Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

Şambala, Savaşçının Kutsal Yolu

Şambala, Savaşçının Kutsal Yolu

Asya’daki sayısız ülkede yüksek dağların arasında bir yerlerde kaybolmuş olan, zamanın hiç durmadığı,  barış ve bilgeliğin hüküm sürdüğü, yeryüzündeki cenneti ve el değmemiş güzelliği ile göz kamaştıran efsanevi bir krallıktan bahsedilir.

Bu yerden bahsedildiğini ilk duyduğumda yetmişli yılların başlarıydı; Helena Petrovna Blavatsky, “Mavi Dağların” iç taraflarında iki avcı tarafından keşfedilen bir ülkeyi anlatmaktaydı.

Güzel kokulu esintilerle yıl boyu süren serinlik; Kuimbatur’un ebedi sislerinin üzerinde yükselen ve etkileyici şelalelerin döküldüğü, ebedi ilkbaharın ocak ayından aralığa kadar sürdüğü ülke. İki metreye yakın yükseklikteki yabani güller ve siğil otları burada çiçekler açarken, büyük amfora boyutlarındaki zambaklar havaya güzel kokular yaymaktadır. Boyutlarından tufandan önceki zamanlardan kalma oldukları anlaşılan mandalar, Güliver’in Brobdingnag insanları ile Lilliputlularının yaşadıkları bu ülkede serbestçe dolaşmaktadır.

Çağdaş Tibet neslinin önemli şahsiyetlerinden biri olan Chögyam Trungpa, Şambala krallığının geleneksel öğretilerini kamuoyuna modern bir biçimde sunmuştur.

SAVAŞÇININ EVRENSEL SANATI
Budizm, Şambala toplumun evriminde önemli bir rol oynamıştır. Efsaneler bize, Buddha Siddharta Gautama’nın bu Himalaya ülkesinin ilk kralına öğretisini anlattığından bahsetmektedir.

Tibetlilere ait bir halk inanışı, Şambala’nın halen ülkelerinin erişilmez dağlarının uzak bir vadisinde gizlenmiş olarak varlığını sürdürdüğünü söylemektedir. Efsanenin başka biçimlerinde ise krallığın yüzyıllar önce yeryüzünden kaybolduğu anlatılmaktadır. Bu anlatılara göre, Şambala’nın Rigden Hanedanı, insanların yaptıklarına göz kulak olmaya devam etmektedir, insanlığı yok olmaktan  kurtarmak için bir gün yeryüzüne dönecektir.

Pek çok Tibetli, Ling hanedanı mensubu ünlü savaşçı Kral Gesar’ın, Rigdenlerden ve Şambala bilgeliğinden esin ve kılavuzluk aldığına inanmaktadır. XI. yüzyıla doğru yaşayan Gesar, Doğu Tibet’teki Ling Prensliği’nde hüküm sürdü. Savaşçı ve devlet adamı olarak başarıları ölümünden sonra tüm Tibet’te yayılarak, Tibet edebiyatının en önemli destanını oluşturdu. Efsanevi anlatılara göre Gesar, Şambala’dan dünyadaki karanlık güçleri yenmek üzere bir ordunun başında dönmüş:

Evrenin,

Ne başı ne de sonu olan

Büyük aynasında

İnsan toplulukları görünecek;

Ardından özgürleşme ve karışıklık çıkacak.

Asıl özgür güvene karşı

Korku ve tereddüt ortaya çıktığında,

Sayılamayacak kadar çok korkak uyanacak.

Asıl özgür güven

Esin ve sevinç kaynağı olduğunda,

Sayılamayacak kadar çok savaşçı eğlenecek.

Sayılamayacak kadar çok korkak

Mağara ve ormanlarda saklanacak;

Kendi kardeşlerini, kız kardeşlerini

Öldürecek ve onların etini yiyecekler.
Hayvanlar gibi davranacak,

Kendi aralarında korku tohumları ekecekler;

Böylece kendi hayatlarını yok edecekler.
Büyük bir nefret ateşi yakacak,

Safahat nehrini hiç durmadan bulandıracaklar;
Tembellik çirkefinde yuvarlanacaklar;
Açlık ve veba çağı gelecek.

Asıl güvene kendini adayanlar arasından,

Büyük savaşçı toplulukları gelecek,

Bazıları yüksek dağlara giderek

Oralarda şahane kristal şatolar yükseltecekler.

Diğerleri muhteşem göller ve adaların ülkelerine gidecek

Mükemmel saraylar inşa edecekler.

Daha başkaları ise büyüleyici ovalara yerleşerek

Arpa, buğday, pirinç ekecekler.
Kendiliğinden var olan derin basitlikleriyle

Teşvike gerek kalmadan

Her zaman kavgadan uzak,

Her zaman sevgi dolu ve cömert olacaklar,

Hiçliğe dek Rigden krallığına içten bağlı olacaklar.

