçacıklar olma düzeyine kadar artabilirlerdi. Boşluk her olası kuantum titreşimleriyle doludur.”(3)

Görüldüğü gibi Heisenberg belirsizlik ilkesi, evrenin görünümü köklü bir şekilde değiştirmiştir. Artık atom altı boyutlardaki evreni, mutlak anlamda deterministik bir ortam olarak algılamak mümkün değildir. Aksine Tanrı’nın sürekli olarak zar attığı, boşluğu kah görünüp kah kaybolmalarına sebep olan ve kuantum dalgalanmaları denilen o süreçte, sürekli olarak çalkalanıp duran bir evren denizi söz konusudur. Gerçekliğin bu görünümü, Epikür’ün tezine ne kadar da benzemektedir felsefeyi ortaya atmasından yüzlerce yıl sonra Epikür haklı çıkmışa benziyor. Ancak bu evren görüşünün, yalnızca fiziksel evren ve yalnızca atom altı boyutlar için geçerli olduğunun unutulmaması gerekir.

Fiziksel evrenin böylesine rastgele ve tesadüfi olması, herhangi bir yaratıcının mevcut olmadığı sonucuna götürür. Bu yüzden Plotinus inderteminizm doktirinine makalenin 3.Bölümünde karşı çıkar ve buna gerekçe olarak başlıca iki sebep gösterir: Birinci sebebe göre, eğer her şey atomların tesadüfi hareketlerinden oluşan kuralsız bir kaostan ibaret olsaydı, bu kaostan mükemmel bir düzene sahip bir evren ortaya çıkamazdı. Oysa evrende tesadüfen ortaya çıkmış olması mümkün olmayan, bilinçli olarak tasarlandığı izlenimi veren bir düzen olduğu görülür.

Thomas Paine bu konuda şöyle der: “Tanrı’nın kudretini, bilgeliğini, cömertliğini ve bağışlayıcılığını mı istiyoruz? Yaratılmış alemin düzeni, görülmeyen bir düzeni, görülmeyen bir düzene uygun bir şekilde evrenin yönetimi ve Tanrı’nın dünyaya bağışladığı nimetler bunu kanıtlamaya yeter.”(4) Plotinus da aynı düşünceyi başka kelimelerle ifade eder: “Atomlar ya da elemetler her iki halde de evreni ve içerdiklerini maddesel varlıklara teslim etmek ve böylece sebep olunan düzensiz girdabın içinden düzeni, muhakemeyi ve yönetici ruhu ortaya çıkmaya davet etmek saçmalıktır”(5)

Plotinus ikinci sebep olarak, insanın tamamen kendi iradesi ile yaptığı eylemlerin, insanın kendi dışındaki bazı unsurların tesadüfi hareketlerine bağlı olamayacağını ileri sürer: “Bütün bu darbelere marus kalan maddesel varlıklar atomların getirecekleri her neyse ona boyun eğmek zorunda kalıyor olabilirler ama herhangi bir insan, ruhun ya da zihnin eylem ya da hallerinin herhangi atomsal haretle izah edilebileceğine savunabilir mi? Aşağıya doğru düşerek çarpan ya da herhangi bir yönden içeriye savrulan bir atomun darbesinin, ruhu belirli ve gerekli olan muhakemelere veya dürtülere ya da gerekli olan ya da olmayan herhangi bir muhakemeye, dürtüye ya da düşünceye sevk edilebileceğine nasıl düşünebiliriz?” (6)

Fatalizm

Bu görüşe göre, gelecekte olacak herşey Tanrı tarafından önceden belirlenmiştir. Bu kavram alın yazısı ya da ilahi takdir olarak isimlendirilir. Ancak Tanrı’ nın belirlediği bu yazgı, insanlar tarafından ne bilinebilir ne de olacakların önüne geçilebilir. Kadere asla karşı konulamaz ancak boyun eğilebilir. İnsanlar tarafından bilinemiyor olsa dahi, geleceğin tanrı tarafından önceden kesin olarak tayin edilmiş olduğu gerçeği, bu öğretinin fiziksel evrenin ötesine geçen yani materyalist olmayan bir determinizm niteliği taşıdığı anlamına gelir.

