Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

Simya

Simya

simya_1Bizim Ortaçağımızda gizlenmiş metafizik unsurları, büyük bir bölümü kaybolmuş teorik bilgileri, özgünlük ve etkinliklerini doğrulamak için yerine getirmesi gereken pratik kavramları ile yeniden beliren Simya, şimdi eski haline getirilmektedir (eski haline getirilmek diyorum çünkü çok öncelerden gelmektedir).

Böylece Ortaçağ’da olduğu gibi pek çok deneyle karşı karşıyayız. Ortaçağ’da, bugün bizim için bir ütopya olana ulaşana dek çalışmalarını sonuna kadar götüren simyacılar oldu. Altının keşfi; simyacıları altın elde etmek için ödüllendiren Krallar ve Prenslere, sözlerine ve tüm iyi niyetlerine rağmen bunu başaramayanlara o kadar da iyi davranmayan soylular ve krallara ya da laboratuarları ile birlikte uçup gidenlere dair bir çok hikaye var. Simyanın pratik bir bilim olarak tanınmasından kaynaklanan tehlike çok büyüktü.

Simyadan geriye kalan nedir? Simya efsanesine ait unsurları neden yeniden ele alıyoruz? Simya neden az rastlanır bir bilimdir?

Bugün en beliren özelliği soylu metallerden yola çıkılarak kendini zenginleştirmek, güç kazanmak için altın yapmak amacı taşıyan bir işlem olmasıdır. Simya’dan bahsettiğimizde ortaya çıkan temel unsurlardan biri budur. Bu bilimin amacı olarak düşünülen diğer bir soru da ölümsüzlüktür. Çoğu kez simyacılardan bahsederken, kendini bu çalışmalara adamış kişilerin, ölümsüzlüğü (fiziksel ölümsüzlük olarak anlaşılır, çünkü günümüzde bizi ilgilendiren tek konu bu gibi görünüyor) elde etmek için bir formül ele geçirdiklerine dair tuhaf söylentiler yayılır. Tüm dünya ebedi gençliğin ne olduğunu görmek için uğraş veriyor. Uzak geçmişte filozofların hiç bahsetmediği ve simyaya atfedilen başka bir amaç da mutluluğu elde etmektir. Öyle veya böyle simya altına, gençliğe, mutluluğa sahip olmakla karıştırılıyor gibidir. Öğretinin metafizik  derinliğine inilmedikçe, simyacılarında benzer arayışta; mutlu olmak, daima  genç olmak veya büyük zenginliklere sahip olmak arayışında oldukları düşünülür.

Anlatılan efsane böyle olsa da, Simya’nın asıl konusunun  farklı olduğunu göreceğiz. Bu efsane bize nereden geliyor? Çok uzaktan geliyor. Simya bugün elimizde çokça bulunan o kitaplardaki gibi bir Ortaçağ bilgisi değildir.

Birazcık Tarih

Antik Çin’de simyacılar vardı ve yalnızca tarihleri ve hanedanları bilinen verilerle bugün İmparatorluk Çin’i olarak sınıflandırabileceğimiz Çin’de değil. Çin’de mitsel dönemlerde simyacıların varlığından bahsedilir; ilk insanın zamanından, yeryüzüne mucizevi bir gizem olan ateşi getiren göksel veya yarı tanrısal imparatorlar zamanından beri vardılar. Ateş ile büyük sırlara sahip  bazı Demirci Birlikleri oluştu çünkü metallerle çalışmaya başlayarak değişimler, transmutasyonlar ve farklılaştırmalar yaratmayı başardılar. Lao Tse öğretisine bir tinsellik, metafizik dokunuş ve hatırlanmayan devirlerden beri varolan pratik bir bilgi dokunuşu ekledi.

