Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

Uygarlığın Beşiği Anadolu

Uygarlığın Beşiği Anadolu

“Kaynaşır birbirine gün olur zamanlar;

Geçmiş, gelecek birleşir tek kesitte.

Sanki ilk kez yaşarız, yaşanmışı geçmişte;

Ya da başlar ansızın taa ilerde gelecek.”

                                                                                         Behçet Necatigil

…Ve İnsan Anadolu Toprağında…

Binlerce asırdan beri tarih yarattılar. Tarih bir bütündür; yapıları ve olayları birbirinden ayrılmaz biçimde içerir. Bunları birbirlerinden ayırmakta öne süreceğimiz haklı bir neden yoktur.

Tarih evrimseldir. Olaylar, bu evrimin göstergeleridir. Doğa, devamlı bir evrim işleminin anlatımıdır: Çözülüp dağılma, sonra da yeni birleşmelerle toparlanıp bütünleşme.

Anadolu, dünya topraklarının tam ortasındadır, insanlığın var oluşundan bu yana en önemli yaşam merkezlerinden biri olmuştur.

Bu topraklar değişik kültürleri, değişik inançları hep bağrında taşımıştır. Bu, kimi zaman farklılıklar arasında çatışmaya neden olmuş, kimi zaman da farklılıkların, zıtlıkların birliğinden yeni bir sentezle daha gelişmiş modellere ulaşılmasını sağlamıştır. Bu topraklar, çatışmanın da, uzlaşmanın da sayısız örnekleriyle doludur. Tartışılmaz olan, insanlık tarihinin kazanımlarından derlenecek buketin en güzel çiçeklerinin yeşerdiği toprağın Anadolu olduğudur…

Sabahattin Eyüboğlu’nun dediği gibi; “Fetheden de biziz artık, fethedilen de, eriten de biziz eriyen de. Biz bu toprakları yoğurmuşuz, bu topraklar da bizi. Onun için, en eskiden en yeniye ne varsa yurdumuzda öz malımızdır bizim.”

Firavunlar devrindeki eski Mısırlılar, Anadolu halkını ‘Denizin yüreğinde yaşayan insanlar’ olarak betimlemiştir. Anadolu’dan ilk söz eden İzmirli ozan Homeros, İlyada adlı ünlü destanında Anadolu’ya, onu Asya kıtasından ayırmak için, küçük Asya anlamında ‘Asia Minor’ adını vermiştir.

Bizans Devleti zamanında, başkent İstanbul’a göre güneş Anadolu yönünden doğduğu için, Anadolu topraklarına, Grekçe “şafak”, “güneşin doğduğu memleket” anlamına gelen ‘Anatole’ deniyordu.

Türkler de bu adı ‘Ana-Dolu’ olarak değiştirmiştir. Bunu böyle benimsemelerinin nedeni ise, Ana Tanrıça Kybele’nin (aynı zamanda bereket tanrıçasıydı) Anadolulu oluşudur.

Çatalhöyük

Konya Çatalhöyük, insanlığın bilinen ilk kentleşme yerlerinden biridir, en azından yeni bir buluntuya ulaşana dek. Daha yedi bin yıl öncesinde bile, Çatalhöyük’te şaşılacak derecede ileri bir kentleşme düzeyine ulaşılmıştı. Çok zengin bulgular ve resimler, mezarlarda tanrı ve tanrıça heykelcikleri vardı. Bunlar, kilimler üzerinde de gösterilmiştir.

Çatalhöyük, toplumsal gelişim açısından da şaşırtıcı bir evre teşkil etmekteydi. Ustaca yapılmış resimler, türlü aletler, süs eşyalarıyla, tarihi bilinen en eski dokuma örnekleri ve üstün sanat niteliği gösteren “Tanrıça” heykelcikleri de bulundu. Avcılık çok ileri düzeydeydi.

Burdur’un Hacılar Köyü’nde de hemen hemen aynı döneme ait bir kent öreni bulunmuştur. Evleri ve tapınağıyla o çağdan olduğu gibi kalmış küçük bir sitedir bu…Bu mimarlık kalıntıları, yerleşik bir köy yaşamını net şekilde anlatmaktaydı. Böylece Neolitik çağın kültürü de ortaya çıkmış oldu.

Çatalhöyük ve Hacılar, en eski Neolitik yerleşme örnekleri olarak, insanlık tarihi bakımından çok önemlidir.