Böyle bir görüşün doğru olduğu kabul edilirse, insanları kendi davranışlarından veya işlediği suçlardan sorumlu tutmak dahi mümkün olmayacaktır. Öyle ya, insan yalnızca Tanrı’nın kendisi için önceden planladığı şeyleri yapan bir kukla olduğuna göre, bir kuklayı yaptıklarından dolayı nasıl sorumlu tutabiliriz? Bu durumda adalet denen şey tamamen iflas eder.

Plotinus da bu görüşe makalesinin 4. Bölümünde aynı gerekçelerle karşı çıkar. Ona göre: “Kollarımızın ve bacaklarımızın, akıl ve irade tarafından dikte edilen hareketlerini kader atfetmek, mantıksız olurdu. Bu olay, dışarıdaki birşey hareketi bağışlarken başka bir şeyin de verileni kabul etmesi ve böylece harekete geçmesi olayı değildir; zihnin kendisi esas hareket ettirendir.

Benzer şekilde, evrensel sistem söz konusu olduğunda; eğer eylemi gerçekleştiren ve tecrübeye maruz kalan şeylerin hepsi tek bir maddeyi oluşturuyorsa, eğer geriye doğru sürekli olarak biri ötekinden önce meydana gelen bir sebepler dizisinin etkisi altında, bir şeyin başka bir şeyi ürettiği doğru değilse, o zaman, herşeyin bir sebepten dolayı meydana geldiği doğru değildir; katı bir birlikten başka bir şey yoktur. Biz “Biz” değilizdir: hiçbirşey bizim eylemimiz değildir; düşüncelerimiz kendimizin değildir; kararlarımız bizim dışımızdaki bir şeyin muhakemesidir; ayaklarımızı tekme atmak için kullandığımızda, onlar nasıl birer tekme atma vasıtasından ibaretse, bizde onlardan daha fazla bağımsız olmayan vasıtalarızdır.

Hayır; çeşitli şeylerin herbiri ayrı bir şey olmalıdır; her insanoğlunun yaptığı iyilikler ve kötülükler kendisinin olmalıdır. Şurası gerçekten kesindir ki hiçbir kötülüğün suçunu Evrensel Bütünlüğün sorumluluğuna yükleyemeyiz.(7)

METAFİZİK GÖRÜŞ

Kader konusundaki bütün görüşleri, iradenin özgürlüğü ile eleştiren Plotinius, makalesinin sonundaki 8.9. ve 10. bölümlerde onu takip eden İlahi Takdir : Birinci Tez başlıklı makalelerde kader konusundaki kendi görüşünü savunur.

RUHUN VARLIĞI VE ÖLÜMSÜZLÜĞÜ

Plotinus’ a göre evrenin bir başlangıcı yoktur, ezeli ve ebedidir: “Tabii ki belli bir sürenin olan ve Evrenin yaratılmasını ve içinde mümkün olan her türlü mükemmeliyetin mevcut olmasını güvence altına alan bir öngörü ve bilinçli bir planın mevcut olduğu anlamına gelir. Dolayısıyla, bundan kastedilen şey bir yol göstericiliğin ve kısmi bir ilahi takdirin mevcudiyetidir. Ancak biz Evrenin varlığının ezeli ve ebedi olduğunu savunduğumuza ve herhangi bir başlangıcın varlığını kesin olarak reddettiğimize göre, sağlıklı ve uygun sıralı bir mantık yürütmenin sonucunda, Evrende hüküm süren ilahi takdiri, Tanrısal zeka ile evrensel bir uyumun sağlanması olarak izah etmek zorundayız, ki o Tanrısal zekayı, Kozmos zaman bakımından değil de türeme bakımından takip eder; tür olarak kendisinden önce var olan Tanrısal Zeka onun yalnızca kendisine örnek olarak aldığı Arşetipi ve Modeli teşkil ettiği için takip eder; ezeli ve ebedi olarak hep onu var eden ve varlığını sürdürmesini sağlayan Esası teşkil ettiği için takip eder.”(8)

Plotinus’a göre fiziksel evrenin üzerinde ezeli ve ebedi bir Tanrısal Evren (Entelektüel Prensip) vardır. Bu evren bir ve bütün olmanın mükemmelliğine sahip, parçalara ayrılmamış, arşetipsel ve model oluşturan bir evrendir. Aynı şekilde ezeli ve ebedi olan fiziksel evren ise, bu saf Mantık-Prensibinden türeyerek madde düzeyine iner.