Hindistan’da simya vardı. Majik-pratik bir özellikteydi ama Çinli Demirciler Birliği’nde olduğu gibi metalleri dönüştürmediler. Hindistan asıl olarak bir amaçla ilgilendi: İnsan süreçleri, insani transmutasyonlara, insanın değişimlerine, mistik durumlara ve bu bilimin insana uygulanması ile erişilebilecek tüm evrim biçimlerine yönlendirilebilir.

Mısır’da simyadan nasıl bahsetmeyiz? Sadece kendi zamanını değil bizi de şaşırtmaya devam eden o fantastik bilim adamları nasıl tanınmazlıktan gelinir? Taşların, metallerin, insanların, gezegenlerin doğası hakkında çok şey bilen Mısırlıların kapasiteleri, bilgi düzeylerini ortaya çıkarmaz mı?   Mısır’da simya geleneği Tanrılarından biri olan Thot’a, Bilgeliğin ve Bilimlerin Tanrısına dayanır. Bu gelenek bize tam olarak Yunanlılar aracılığı ile ulaşmıştır: Mısır ismi (etimolojik olarak Egypt ismi Yunanistan’da Toth’a verilen Hermes ismi gibi “gizemi” işaret eder) Hermetik gelenek olarak yani Hermes’e karşılık gelen olarak adlandırdığımız Simya’dan bahsetmemize neden olur ve Hermes’ten sadece Tanrı olarak değil bir sır olarak bahsediyoruz. Çünkü Mısırlılar için Toth ve Yunanlılar için Hermes’in özelliklerinden birisi bu bilgilerin korunması konusuna gösterdikleri büyük dikkatti.

Bu, bencillik nedeni ile değil bu bilgiler hakkında yeterli bilgiye sahip olmayıp onları kötü kullananların zarar görmesini önlemek içindir.

Son zamanlarda İskenderiye’de bu bilgiye adanmış ve onu alıp daha sonra VII. ve VIII. yy.lardan itibaren Araplara geri veren okullarda gelişen Mısır simya geleneği uygulamalı olarak IV. ve V. yy.dan gelmektedir. Bu okullar bu geleneğin emanetçileri olmakla birlikte onu Avrupa’ya aktaranlar da olmuşlardır.

Batı dünyamız XI. yy.’dan bu yana haçlılar vasıtasıyla simyayı eski haline kavuşturmaktadır zira Doğu’ya ulaşan insanlar, unutulmuş bilgilerle, hatırlanmayan yazarlara göndermelerle tamamen farklı bir dünya ile karşılaştılar. Onca şeyin yanı sıra Batılılar Doğu’dan simyayı da getirdiler ve simya onca senedir bilindiği  Batı dünyasında yeni derin kökler saldı.

Araplarla ilişkili olarak Simya ismini büyük olasılıkla bunlara borçlu olduğumuzu hatırlamak iyi olacaktır. Simyayı bir bilim olarak Al-Kimiya; kara ve toprakla yapılan bir çalışma olarak adlandırdıklarını biliyoruz. Bu, Simya’yı Mısır’ın eski ismi ile karşılaştırmamıza imkan verir: Kem veya Kemu veya Kemi: Kara, Kara Toprak, Karanlık Toprak, Kırmızı fakat çok koyu.

Araplar, onlara ilham kaynağı olan eski çağın o bilgeleri hakkında bilgi edinerek kara toprak, madde ile ağır olanla, kara olanla dünyevi olanla son olarak büyük dönüşümü, büyük açılışı, büyük madde dönüşümü gerçekleştirmek için çalışan bilimlerine Simya adını verdiler.

Bilimsel Süreçler

simya_2Astroloji ve Astronomi’de olduğu gibi Simya’yı Kimyadan önce görme konusunda büyük bir eğilim vardır. Simya ve kimyadan bahsederken simyadan “akıllı kızın deli annesi” olarak bahsedilir.