Hattiler, Hurriler

Tarih öncesi dönemin sonlarında, M.Ö. 3 bin yılında alacakaranlıkta, bir buzlu camın ardındaki belirsiz görüntüler gibi Doğu Anadolu’da iki topluluk göze çarpıyor. Kızılırmak halkasında, başkenti Hattuş olan Hattiler ile daha doğuda ve güneyde, Maraş ile Malatya yöresinde bulunan Mitanya’daki Hurriler. Asurluların egemen olduğu bölgede yazı, onların aracılığıyla yayıldı. Ortam, Anadolu’da yeni bir çağı başlatacak olan Hititlerin gelişi için hazırdı.

Tarihin Şafağında Hititler

Anadolu’da yazıyı ilk Hititler kullandı. Bıraktıkları zengin devlet arşivleri sayesinde, yaşantılarını ayrıntılarıyla biliyoruz: Savaşçı, devlet kuran ve en önemlisi uygarlık yaratan şanlı bir halk.

Anadolu’nun kültüre, sosyal ve siyasal örgütlenmeye sahip en eski halkı, Hititlerdir. Anadolu toprağında, en eski çağlardan beri var olan tanrıları onlar yücelttiler, daha da ululaştırdılar.

20. yüzyıla kadar, Hititlere ait pek bir şey bilinmiyordu. Daha Yunan ve Roma döneminde anıları, tamamen unutulmuştu. Oysa bir zamanlar, Asur ve Mısır imparatorluklarıyla birlikte yakın doğuda üçüncü büyük ve güçlü imparatorluk onlarınkiydi.

19. yüzyılın ortalarında, bir gezginin sayesinde Boğazköy’de koca surlar, anıtlar, kayalarda insan kabartmaları ve yazıtlar bulundu.

Yapılan çalışmalarda Hititlerin başkenti olan ören yerinde, imparatorun sarayına ait, odalar dolusu tabletten oluşan arşivler bulundu. Bu sayede Hititlerin masala benzeyen öyküsü de ortaya çıktı.

Kimdi bu Hititler?

Hititlerin Hint-Avrupa soyundan oldukları ve o kökenden gelen bir dil kullandıkları, İ.Ö.2000 yılında, Kafkasya yoluyla Asya’dan geldikleri sanılıyor.

Hititler, “Ön Hitit” de denilen yerli Hatti halkını egemenlikleri altına aldıktan sonra onlarla karışıp uygarlaştı. Hattiler, Hititlerin uygarlık öğretmeni ve ustaları oldu. Başkent “Hattuş”un ismi ‘Hattuşaş’ olarak değiştirildi.

Hitit adı Hatti’den geliyor. Asıl adlarının Nesi olduğu sanılıyor. Çok alçakgönüllüydüler. Yaptığı anıta imzasını atmayan sanatçılar gibi ustaların adıyla anılmayı yeğlemişlerdi.

Asur tüccarları Anadolu’dan ayrılınca, ekonomik iktidarı ve bağımsızlığı tamamen ele aldılar; bölgedeki halkları birleştirerek, yönetici ve savaşçı soylu bir sınıfa dayanan, bir tür merkeziyetçi derebeyi krallığı kurdular. Bu yapı, daha sonra bir imparatorluk haline dönüştü.

Soylular sınıfı olarak yerli halkın başına geçen Hititler, onların tanrılarını, şiirlerini, ilimlerini ve yazılarını, devlet ve sarayla ilgili tören ve kurallarını alıp benimsedi. Yetenekli bir halk idiler…

Devlet içinde birkaç dil konuşulurdu. Hitit dili de bunların bir karışımıydı. Tarihte ilk kez, bölgede siyasal birliği gerçekleştirdiler.

Günümüz Anadolu halkının yaşamında düşünce ve inançlarında, giyim ve kuşamında o mirasın nice belirtileri vardır. Örneğin at koşumu ve terbiyesi ile binicilik, onların mirasıdır…

Kayalara, mermerlere oyulmuş olarak rastladığımız ay yıldız, çift başlı kartal onlar için kutsal simgelerdi. Bu simgeleri, bayrak ve armalarda da kullandılar…

Dünyanın ilk epik efsanesi olan “Gılgamış Destanı”nı Sümerler yazmış, Hititler de benimsemiş ve yazıya geçirmiştir. Homeros, eşsiz ve ölümsüz yapıtlarını, özellikle Odysseia’yı  yaratırken, Hitit uygarlığından esinlenmişti.

Kral Hattuşil’in gerçek bir yazar olarak kaleme aldığı siyasal vasiyetnamesi, edebi bir sanat yapıtıdır. Büyük Kral, Halep’in kuzeyinde, bir tampon devlet kurmak niyetindedir. Bu amaçla Suriye’de yaptığı savaştan hasta döner. Başkentte, düşmanları ve bu düşmanların başında da, veliaht atamış olduğu yeğeni ile onun annesi vardır.