O halde, Entelektüel Prensip, bozulmamış durgunluğu içinde, kendi haznesinden Maddeye nakletmek suretiyle, bu evreni var etmiştir. Verdiği bu hediye de ondan dışarıya doğru akan Akıl- Formudur çünkü Entellektüel Prensibin türettiği şey Akıldır; ki Entelektüel Prensip varlıkların arasında yer almaya devam ettiği sürece kesilmeyecek olan bir türemedir.

Akıl – Prensibi, kimlikte yoğunlaşmış bulunan bütün parçaları ve nitelikleri, bir tohum içinde ihtiva eder; burada parçaların hiçbirinin öne çıkması, hiçbir çatlak ses, hiçbir dahili engelleme yoktur; sonra hacim oluşturmak üzere dışarıya doğru fışkırma olur; parçalar birbirlerinden ayrılarak yükselirler ve organizmanın üyeleri hemen birbirlerinin yolunu kesip birbirlerini yıpratmaya başlarlar.

O halde bundan, yegane Entellektüel Prensipten ve ondan türeyen Akıl-Formundan, bizim Evrenimiz yükselir ve kısımlar gelişir. Birbiriyle uyumsuzluk ve savaşım içinde olan gruplarla tezat teşkil etmek üzere, birbirleriyle uyum ve yardımlaşma olan gruplarda kaçınılmaz olarak oluşur.Bazen bilinçli bir seçim bazen de olayların akışı sonucunda bu kısımlar birbirlerine karşı kötü davranışlar içine girerler; sebep olmayı tahribat takip eder…

“Bu evren üst evren gibi Zeka ve Akıl değildir, ancak Zekaya ve Akla ortaktır: Düzen verilmeye muhtaçtır çünkü ihtiyaç ve Tanrısal Aklın karşı karşıya geldikleri bir alandır. İhtiyaç daha aşağı bir seviyeye, aklın yokluğuna çeker ki bu onun kendi özelliğidir. Entelektüel Prensip ise onun üzerinde egemen olarak kalır.”(9)

Maddesel evren ile yukardaki saf Tanrısal evren arasında ise yine ölümsüz olan ruhlar vardır. “Yalnızca Entelektüel Küre (Tanrısal olan) Akıldır ve Akıl olan Akıldan başka bir şey olmayan diğer bir küre asla mevcut olamaz; öyle ki başka bir sistem olsa, birincisi kadar asil olamaz; Akıl olamaz; ancak böyle bir sistem tamamen düzensiz olan madde de olamaz. O halde karışık bir şey olmalıdır. Onun iki aşırı ucu Madde ve Tanrısal Akıldır; yönetici prensibi ise Ruhtur; ki bu ikisinin birleşme noktasının üzerinde kalır ve bu süreçte rol oynamak yerine sadece var olma eylemi sayesinde sukunetle yönettiği düşünülür.”(10)

Maddesel evren ile yukardaki saf Tanrısal evren arasında ise yine ölümsüz olan ruhlar vardır.

“Ruhlar dünya mevcut olduğu için burada değillerdir: Dünya oluşmadan önce, dünyaya ait olmayı, onunla ilgilenmeyi, onu önceden farzetmeyi, onu yönetmeyi içlerinde barındırıyorlardı: Kendileri yukarıda kalırken bazı türümler gerçekleştirerek veya gerçekten aşağı inerek ya da bazıları yukarıda nezaret ederken, diğerleri aşağıya inmek suretiyle her iki yolu da birlikte kullanarak, hangi yöntemle olursa olsun, onu oluşturmak doğalarında vardı.”(11)

Ruhlar ölümsüzdür ve bedenden bedene geçerler.