Simya, kimya gibi doğanın unsurlarıyla çalışmasına rağmen aynı unsurları aynı şekilde kullanmadığı, aynı ilkelere ve amaçlara sahip olmadığı kesindir. Kimyanın unsurlara, fiziksel bir laboratuara ve insan olan fiziksel bir aracıya ihtiyacı vardır. Simya bu unsurların yanı sıra bir dizi ahlaki ve felsefi ilkelere ihtiyaç duyar ve her zaman beden aracılığı ile değil ruh aracılığı ile gerçekleştirilen çalışmalardan oluşur.

Bu nedenle her ikisi arasındaki kesin ilişkiyi reddediyoruz. Bununla birlikte eski insanların fiziksel, kimyasal ve simyasal unsurları mükemmel bir şekilde ayrıştıra geldiklerini hatırlatmalıyız. Bu üç ayrım yapılmıştır çünkü aynı şeylerden bahsedilmemektedir.

Bu üç tür dönüşümü açıklamak için güncel bir örnek veriyoruz.

Biçimsel ama moleküler olmayan bir değişimi sürdüren herhangi bir beden üzerinde fiziksel bir olgunun gerçekleştirilmesi; derin bir içsel değişim yoktur. Bir tebeşir çubuğunu gözlemleyin: Onu tanımamızı sağlayan kesin bir çubuk şeklinde bir biçimi vardır. Onu toz haline getirmek için ezebiliriz ve tebeşir biçim değiştirdiğinde bir fiziksel olgu gerçekleştireceğiz. Çubuk olarak sahip olduğumuz tebeşir kendini bir tebeşir tozu yığınına dönüştürmek için artık bir çubuk değildir ama tozda ve çubukta aynı olan tebeşirin moleküler oluşumunu değiştirmedik. Olgu, fiziksel, biçimsel bir olgu olmayı bırakmamıştır.

Şimdi kimyasal bir olguya göz atalım. Hepimiz suyun hidrojen ve oksijenden oluştuğunu biliyoruz. Eğer uygun araçlarla hidrojeni bir tarafa, oksijeni diğer tarafa ayırabilirsek suyun moleküler olarak ayrıştırılmasını başarmış oluruz. Onları ayırarak iki farklı element elde ederiz ki artık ayrıdırlar. Böylelikle kimyasal bir olgu elde ederiz.

Bunun kimyasal bir olgu olduğunu görmek için bir hidrojen atomuna sahip olduğumuzu ve Simya’ya özgü belli işlemler vasıtası ile bu kez biçimsel bir değişim, moleküler bir ayrıştırma değil içsel bir değişim yarattığımızı düşünelim. Bir hidrojen molekülü olan şey, belli kopmalar, değişimler yoluyla bir hidrojen atomu olmayı bırakıp başka bir elementin atomuna dönüşmüştür.

İşte bu bizim yüzyılımızda “atomun füzyonu”, atomik veya nükleer enerji olarak adlandırdığımız Simyasal bir olgudur ama aslında bir kez daha aynı durumla karşı karşıyayız.

O zaman Simya neyin peşindeydi, atomları dönüştürmenin mi? Neden bunu yalnızca kendini eğlendirmek için yapmadı? Bu dönüşümlerin çok daha derin bir anlamı vardır. Bu dönüşümler, doğada, evrende varolan her şeyin hareket ettiği, evrildiği, bir yöne doğru yönlendirildiği, bir sona, bir kadere sahip olduğu temelinden yola çıkar.

Simyasal süreç, dönüşümlerinde hızlandırma, iyileştirme, yardım etme ve büyütmeden başka bir şey aramaz. Bir gün altın olacak olan şimdi olabilir çünkü altın olmak onun mükemmeliyetini temsil eder; insanda bir gün ölümsüz olacak olan yön şimdi olabilir çünkü bu mükemmeliyetini temsil eder. Saatler kaybetmek yerine dakikaları durdurmanın bir formülü vardır ve bu da anında yapmaktır.