Chögyam Trungpa’ya göre Şambala öğretileri, “dünyadaki sorunları çözmekte bize yardımcı olabilecek temel bir insan bilgeliğinin gerçekten var olduğu” öncülüne dayanır. Bu bilgelik, bir kültür veya bir dine özgü değildir. Öncelikle çok sayıda gelenek ve tarihin pek çok döneminde var olmuş bir savaşçı sanatı insani geleneğinden bahseder. Tibet dilinde “pawo” olarak geçen savaşçı sözcüğü, kelime anlamı olarak yiğit demektir. Bu bağlamda savaşçı sanatı, insan yiğitliğinin geleneği, cesaretin geleneğidir. Ovalardaki Kızılderililer (Hintliler), Güney Amerika’daki Kolomb öncesi kültürlerin efsaneleri, Japon Samuray ideali, Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri, hepsi de savaşçı sanatının örneklerindendir.

KORKUYU TANIMAK
Şambala öğretisinin sırrı, kendi kendinden korkmamakta yatar. Kendimizden ve etrafımızdaki dünyadan korktuğumuzda, aşırı derecede bencilleştiğimiz ve orada tek başına güvenlikte yaşamak amacıyla kendi kozamızı oluşturduğumuzdan, bunun için güçlü dozda bir cömertlik gerekir. Ana rahmine dönüp doğumdan kaçmak amacıyla sürekli olarak orada büzüşmek istiyormuşuz gibi, gün ışığından körleşmiş bir şekilde kendimizi kişiliğimizin yeraltına saklanmak isteriz. Kendimizi sığınakta sanırız ama yine de kendi gücümüz dışında korkudan yüreğimiz hoplar.

Korkaklığın yolu, burada alışılmış süreçleri başlatmak için bizi bir kozaya sokmaktan geçer. Sürekli olarak davranış ve düşünce şemalarını yeniden üretmekle meşgul olan bizler, asla kendimizi özgür ortamlarla, yeni ufuklarla bir bağ kurmaya mecbur hissetmeyiz. Tam aksine kendimizi, terimizin kokusundan başka hiçbir yoldaşın olmadığı kendi ortamımızın alacakaranlığına gömeriz. Nemli ve sağlıksız bu koza, bize aileden kalma bir mücevher, bir miras gibi görünür ve bu yarı iyi yarı kötü hatıradan ayrılmak istemeyiz. Kozada hiçbir dans şekli geçerli değildir; hareket etmeyiz, nefes almayız, gözlerimizi bile kırpamayız. Burası rahat ve uyutucu bir yer, çok yoğun ve tanıdık bir atmosfere sahip bir evdir. Kozadaki dünyada, asla büyük bahar temizliği olmamıştır.

Bu rahat belirsizliği incelemeye, ona dokunmaya, ona bakmaya başladığımızda, korkuyu da aşmaya başlarız. Birden bire maske değişir. Sığınağımız olmaktan çıkar, bir hapis halini alır ve korku artık dayanılmaz hale gelir. Çıkmak gerekir. Kozanın karanlığından ışığa dönüldüğünü gösteren ilk hareket, temiz havaya duyulan arzudur.

 Sonuç olarak korkuyu tanımak ise bizi melankolik kılar; büyük bir üzüntüyle karşılaşırız. Etrafımızı yalnızlık sarar ve göğsümüzde bir ağırlık hissederiz. Gözlerimize dolan yaşları akıtıp, cesaret deneyimine hazır olduğumuzu beyan edersek, bunlar gerçek bir savaşçı ruhunun ilk işaretleridir.

SUNABİLECEKLERİMİZİ BULMAK
Bu gözyaşları, açık havaya çıkmak, kendi kendimizden korunmak için, inşa ettiğimiz kozayı terk etmek arzumuzun öncü kuvvetleridir. Buradan çıkmamız ve dünyaya ne sunabileceğimizi keşfetmemiz gerekir. İşte bu yüzden kendi varlığımızı yüceltmek ve diğerlerine de bunu yapmaları yolunda yardımcı olabilmek için kendi kendimizi, kendi deneyimimizi incelemeye zorlamalıyız.

Tüm sorunlarımıza, kafa karışıklığımıza, duygusal iniş çıkışlarımıza rağmen, insan olarak varlığımızda içkin olarak iyi bir şeyler bulunduğunu göreceğiz. Kendimizde ve etrafımızda herhangi bir iyileşme görebilmemiz için, bu iyilik kökü ve güvenle deneyler yapmak zorunludur. Söylenmekten, mutsuzluklarımız ile talihsizliklerimize ağlamaktan, kendimize acımaktan başka bir şey yapmazsak yardım, adalet veya rahatlama istemeye ne hakkımız olur?

Duman ve yoğun kokularla dolu bir odadan çıkışta temiz hava dolu esintinin zevkini yaşamayan var mıdır? İlk öpücüğünüzü hatırlıyor musunuz? Sıcak, ter ve yorgunluktan neredeyse boğulmuş haldeyken dağdaki bir göle atlamak! İşte her an sezinleyebileceğimiz ama çoğunlukla tanımadığımız iyilik budur.