“Maddesel olmayan cennette her üye sonsuza kadar değişmeksizin kendisidir; evrenimizin gök kubbesinde ise, bütünün ömrü sonsuz iken ve diğer daha asil ve daha tanrısal parçalar da aynı şekilde sonsuz bir ömre sahipken, ruhlar değişik şekillere girerek bedenden bedene geçip dururlar.Gerektiği zaman, ruh doğum gerçeğinin dışına yükselecek ve bütün herşeyin Ruhu ile birlikte yaşayacaktır.”(12)

ÖZGÜR İRADE

Makalesinin 8. bölümünde insan ruhunun kozmik ruhla olan ilişkisini belirtirken, bedensiz ruhun özgürlük içinde bulunduğundan çünkü salt bir prensip olarak kendisi üzerinde egemen olduğundan bahseder. Ancak bu egemen prensip bir fizik beden bulduğunda ne olur? Artık egemenlik salt olan ruhun fizik olanla ilişkisine dönüşmez mi? Buna yüce Platon’un ruhun hatırlaması prensibiyle bir açıklama getirebiliriz ki, bu da bedenlenen prensibin bir bilinç haline sahip olması anlamına gelir.

Salt prensiple kurulan her ilişki fizik alemde doğru eylemi ve doğru bilinç durumunu oluşturur. Salt prensipten (ruhtan) uzak her durum -ister zihinsel ister eylemsel olsun- karmik (etki-tepki zinciri )bir oluşumu da peşinden getirir. Bu dharmadan (evrensel denge ve ahenk yasası), yani ruhun ilahi halinden kopuk her durumdur. Bu kozmik yasadan ayrı bir oluş içinde bulunmaktır ki bu ayrık durum beraberinde bunun telafisini getirecek bir etki tepki zincirini oluşturur. İşte karma kişiye ideal prensibi (Dharma) hatırlatmak için karşılaşılan bu tepkilerin her biridir.

Eğer salt prensibin bir beden içindeki faaliyetlerinden söz edeceksek, örnek olarak alacağımız kişinin belirli bir karmik bağa sahip olduğuna, aksi takdirde fizik alemde bulunması için bir sebep olmadığına dikkat çekmek gerekir. Halihazıda kişide bulunan bu karmalar (telafi etmesi gereken dharmadan uzak eski eylemler) onun diğer kişilerden ayrı bır doğaya sahip olmasını sağlamakla birlikte, kendinin sebep olduğu ayrı bir engeller zincirine de sebep olacaktır.

Peki, burada özgür iradeden nasıl söz edebiliriz? Plotinus bu konuda şunları söyler: “Ruhlarımızın eylemlerinde, sağlıklı bir aklın ışığında, kendi hareketleriyle yapılan şeylerin hepsi ruhun kendi işidir, Ruhun kendi eylemlerinden alıkonuldukları zaman yapılan şeyler ise, çile çekmekten ibarettir. O halde, akılsızlık Ruhtan dolayı değildir, ve genel olarak – eğer Kaderden kastettiğimiz şey, kendi dışımızdan gelen bir yükümlülükse- bir eylem, akla aykırı olduğu zaman kadere bağlı demektir.”(13)

Kaderin yaratıcısı yukarıda da belirtildiği gibi kozmik yasa dışındaki durumlardır (zihinsel ve eylemsel durumlar). Özgür iradenin işlevi ise bu durumların oluşmaması için koyulan dirençte yatar. Ya da karma ile oluşmuş durumların engellenmesinde ya da kırılmasında. Buddha’nın da bahsettiği gibi gerçek özgürlük, karmanın zincirinden kurtulmak ve ideal prensibe yani dharma’ya geri dönmektir. Eylemlerin ya da düşüncelerin esiri olmamaktır.