Böylelikle simyacı, bilimini ve felsefesini çok daha hızlı evrilmesine yardım ettiği Doğa’nın gerçek yararına iyice uyarlarsa kendini dönüştürür.

Dönüşümlerin anlamı budur ve çoğu kez altına yüklenen anlam da budur. Altın, Güneş gibi mükemmeliyetin, doruğun sembolüdür. Herşey ilk kaynağı, kaderi ile yeniden bütünleşmelidir. Her şey kendi mükemmelliyetine, doruğuna ulaşmalıdır ve eğer bu böyle olmalı ise soruyoruz; neden simyacılar bu gizemli öğretilerini bu kadar kapalı bir şekilde, kabul edilmiş müritler halkası içerisinde, onlara hiç kimsenin yaklaşamayacağı, az veya çok anlayamayacağı şekilde korumaya çalışmışlardır?

Bugün bile bizi çok az ilgilendirebilecek bir Simya kitabına erişilemez olduğunu görüyoruz. Metinler konusunda da, eski çağların tüm ezoterik bilgilerinde de aynı şey geçerlidir; bunlar iki yönlü bir silah gibi düşünülür.

Kendi kişiliğine tutkularına, dünyevi iştahına hakim olmayı bilmeyenler için silahlar tehlikelidir. Bencillikleri tarafından yönlendirilen ve bu bilgileri Doğa’nın ve diğerlerinin yararına kullanmayıp kendi çıkarları için kullananlar için simya tehlikelidir. Böylelikle bu bilgiler korunur ve öyle ezoterik, öyle deruni olurlar ki onları açıklama aşamasına ulaşmak çok zaman gerektirir. O kadar zaman ki bazen Eflatun’un söylediği gibi artık yaşlandığımızda bir şeyler anlamaya başlarız, o kadar sakinleşiriz ki, yaşamda o kadar şey geçirmişizdir ki, çalışmak her ne pahasına olursa olsun umutsuzluğa düşmemek, sahip olmayı istememek için doğal bir içsel bir tavır sahibi oluruz.

İlkeleri

simya_3Çok kısa olsa da simyayı, simya bilgisini oluşturan ilkelere göz atalım. Temel olan, onsuz hiçbir şeyin anlaşılmayacağı bir ilkeden yola çıkıyoruz. Bu ilk ilke Madde’nin Birliğidir.  Kendini gösterdiğinde, çeşitli yönleri zenginleştirici bir imgelemin çeşitli ve tükenmez binlerce biçimi elde edilebilir ama Madde, Temel, Kök Bir’dir.

Maddeyi BİR olarak, bir büyük ilksel Madde, tüm evrenin temeli olan büyük bir ilksel ilke olarak düşünmek, ifade edilmeden anlaşılan, simyayı geliştiren başka bir ilkeyi de hatırlatır: Makrokozmos’da (Büyük Evren) olan ne varsa Mikrokozmos’dadır (Küçük Evrendedir); büyükte olan her şey küçükte de vardır; gökte olan insanda da vardır ve tam tersi de geçerlidir. Bunun anlamı, insani süreçlerimizi genişleterek, kozmik süreçleri anlayabileceğimizdir. Madem ki her şey büyük ve küçük, yukarıda veya aşağıda olana hizmet eden temel bir ilksel unsur, bir ilksel ilkeden ayrılmıştır  bir benzerlik, bir ilişki vardır.  Bu benzerlik temelinde Simya, Doğa’yı bozmaktan uzak benzerliklerin doğrudan bir yolunu izleyerek dönüşümler gerçekleştirerek sürekli olarak çalışacaktır. Altın metali doğru bir çizgi, doğru bir yoldur; metalin kaderi altın, insanların Kaderi Tanrılar olmaktır. Bunlar simyanın aradığı dönüşümlerdir.

