Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

Şehir ve Heykel II

Şehir ve Heykel II

Rönesans doğaya ve insana dönmüş, aklı keşfetme olarak bir gelişme göstermiştir. Roma ve Yunan ideal ve modellerinden ilham almaktadır. Sanatçı bir zanaatçı olarak kabul edilmekten çıkıp toplum içinde akıllı ve bilgili bir aydın durumuna yükselmiştir.

Rönesans kültürünün yarattığı şehirlerde, mimaride daha sade, sonsuzluk yerine ölçü ve dünyevi yapı tarzı, insan figürü, sanatın merkezi halindedir. Mimari yapılar da gelişigüzel çizilmeyip önceden kararlaştırılan planlara uygun olarak gruplandırılıyorlardı. Yapının şekli ve kullanılacak düzenin seçimi gibi başlıca kararları da bundan böyle tek bir kişi, mimar alıyordu. Heykelleri mimari bir çerçeveye oturtma zorunluluğu ortadan kalktığı için heykel kendi başına güzel bir sanat yapıtı olarak kabul edilmeye başlanmış ve heykeltıraşlar da konularını daha özgür bir şekilde seçip, daha kendiliğinden gerçekçi bir tutumla ele alabilmişlerdir. Rönesans şehir dokusunda heykel bir bütün olarak ele alındığında çağın anıtsal ve görkemli anlayışına uygun olarak yapıldığı dikkat çeker.

Ayrıca konu olarak ele alındığı zaman da aynı heykellerin Rönesans toplumunun bireyci ve dinamik karakterini yansıttığı görülür. Mimari simetrik ve tektonik bir yapılaşma süreci geçirmiştir.

17. yüzyılda Barok sanatı üslubu ise Rönesans’ın akılcı ve tektonik kurallarına karşı, duygulu ve coşkulu atektonik bir gelişme göstermiş, barok sanatının şekillendirdiği şehir olgusu içinde mimari ve heykel yine birlikte düşünülmüştür.

Barok mimarlarının başka bir özelliği de tek tek yapıların dış görünüşleri yanı sıra daha genel olan şehir planlaması ile uğraşmış olmaları idi. Bu konuda ise alanlara ve düz yollara ağırlık veriliyordu. Bir kenti alıp önce onu yuvarlak alanlara ayırıyor ve her birinin ortasına kilise, saray, çeşme, anıt gibi yapılar oturttuktan sonra bu noktaları deyim yerindeyse, alanın ortasını hedef alıp uzun bir düz bulvar şebekesi ile birbirine bağlıyorlardı. O zaman için olağanüstü ve zekice düşünülmüş bir buluştu.

Fransız nizamı denilen bahçe düzeninde de aynı esasa dayanılarak gerçekleştirilen şehir planlarında, Barok’a özgü hareket, perspektif anlayışını yansıtacak biçimde mimarinin heykelle birleşip, kusursuz bir alan ortası süsü oluşturduğu büyük ve anıtsal çeşmeler ortaya çıkmıştır.

Barok Heykeli’nin başka bir özelliği de hemen her yerden rahatlıkla görülmesidir. Mimariye son görünüşü vermek için süsleme amacıyla yapılanlar ve kendi başına bir eser olarak yapılan heykeller göze çarpmaktadır. Bir dizi heykel mimaride, en üste yatay olarak sıralanırdı. Bu bir çeşit korkuluk vazifesi görürdü. Heykelin mimaride uygulandığı başka bir alan da taşıyıcı sütun yerine kadın ve erkek şeklinde heykellerdi.

Sanat artık sürekli olarak farklı, sürekli olarak yeni ve yaratıcı olabiliyordu ama ilerleyemiyordu. 18. Yüzyılda Neoklasisizm sanat üslubunda, işte bu ilerleyememe sorununun altında yatan gerçek idealleştirilmiş, kutsallaştırılmış Grek kültürüne olan tutkularını çağdaş bir bağlama aktararak yeni bir Grek ideali yaratılmıştır. Diğer yandan ise 18. yy aydınlanma çağı olarak adlandırıldı. Yüzyıllardır yaşadığı dinsel ve toplumsal bağları aşan çağdaş insan o zaman ortaya çıktı ve sanatta kendini tanımaya girişti. Onun asıl amacı bizzat klasik biçimler değil ama onun gerisinde yatan düşüncedir. Sanat büyük oranda toplumsal alandaki değişikliklerden etkilenmiştir. 1688’deki Demokratik Burjuva Devrimi ve 1789 Fransız Devrimi ile Avrupa’da egemen, kültürlü bir sınıf olan burjuva sınıfı ortaya çıkmış ve sanata egemen olmuştur. Aynı zamanda sanat sanat için, sanat toplum içindir görüşü bu dönemde ortaya çıkmıştır. Şehirlerde işçi nüfusunun artmasıyla yeni bir şehircilik anlayışı başlamış, yeni metropoller kurulmuş, sanat büyük metropollerde yoğunlaşmıştır.