13. yüzyılda denizden gelen Akhalar ve Friklerle beraber Muşkiler denilen savaşçı bir halk, imparatorluğu istila ederek dağıttı, başkenti yakıp yıktı. Kurtulabilen Hitit halkı, güneydoğuya doğru çekildi. Mısır’ı da istilaya kalkan Hititler için, oranın bir tapınağındaki yazıtta “Denizden gelen halk…”, “ … ve öyle ki başta Hatti olmak üzere, hiçbir memleket onlara karşı koyamadı” deniliyordu.

Yakındoğu’da bir denge politikası yürüten bu savaşçı devletin yaşamı, 600 yıl sürdü. Yürüttüğü savaşlar, onu tüketti ve yıktı.

Helen ülkesine sığamayan, çorak ve fakir topraklarında geçinemeyen halklar ve Balkanlardan gelenler, yaman bir kasırga misali kopup çullanmıştı Anadolu’nun üzerine.

Helenler gelirken yol üzerindeki birçok şeyi yakıp yıkarak, Girit uygarlığı ile beraber Hitit uygarlığını da yok ettiler. O dönem, dünya halklarında bir çalkantı ve kaynaşma vardı. Homeros’un İlyada’sında anlattığı Troya Savaşı da bu zamana rastlar.

Ege kıyılarına gelen Helen halkı, yöreyle kaynaşarak Anadolulu oldu. Bunlar uygarlık tarihine şanlı sayfalar yazmış olan İyonyalılardır. Helenlerin gelişi, batı ve doğu uygarlıklarından yararlanarak parlak bir uygarlık oluşturmaları, Hititlerin öyküsüne çok benzemektedir.

Hitit İmparatorluğu yıkılınca (1200-750) Anadolu bir süre karanlığa gömüldü. Deniz halklarının büyük istilası sonucu, Anadolu bir yıl içinde, halklar mozaiği halini aldı. Bunların arasında, Troya savaşında Kral Priyamos’un yandaşı olarak savaşa katılan Paflagonyalılar, Misyalılar, Frigyalılar, Karyalılar, Solimler ile Klikyalılar vardı.

O sırada pek çok ufak devlet ve site ortaya çıktı. (Urartu, Frigya, Lidya, Likya ve daha niceleri….)

Yunanlar (İonyalılar, Helenler)

Hititler doğudan gelmiş, Anadolu tarihini başlatarak ona şanlı sayfalar katmıştı. Bu seferki istila, batıdan oldu. Fakir Hellas toprağında geçinemeyen Helenler, Ege kıyılarına çıkıp yerleştiler. Uzun aralıklarla ve iki dalga halinde geldiler. Birinci dalgada (M.Ö.12. yy.) değişik zamanlarda ve ayrı ayrı gruplar halinde gelenler, ayrı bölgelerde yerleşti, Anadolulu oldu. Ülkeye İonya, halka İon deniliyordu. Ne tuhaf ki kendisini fethedenleri asıl, Anadolu fethedip eritirdi. En eski çağlardan beri bu, hep böyle olagelmiştir. O, hem sihirli bir pota, hem de bir okuldur, eriterek yetiştirir. Yeteneklisi çıkarsa, öğretmenini de geçer.

Bir zamanların Hititleri gibi, İonyalılarla karışan Helenler de bunu yaşadı. Zamanla kültür, uygarlık ve varlıkça çok aşmış oldukları, dahası barbar saydıkları Atina’dakileri kaba ve hor görüp, onlarla anlaşamamaya başladılar. Atinalılardan farklı olduklarını belirtmek için onlara Helen denildi.

Ege denizindeki adalarla Batı Anadolu ve Akdeniz’deki birçok koloniyi, hep Hellas’tan göçmüş olanlar kurmuştu. Hellas’ta, Girit’ten kültür ve uygarlık alarak barbarlıktan kurtulup Miken uygarlığını geliştiren Akhalar yaşıyordu. Troya savaşından az sonra, Hellas’ı Dorlar istila etti. Bunun üzerine oradan kaçan Helenler, Anadolu’ya gelip yerleşti.