Başka bir ilkeyi göz önüne alıyoruz. İlksel Madde, çeşitli oranlarda birleşen üç oluşturucu unsura sahiptir. Bu üç unsur simya terminolojisinde: Kükürt, Civa ve Tuzdur. Şüphesiz ki bunlar kimyadaki kükürt, civa ve tuz değildir. Gerçek isimleri ile tanınmak yerine sembolik isimlerle işaret edilen Doğa’nın unsurları için kullanılan isimlerdir. Bu elementler çeşitli oranlarda birleşmişlerdir. Bu nedenle Doğa’daki kimi bedenler daha mükemmel kimileri ise daha az mükemmeldir. Kükürt Güneş’e, altına en fazla benzeyendir. Kükürt kendinde Güneş’in ve altının potansiyellerini saklar. Daha fazla tuz olduğunda mükemmellikten uzaklaşma artar. Bunun anlamı daha fazla ağırlık, beden ve topraktır.

Simyanın ödevi nedir? Bir şey altına dönüşünceye kadar bu orantıyı çeşitlendirmek. Bundan ötesi… Dikkat! Bu delirmiş altın tutkunlarına dönüşmemiz anlamına gelmez. Bir şeyin altına dönüştüğünü belirttiğimizde, tüm bedenlerin bu üç unsura uygun orantıyı her birinin, mümkün olan en yüksek ve en mükemmel biçimde ifade edileceği biçimde elde ettiğinden bahsetmekteyiz.

Bu üç unsur insanda da vardır. İnsanda üst beni olan bir altın, ilksel altın vardır: Bu altın insanın ilk örneği, düşlediğimiz o tüm zihinsel kavramlardan öte olandır; insanlar için altın, bu ilk örnektir.

İnsanda Kükürt vardır. Tin olarak adlandırabileceğimiz, insanda kavrayabileceğimiz en üstün yöndür ve en yüce kudretlerin ve potansiyellerin bir bileşimidir. En üst zihinsel kavranışı, sadece akli seviyede değil sezgisel düzeydedir. İradenin ve tanrısallığın, inceliğin en yüksek ifadesidir.

İnsanda Civa da vardır: Civayı insanın ruhu olarak adlandırıyoruz ki bundan canlandıran yani psikovital tüm işlevlerimiz, duygularımız, tutkularımız, yaşamsal yönümüz, yemek yeme, uyuma, koşma, konuşma, ağlama, gülme, yaşama isteğimizin bir bütününü anlıyoruz. Bu canlı olandır, insandaki civadır.

İnsandaki Tuz nedir? Zira yalın bir şekilde beden.

En mükemmel insan hangisidir? Kükürtü ilk olarak gerçekleştiren, yavaş yavaş üstün olanın alçak olana hakimiyet sağlayacağı şekilde unsurlarını dengelemeyi başarandır. Bu konu kendini eski ve bilinen bir sembolle ifade edebilir ki bu da Haç’tır. Dikey kol kükürtü, yatay kol civayı sembolize eder. Dengenin olduğu, bir şeyin somut olduğu birleşme noktasında şekillenir ve hareketsiz kalır ki bu Tuz’dur.

Simyasal süreçler insanı yalnızca bu üçlü bölünme temelinde kavramayıp, bir dörtlü ve yedili bölünme olarak düşünürler. Dinleri ve felsefeleri aracılığıyla eski uygarlıklar insanın oluşumunun yedi unsurunun varlığını onaylar. Simyacılar da felsefi bilgilerinde yedi kavramını tekrarlar. Simyaya göre dört aşağı ve üç üstün ilke vardır.

Dört aşağı ilke: Kükürt, Civa ve Tuz arasındaki bölünmeden anlaşılır. Kükürt Ateşe denktir: Civa katı ve sıvı ikili kapasite ile bir yandan Hava’ya öte yandan da Su’ya denktir: Tuz Toprağa denktir ve böylelikle simyacıların ünlü dört unsuru ile karşılaşırız: Ateş, Hava,Su ve Toprak ki ne buradaki Ateş bildiğimiz ateş, ne Hava teneffüs ettiğimiz hava, ne de Su, içtiğimiz sudur. Buna rağmen Toprak bildiğimiz topraktır.