O halde Plotinus’un vardığı ana fikir, ruhun varlığı ve iradenin özgürlüğüdür. İrade özgürdür ve insan yaptığı yanlış eylemlerden ne atomların tesadüfü hareketlerini, ne deterministik bir sebepler zincirini, ne de tanrının önceden belirlenmiş olduğu bir yazgıyı suçlamak hakkına sahiptir. Herkes kendi eylemlerinden sorumludur.

Elbette ki çevremizdeki şartların hepsi bizim elimizde olan birşey değildir. Ancak bu çevre şartlarının olumlu yönde değiştirebileceklerimizi değiştirmek için çaba sarf etmek, değiştirebildiklerimize ise önceki yaşantılarımızdaki karmalarımızın bir sonucu olduğunu kabul ederek katlanmaya çalışmak yapabileceğimiz tek şeydir. Plotinus bu konuda şöyle der :

“Bedensel yaratlışına boyun eğen bir Ruh, arzularından ve hiddetlerinden kaçamaz, fakirden alçak, zenginden küstah, güçlüyken ise keyfidir. Daha asil bir doğaya sahip olan bir ruh, çevresine rağmen  iyiliğini muhafaza eder; kendisi değişmek yerine onları değiştirmeye daha büyük bir eğilim gösterir, öyle ki çoğu zaman çevresini süzeltir ve teslim olması gerektiği yerde en azından masumiyetini muhafaza eder.”(14)

Karma

Şimdi yukarıda sözüne ettiğimiz karma kavramını biraz daha  yakından inceleyelim. Karma kavramı, etki tepki yasası olarak da isimlendirilir.Fizikteki etki tepki yasasını determinizm prensibini, metafizik dünyayı da kapsayacak şekilde genelleştiren bir kavramdır. Bilindiği gibi fizikteki etki tepki yasası ya da Newton’un 3.yasası şöyledir :

“Her kuvvet, kendisine eşit ve ters bir kuvvet yaratır.” ya da “Başka bir cisme kuvvet uygulayan her cisim, kendisiyle aynı doğru çizgi üzerinde, büyüklük olarak eşit ve ters bir kuvvete marus kalır.”

Karma düşüncesine göre etki-tepki yasası ve sebep -sonuç ilişkisi (determinizm) yalnızca maddesel dünyada da geçerlidir. İyi eylemlerimiz bizi iyi sonuçlarla karşı karşıya bırakır.

Plotinus, kader konusundaki görüşlerini bir devamı olarak, ilahi taktir kavramını tartıştığı “İlahi Taktir: Birinci Etüt” başlıklı bölümde risalesinde şöyle diyor: “Cevap şudur ki, soğrusunu ruhlar bu Mantık-Prensibinin üyeleridirler. ve Mantık-Prensibi onları yanlış yola sürüklemek süretiyle yaratılışa uydurmamıştır, yalnızca kendi niteliklerinden dolayı hak kazanmış oldukları bu yere yerleştirmiştir. ”

Dikkate alınması gereken şeyin şimdiki zamandan ibaret olmadığı, bundan biraz daha fazla bir şeylerin de var olduğu konusundaki herkesçe bilinen gözlemi de yabana atmamalıyız. Geçmişin dönemleri de, gelecektekiler de mevcuttur; mekanın değerini tespit eden bunlardır.

Dolayısıyla, bir zamanlar bir yönetici olan insan, gücünü istismar etmiş olduğundan ve geleceği için daha hayırlı olacağından köle kılınacaktır Paralarını iltismar etmiş olanlar fakir kılınacaklardır ve iyiler için fakirlik hiçblr engel değildir. Gayrı adil olarak öldürmüş olanlar, katilin açısından gayri asil olarak,ancak maktulün açısından adiş olmak üzere, aynı şekilde öldürülürler ve acı çekerek  olanlar, hak edilen davranışı onlara uygulayacak olanların olanların önüne atılırlar.