Kentler sanayi ve ihtiyaca göre yeniden düzenlenmiş, imar edilmiştir. Bu dönem burjuvası birey olarak kendi bilincine varınca ve nihayet heykel sanatında özellikle genel nitelikli tanrılar, kahramanlar, simgesel kişilikler, metaforlar vb. bütün betimlemeleri yani rastlantısalı, kendinden uzak tutan bütün biçimleri reddederek kendisi için bir biçim yarattı. İnsanın kendini soyutlamasına heykel sanatının mimariyle ve öteki sanatlarla arasındaki katı bağlardan kurtarılması olgusu denk düşmektedir.

Tarihselcilik, bütünsel sanat yapıtı düşüncesini geliştirmek için mimarlıkla ilgili kavramların arasına heykeli de sokmaya kalkıştı. Tanrıların ve kahramanların ülküselleştirilmiş dünyasında bir siyasal amacın ortaya çıkması, giderilmesi olanaksız bir kopmaya yol açtı. Dönemin siyasal ya da kültürel bildirilerinin içeriğinde bulunan köktencilik ve devrimci öge, ne kadar çelişkili görünse de heykel sanatında ideale doğru mutlak ve kesin yönelim somutlaştırılır. Anakentlerin çoğalması ve ekonominin hızla gelişimi ile birlikte anıt dikme gereksinimi de arttı. İşte bu sırada anıtın dünyevileştiği görüldü. Artık algılanan kutsallık etkeni değildi. Kahramanların şanına dikilen bu anıtların çoğuna egemen olan kişinin bireysel görümü de değildi. Bir tek üniforma yeterliydi.

Heykelle mimari arasında çoktandır duyumsanan bir kopuş, en azından mimarların kullandıkları malzemeleri kavrayış biçimlerinde söz konusuydu.

Dönemin çok özgün olguları, beğenisi, siyasal düşüncesi işe karışıyordu. Bunlar aynı zamanda bazı sanatçılara bazı yapıtlar için yapılan siparişlere de bağlıydı, çünkü böylesi yapıtların yapımının en önemli nedeni hiç kuşkusuz tarihe egemen olmak ve onu özetlemek arzusudur. 18. yy.’ın kültürlü burjuva sınıfı, önemli kişi ve sanatçıların anısını yüceltmek için heykeller dikerek kendi tinsel temsillerinin kişiliklerinde kendilerini ülküselleştirdi.

20. yy şehirlerinin mimarisinde işlevsellikle güzelliği çağdaş teknolojinin olanaklarına dayanarak birleştiren önemli yapıtlar ortaya konmuştur. Heykeller ise şehirlerdeki katı mimarinin boğucu ve sıkıcı etkisini azaltan, tinsel bir anlam taşıyan bir görevi üstlenmiştir. Heykelin alanlarda ve mimari yapı ile birlikte düşünülmesi, heykel ve mekân kavramını birlikte getirmiştir.

Plastik sanatının gerçekleştirilebilmesi için heykel ve mimari arasındaki bütünlüğü yaratabilmek gerekir. Bunun için mimarinin algılanamayan bütünlüğünü heykelle yani plastik mekânla algılayabiliriz. Her insan kendi boyu ile şartlanmış mekânı algılar. Bir plastik mekânın etrafında dolandığı bir işaret oluşturur, mimari ile bütünlüğü ise algılanabilir bir mekânı başlatır. Bu yüzden heykel yani plastik mimari yapının bir aksesuarı değildir ve olmamalıdır.

Ali Asgar ÇAKMAKÇI

Yeni Yüksektepe Dergisi, Sayı 3

By | 2017-03-16T21:50:02+00:00 Mart 16th, 2017|Categories: Sanat|0 Comments