Bunu insan ile ilişkili olarak kavrayabilmek için toprağı Beden, suyu Yaşamsallık veya bizi canlı bir varlık olarak farklılaştıran ifadelerin bir bütünü, Hava’yı duygusallık veya bizi duygusal ifade kapasitesi olan bir varlık kılan duyguların ve duyuların bir bütünü ve Ateş’i ise düşünme, muhakeme, algılama ve karşılaştırma gücü olarak düşünmek gerekir. İnsandaki dört unsur bunlardır.

Yediye ulaşmak için mükemmel bir etki bırakan ilksel yedi gezegenin etkisini temsil etmek gerekecektir. O zaman göz önüne aldığımız bu dört ilkeden başka üç ilke daha vardır: Ben’e değil şeylerin toplamına karşılık gelen akılcı, genişlemiş bir zihin; bir sezgi kapasitesi yani şeylerin doğrudan veya anlık olarak algılanması ve eylemi eylem için, kendi içinde, ödüle ihtiyaç olmaksızın algılama kapasitesi demek olan saf bir irade olasılığı.

Görev

Çoğu kez simyanın Felsefi Taşı elde edene kadar dönüşmesi gereken İlksel bir Madde ile gerçekleştirilmesi gereken bir görevi olduğundan bahsedildiğini duymuşuzdur. Görev nedir? Görev kesin olarak ister uygulamada ister metafizik olsun (var olan ve simyacıların bildiği) dönüşümdür.

Bedenlerden Ruhlara kadar hepsini içine alabilen uygulanan işten bahsediyorsak İlksel Madde’den yola çıkılmalıdır (bir başlangıç olarak bahsettiğimiz Birleştirici, İlksel veya İlk Madde) ki bu, hiç biri bize nasıl olduğunu söylemese de simyacıların dünyamızda ayrı ve belirgin olarak tanımak ve yeniden toplamak olasılığını ileri sürdükleri maddedir. Tüm maddelerde olduğu gibi bu İlksel Madde’de de Kükürt, Civa ve Tuz’un tipik orantısı verilir.

İşin ilk kısmı Kükürt’ü ayrıştırmaktan oluşur. İkinci kısım ise Civa’yı ayrıştırmaktan oluşur ve bu aslında ayrılma ile ilgili olandır: Kükürt ve Haç’ın Civa’sı. Tuz, Haç oluşurken var olma nedenine ve anlamına sahip olan bir birleşme unsurundan başka bir şey değildir. Tinimiz ve psiko-yaşamsal unsurlarımız birleşmişken Bedenimizde bir varoluş nedeni vardır; bu durumda beden ifade aracı olarak hizmet eder. İşin üçüncü safhası ve en ince olanı Kükürt ve Civa’yı birleştirmek, simyacıların sembolik olarak hermafrodit (hem dişi hem erkek özellikleri taşıyan), farklılıkları olmayan olarak adlandırdıkları varlığa uygun hale gelmektir. Kükürt ve Civa arasındaki yeni “evlilik” ile oluşması tamamlanan bu hermafrodit ölüdür. Bu hermafroditin Ruhunu, yüce Göklere uçarken ve Tanrı’dan bu bedene öncekinden farklı yeni bir hayat bahşetmesini dilerken göstererek simyacılar, bu deneyimi sembolize ederler. Kükürt ve Civa henüz birleşmişlerse de gayretleri, ayrılmış, farklılaşmış olmaları temelinde yeniden birleşirler.

Tanrı Ruh ile iner ve ruhun hermafroditin bedenine girmesine izin verir ve bu beden ikinci kez doğar. Bunu açıklamamız gerekirse o kadar sembolik olmasa da bilincin doğumunun, insanı uyandırmasının tamamlanması olarak ifade edebiliriz. Ermişlerini iki kez doğmuş olarak adlandırdıklarında eski insanların ikinci kez doğmaktan anladıkları bu idi.