Bir insanın köle haline gelmesine sebep olanlar şey, bir kaza değildir: hiç kimse şans eseri hapse düşmez; bedenlere yapılmış her zulüm kendi sonuçlarını doğurur. İnsan şu anda çektiğini bir zamanlar kendisi yapmıştır. Annesini öldüren bir kişi,bir kadın olacak ve oğlu tarafından öldürülecektir. Bir kadına kötü davranan bir erkek, kötü davranışlara maruz kalmak üzere bir kadın olarak doğacaktır.”(15)

Gerçi Plotinus “Karma” terimini kullanmaz. Ama söylediği diğer bütün filisofların söylediği şeyden farklı değildir. Aslında bütün dinler ve filozoflar tarih boyunca aynı şeyi söylemişlerdir. Felsefenin, Altın kural olarak isimlendirilen bu ana fikrini MÖ 500 yıllarında Konfüçyüs’ün bir öğrencisi olan Zigeng şöyle ifade eder: “başkalarının bana yapmasını istemediğimi, benda başkalarına yapmam”(16)

Milattan sonraki yıllarda yazılan incil ‘in Matta bölümünde, Bap 7-1,7-2 ve 7-12. ayetlerde şöyle diyor : “İnsanların size nasıl davranmalarını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın çünkü ruhsal yasanın da, peygamberlerin da anlamı budur “(17)

“Başkalarını yargılamayın ki, Tanrı da sizi yargılamasın çünkü hangi yargıyla yargılarsanız, onunla yargılanacaksınız. Hangi  ölçüyle ölçerseniz “(18)

Hz Muhammed ‘ in M.S . 600 Yıllarında aynı ayetlerde atıfta bulunarak şöyle söyledi rivayet edilir: İncil’ da yazılıdır: Ne yaparsan onu bulursun, hangi ölçekte tartarsan o ölçekte tartılırsın.”(19)

Hz. Muhammed, başka hadislerde de şöyle buyurur: “İçinizden hiçbiriniz,kendi nefsi için sevip dilediği şeyi mü’min kardeşi hakkında da sevip dilemedikçe mü’min olmaz.”(20) “Kendin için neyi seviyorsan insanlar içinde onu sev, onu iste”(21)

Aynı düşünceyi tasavvur felsefesinde de vardır: “Rüzgar eken fırtına biçer” sözü veya ne ekersen onu biçersin” atasözü bu gerçeği ifade eder.

Nihayet 18.yy.’da Avrupa’da filozof Kant’ı da aynı düşünceyi faklı kelimelerle ifade ederken buluyoruz. Kant’ın doğru eylemi yanlış eylemden ayıran ünlü ölçütü kendi kelimeleriyle aynen şöyledir: “Yalnızca tek bir kategorik imperatif vardır, o da şudur: Daima yaptığınız eylemin aynı zamanda evrensel bir kural haline gelmesini de isteyecek şekilde davranın.”(22) Başkasına Yaptığınız bir eeylemin evrensel bir kural haline gelmesini istemek, aynı eylemin herkes tarafından yapılmasını istemektir. Bu ise başkalerının da aynı şeyi size yapmasını istediğiniz anlamına gelir.

H.P. Blavatsky de bu gerçeği bir yazısında şöyle ifade etmiştir: “Komşularınızın, bizim onları incitmek isteyeceğimizden daha fazla bizi incitmeye çalışmayacaklarının, doğru bilgisine ya da emin hükmüne sahip olsaydık, dünyadaki kötülüğün üçte ikisi havaya karışarak kaybolup giderdi.”(23)

Kötü karmamızından ancak aynı miktarda iyi karama üreterek kurtulabiliriz.

Hz. Muhammed bir hadisinde şöyle der: “Bir kötülük yaparsan bari bir iyilik et de kötülüğünü yok etsin.”(24)

Bunu yapmadıkça, eylemlerimizin karmik souçlarının,yalnız bu yaşantımızda değil, gelecekteki diğer yaşamlarımızda da bizi takip etmeye devam edeceği savunur çünkü ruhölümsüzdür ve tekrar tekrar dünyaya gelmeye devam eder.