Şambala öğretisinde bu iyilik deneyimi, kendimizde başkalarına sunabileceklerimizi keşfetmek ve böylece savaşçı yolunda yuvarlanmaya başlayabilmek için kullanılır.

Geriye tek bir soru kalır; yaşadığımız deneyimlerin, mevcut deneyimimizle nasıl bir ilişkisi vardır? Bu iyilik duygusunu elde edebilmek için oraya koşamaz ve onu satın alamayız. Bu durumda sorun, istediğimizi elde etsek de her zaman daha fazlasını isteyeceğimiz için asla tatmin olmayacak olmamızdır.

Bu sorunların yanıtı çok basittir. Kendimizi germekten vazgeçmeye, mizah duygusuna ihtiyacımız vardır. Sorunumuz, yaşamı fazlasıyla ciddiye almaktır. Ara sıra kendimizle dalga geçmeyi bilebilseydik! Günümüzde gülmeye dayalı depresyon tedavileri vardır: Bu yöntemlerde isteriye varıncaya dek gülmek gerekir. Bu tekniği denemedim ama iyi olduğundan eminim!

ÜÇ SIĞINAK
Budizm’de kendini bırakmayı, üç sığınağın ifadesinde buluruz: “Buda’ya sığınıyorum”, “Dharma’ya sığınıyorum” ve “Sangha’ya sığınıyorum”.

Buda’ya sığınıyorum: Terk edilme deneyimini yaşamaktan, yani olumsuzluğu kendi varlığımızın bir bileşeni olarak tanımak ve bu olumsuzluğa açılmaktan oluşur. Şüphesiz ki sık sık beceriksiz ve aptal oluruz, binbir durumda cesaretten yoksun davranırız, zamana karşı gelmemek için ölmeyi isteriz… Bu listeyi herkes kendine göre uzatabilir. Sonra! Yaşıyoruz! Bir çocuğumuz vardır. Belli bir zekaya sahibizdir. Büyük bir olasılıkla gezegenimizin yarısı açlık ve soğuktan ölmekteyken yemek yememizi ve sıcakta uyumamızı sağlayacak bir işimiz vardır. Gerekenden fazlaya sahipken bunun farkında değiliz!

Dharma’ya sığınıyorum (Varoluş kanunu): Yaşamın olduğu gibi olmasını deneyimlemekten oluşur. Gözlerimi yaşamın koşullarına, onların olmalarını istediğim gibi değil, gerçekte oldukları gibi açmak istiyorum. Başka bir deyişle, dünya, hayatta kalabilmek için maskelere ihtiyaç duyduğumuz sisli bir seraptır. Bunu yapabilmek için yaşamı yeniden öğrenmemiz, maskeleri atabilmemiz gerekir. Herkes bu maskeleri kullanır ve bunun farkındadır. Birisi her şeyin nasıl olduğunu göstermeye kalktığında diğerlerine örnek olarak gösterilir ve onurunu birazcık olsun korumayı başaranlar tarafından onanır. En kötü çirkinlik bile cesaretle dönüştürülebilir ve savaşçının yolu kendisi olma korkusundan kurtulanlara açılır.

Sangha’ya sığınıyorum (Topluluk, yoldaşlar): Onlara bağımlı olmadan ve yolda ilerlerken birbirine dayanmadan, deneyimlerini diğerleriyle paylaşmayı ifade eder. İnsanlardan oluşan bir toplulukta birileri diğerlerine yaslanıyorsa, bu birilerinin ayağı takıldığında, herkesin ayağı takılır. Desteklemek, birbirine yaslanmak değildir. Daha güçlüler daha kuvvetlice itebilseler de, en zayıflar da topluluğa kendi çabalarını sunmalıdır. İnsanlar arasında zayıflar ve daha güçlüler vardır ama hepsi insandır. Yardım, toplumumuzun hastalıklarından biri olup, birisine yardım ettiğimizde onun insanlığın yolculuğuna katılma temel hakkını öldürürüz. Zayıf olmak ayıp değildir ve kendimizden aşağıda olanlara iyice baktığımızda her zaman yol arkadaşlarımızla paylaşacak bir şeyler bulabilir ve birlikte yürüdüğümüzde esintinin ferahlığını yeniden keşfedebiliriz.

Fernard Figares

Yeni Yüksektepe Dergisi, Sayı 11

Kaynakça

  1. H.P Blavatsky: Mavi Dağlar Ülkesinde, Adyar yayınları
  2. Chögyam Trunpa: Şambala Savaşçının Kutsal Yolu, Seuil yayınları 1990
  3. Chögyam Trungpa: Tibet yolu pratiği, Seuil yayınları, 1976
By | 2017-07-09T16:07:57+00:00 Mart 16th, 2017|Categories: Felsefe, Mitoloji-Din, Savaş Sanatları|0 Comments