İşin tamamlanması olarak simyacılar bize Felsefi Taş’tan bahsederler. Bu sembol tanrıları insanlara veya ölçülemez büyüklükteki yıldızlardaki Güneşlere dönüştüren evrensel iksirden, basit bir metalin altına dönüşümüne kadar pek çok şeyi içine alan geniş bir semboldür. Üstelik taş, kendine altına dönüştürürken yaldızlı, kırmızımtırak, Gümüş’e dönüştürürken beyaz olacak bir toza dönüşmeden doğrudan hareket etmez.

Felsefe

simya_4Bu boyutta soruyoruz. Altın elde etmekten, Felsefi Taş, iksir ve ölümsüzlükle uğraşmaktan, ebedi olarak mutlu olmaktan bahseden bu efsanelerde anlatılmak istenen gerçekte nedir? Bunların hepsi yalan mıdır? Hayır, şüphesiz ki hayır. Zekası ve kapasitesi denenmiş yüzlerce insanın tüm yaşamlarını bir yalana adamalarını düşünmeyi aklımız almıyor.

Diğer pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da söz konusu olan sembollerin, hakikati bizden gizlediği ve derin unsurlara gerçekten ulaşmamıza engel olmasıdır.

Simyasal Felsefe’nin güçlükle değinebileceğimiz postülatı nedir? Bize iki şeyi öğretir: Teorik olan, manevi olan ile bilinçle ilgili, pratik olanı.

Bilgi açısından simya felsefesi, şeylerin görüntüsüne bakmak değil derin köklerini, nedenlerini araştırmak gerektiğini ileri sürer. Cisimlerin aldığı biçime değil onlarda barınan ruha bakmak, bize her zaman bir parça daha öteye gitmeyi, insanoğlu olarak değerlendirdiğimiz varlıkla aynı bilince, aynı varoşlu nedenine sahip Doğa’nın unsurlarını tanımayı ve onlarla birlikte yaşamayı öğretir. Pratik açıdan (zenginlik elde etmek için pek çok altın elde etmek değil) simya, insanın evriminin belirli bir anında şeyleri kaybettiğine dair tüm felsefelerin ve dinlerin değindikleri düşüşle birlikte insana bir kez kaybettiği güçlerini yeniden kazanmasını öğretir. İnsanın dünyaya varmadığından, “düştüğünden”; dünyaya gelmediğinden, bir düşüş olduğundan bahsederler. İnsan öyle bir konumdadır ki başka bir yerde olamaz; başka bir yerde olma yeteneğini kaybetmiştir.

Simyayı insana geri veren nedir? Geri verilişin nedeni kendini düştüğü yerden kaldırmak, yükseltmek, büyümeye devam etmek veya daha önce söylediğimiz gibi evrimini hızlandırmaktır. Simya insana kendisini ölümsüz kılma kapasitesini bahşeder. Bundan da öte bu iddiaların anlamına  dikkat! İnsan kendini ölümsüzleştirmez: İnsan ölümsüzdür!

Hata, ölümsüzlüğü bedene atfetmektir. Bize ölümsüzlüğün, bedenin özelliği olmadığını yeterince açıklamış olan pek çok filozof ve bilge olmuştur; ölümsüzlük ruhun özelliğidir. Ölümsüz olan ruhtur! İnsanın en büyük problemi ruhunun ölümsüz olduğunu bilmemesi, algılayamaması, yaşayamaması, anlamamasıdır. Beden tarafından ele geçirilmiş ve yalnızca onun yaşamıyla kuşatılmış olarak, yalnızca ona ölümsüzlük vermeye çalışır. Ebediyete olan susuzluğunu üzerine yıkmak istediği, gördüğü, hissettiği tek şey odur. Evet, ne yaşadığının, ne olduğunun ve fiziksel görünümünün çok ötesinde yaşadığının bilincinde olan insan ölümsüzdür ve Simya’nın aradığı da budur; artık alınmış olanı değil, bir damla bilinç, bir parça bilgi, bir parça bilgelik verebilecek olanı vermenin peşindedir.