Blavatsky, Karma düşüncenin şu sözlerle ifade eder: “evet hatta bu cezalandırma yedinci reenkarnasyona kadar dahi devam edebilir. Yani kısacası o kişinin, ahengin bu Ebedi Dünyasındaki en küçük atomların dahi çalkantı yaratmış olan olumsuz etki nihayet düzeltiliyinceye kadar… Çünkü karma’nın yegane hükmü-ki ebedi ve değişmez bir hükümdür-  Ruh dünyasında olduğu gibi, madde dünyasında da mutlak bir Ahengin devam etmesidir. O yüzden de, ödüllendiren ya da cezalandıran Karma değildir, O Ahengin sağlayan yasalara uyarak, doğa ile birlikte, doğa ile uyum içinde ve doğa ile yan yana çalışıp çalışmadığımıza, ya da bunu yamak yerine yasaları çineyip çiğnemediğimize baplı olarak, kendi kendimizi ödüllendiren de cezalandıran da bizleriz..(25)

Bu kuralı hayata geçirebilmek için insanları sevmek gerekir. Sevmenin sempati duymaktan ibaret olduğunu zannederiz. Oysa altın kuralı uygulayabilmek için Empati kişinin kendisini karşısındaki insanın yerine koyarakdüşünebilmesi demektir. Kişi herhangi bir eylem yapmadan önce, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak eyleminin sonuçlarını düşünmelidir.

Erhan Çora – Cihan Başpınar

Yeni Yüksektepe Dergisi, Sayı 24

*Plotinus (M.S 270): Yeni Eflatuncu Okulun kurucusu. İlkenderiye Eklektik Okulunda 11 yıl okuduktan sonra Romada Yeni Eflatuncu Okulu kurdu. Daha sonraları düşüncelerinin, Hiristiyan ve İslam dünyalarına etkileri büyük oldu.

**Determinizm: İnsan eyleminin irade değil de tamamen önceden meydana gelen olaylar tarafından belirdendiğini savunan düşünce

Kaynakça

1. Communicantion dergisi,2. Sayı Ekim 1998, İstanbul, Comnet Yayıncılık ve Tic. Ltd. Şti.,s.8

2. Plotinus, The Enneads, çev Stephen Mac Kenne, 3.B.,London, Faber Limited,1966,s.158

3. Pagels Heinz R., Kozmik Kod II,çev. Nezihe Bahar,1.B.,İstanbul,Sarman Yayınevi,1993,s91

4. Widgery, Alban G., Tarih Boyunca Büyük Öğretiler,çev. Gülçiçek Soytürk,1.B.,Milliyet Yayınları Ltd. Şti.1971,s.211

5.   Plotinus,op. cit.,s.155

6.   Plotinus,op. cit.,s.

7.   Plotinus,op. cit.,s.

8.   Plotinus,op. cit.,s.

9.   Plotinus,op. cit.,s.

10. Plotinus,op. cit.,s.

11. Plotinus,op. cit.,s.

12. Plotinus,op. cit.,s.

13. Plotinus,op. cit.,s.

14. Plotinus,op. cit.,s.

15. Plotinus,op. cit.,s.

16. Cleary Thomas,Konfiçyüs Düşüncesinin Temelleri, çev . Sibel Özburun, 1.B.,Ceylan Matbaası, 1997,s.97

17. İncil, İstanbul, Kitab-ı Mukadedes Şirketi,1996, s.14

18. Ibid.,s.24

19. Gölpınarlı, Abdulbaki, Hz. Muhammed ve Hadisleri, İstanbul,Arkın Kitapevi,1957,s140

20. Ibid.,s.15

21. Ibid.,s. 24

22. Popkin,Rikhard H. ve Stroll, Avrum,Philosophy Made, USA, Doubleday& Copaniny, Inc 1956,s 41

23. Blavatsky Helena Petrovna, Karma, Sunrise Dergisi, Nisan -Mayıs 1983

24. Gölpınarlı,Abdulbaki,op.cit.

25. Blavatsky, Helena Petrovna, op.cit.

By | 2017-07-22T22:13:55+00:00 Mart 16th, 2017|Categories: Mitoloji-Din|0 Comments