İnsanın gelişebileceğini, kendini mükemmelleştirebileceğini, kişisel çamurunu ruhsal altına, bilinçsizliğini ve bilgisizliğini kendi beninin özünü anlamaya dönüştürebileceğini düşünmek sevindirici olmaz mıydı? Tesadüfen kendini elde eden insan mutlu değil midir? Yoksa tesadüfen bedenin elleri ile elde ettiğimiz o şeylerden bahsetmek için mutluluk kelimesini mi kullanacağız veya yalnızca para mı, daha büyük bir ev elde etmek veya az çok tanınmış bir isim elde etmek mi mutluluk verir? Bu durumda mutluluğun mülklerin en büyükleri ile olacağını ileri sürmeyeceğiz. Sonunda kendini tanıyan bir insan mutlu değil midir?

Simyacıların yalan söylememelerinin nedeni budur: Altın, ölümsüzlük, mutluluk vardır. Elde edilen herşey bir kulede, bir laboratuvarda yıllarca çalışma ve çabanın ürünü ile elde edilebilir. Kimi zaman tam da o önceleri küçümsediğimiz şekilde, onca doğal ve yalın bir yolla elde edilebilir.  Her insan bir kuledir. Her varlığın derinliklerinde bir laboratuvar, her bedende bir simyacı vardır. Genellikle zenginlik ellerimizde iken neden yabancı şeyleri hayal edelim? Bu simyacıların olmadığı anlamına gelmez fakat bu tür bir bilgiye, bu durumda Simya bilgisine, bizim de, algılayabileceğimizden çok daha yakınen sahip olduğumuzu belirtir.

Her birimizde bir işleten, dönüştüren vardır; mükemmeliyetin altınını elde etmek için araçlar, madde, güç ve hayat vardır. Her insan kusurlarının metalini, erdemlerinin altınını yapabilir, ama öncelikle bunu, simyacıların altınlarını elde etmeyi istemeleri gibi istemek gerekir. Bunu istemenin yanısıra bunun için çalışmak ta gerekir. Simyacılar çoğu kez bunu elde etmek için hayatlarını terk etmişlerdir… Bu, “elimde olan en kötü şeyi üfleyeceğim ve yarın daha güzel olacak” şeklinde düşünmek anlamına gelmez; Hayır!. Bu içsel laboratuvarı oluşturmak gerekmektedir. Dönüşüm oluşturulacaktır ve erdemlerin altını aracılığıyla ölümsüzlük bilincinin o elde edilişi gerçekleşecektir. “Her zaman ne olduğumuzu” ve olageldiğimizi bilmek aşamasına gelinecektir. Hangi yüzle, hangi gözlerle varolacağımız, kendimizi hangi sesle ifade edeceğimiz, büyüklüğümüzün ne olacağı önemli değildir. Bu süreci taçlandırmak için ne olduklarını, ne istediklerini, nereden geldiklerini ve nereye gittiklerini bilen Erkek ve Kadınlar olmayı başaracağız.

Simya, o kadar çok hayal ettiğimiz Yeni İnsan’a üç erdem eklememize izin vermektedir.

Yeni İnsan için:

Altın, parlak, ışıltılı olmak, temizlik

Yeni İnsan için:

Her zaman var olan ölümsüzlük,

zamanı olmayan için: Var olmak geçerlidir.

Yeni İnsan için:

Hazinelerin en iyisi;

Yeni İnsan için:

Mutluluk!

Delia Steinberg Guzman

Yeni Yüksektepe Dergisi, Sayı 19

2017-02-05T13:54:31+00:00