20.yy.’ın başlarına kadar, ne Girit adasının parlak Minos uygarlığından, ne de Ege-Hitit uygarlıklarından kimsenin haberi yoktu. Yazıları da yeni çözülüp okunabildi. Tarihler Fenikelilerden, Yunanlar’a geçiyordu. Arada başka uygarlık yok gibiydi. Son kazılar, bu konuları aydınlattı. Hellas, şimdiki Yunanistan’da Tselya’da bir yerin adıdır. Sonraları bu terimi Yunanistan anlamında kullanmaya başladılar. Helen ise, Hellaslı demektir. Şimdiki Yunan halkı kendileri ve ülkeleri için bu terimleri kullanır. Batılılar ise Yunanlı ve ülkesi için ‘Grek’ türevi isimler kullanır (Greek, Griechisch, Greece, Griechenland). Yunanistan sözcüğünü ilk kullanan Persler olmuştur. Atina’ya karşı savaşa girerken, önce ‘Yauna’ dedikleri İonyalılarla karşılaştılar. “Yaunistan”, “Yunanistan” kelimeleri bu sayede doğdu.

İlyada’da Apollon, Akhaların yani Helenlerin düşmanıdır. Akha ordusunu salgın hastalığa maruz bırakan, Troyalıları destekleyen odur. Helenlerin baş kahramanı Aşil’i (Akhilleus) öldüren de odur. İonyalılar, Helenlerin can düşmanı Apollon’un dölünden geldiklerine inanır ve bunda diretirler.

Helenler, Tanrı Zeus’un çocuklarıdır. Daha sonraları, Atinalılar bundan vazgeçerek,  Apollon’un babalığını kabul etti. Apollon, Homeros’un Olimposlu Tanrılarının en heybetlisi ve en görkemlisidir. Kendisi, Anadolu’nun eski anaerkil tanrısı Hititlerin “Arinna Güneş Tanrıçası”dır. İonların baba saydıkları Tanrı, işte bu Apollon’dur.

Helen bilinci, 6.yy.’da, Anadolu’ya Hellas’tan geçti. O tarihte, Homeros’un yapıtları da (İlyada ile Odysseia), Hellas’a geçti. Bu eserler, Atina’da kutsallaştırılarak bütün Hellas’a yayıldı ve Helenik bilinci şekillendirdi. O sırada Anadolu Tanrıları da Hellas’a geçti ve Helenlerin dini kurulmuş oldu. Anadolu böylece, Hellas’a dilini, dinini, klasik bilinci, Helenik denilen uygarlığın temellerini verdi. Helen denilen dil, Anadolu’dan Hellas’a geçmiştir ve kısmen Anadolu kökenlidir.

8’inci yüzyılda Anadolu’nun doğusunda Hitit ve Urartu uygarlıkları vardı. Daha ötelerde de, Mezopotamya ve Mısır uygarlıkları… Sonradan Lidya’da parlayacak olanıyla birlikte, hepsi de Yunan dünyasını büyük ölçüde etkiledi.

Homeros devrinde Yunanlılar mimarlık, heykel ve küçük sanatlarda doğu örneğinden esinleniyor, giyim kuşamlarını Hitit, Suriye ve Fenike merkezlerinden sağlıyordu. İonyalıların arkaik yüzü Urartulardan gelmektedir. Koca anıt heykellerle, Mısır’ı taklit ettiler. Onlardaki gibi, eller ve ayaklar yapışık ve hazır ol durumundadır. Gemiciler ve tüccarlar, doğudan türlü yapıtlar getirerek değişik yörelere yaydı.

İonyalı Filozoflar

Bilimsel bilgiyle hız veren Heraklitos ve öteki İonya Filozofları, dünyanın güzelliği karşısında bir çeşit baş dönmesine tutuldu. İonya’da İstanköylü Hippokrat, özgür düşünce ile hastalıkların gerçek nedenlerini araştırdı. Karyalı Thales, bir yıl öncesinden güneşin tutulacağını, günü gününe hesaplamış ve güneş saatini icat etmişti.

Anadolu’nun Olimpos Tanrıları da İlyada ile birlikte Hellas’a gittiler. Bilimselliğe hız veren İonya filozofları ile diyalektik felsefenin tarihi, Efesoslu Heraklit ile başlar. Ona göre ‘evrende her şey oluşur, çatışma evrenin yasasıdır.’ Göreliliği (relativite) ilk bulan odur. ‘Hep akar’ ve ‘biziz ve biz değiliz’ diyerek, varlığın değişmeden ibaret olduğunu saptayan öğretiyi bulur. ‘Kötü ve iyi aynı şeydir.’ diyerek, gönüllülük öğretisini bulmuş olur. Nesnel gerçekliği değişiklikte görmektedir.

Dünyanın ilk atomcuları olarak da bilinen birkaçından söz ederek, son Anadolu düşünürü diyebileceğimiz “Anaksagoras”a gelirsek o, atomun yine ve yine bölünebileceğini savunuyordu ve ayrıca ”maddede akıl vardır” diyordu.

Thales, Euklides’e mal edilen, çizgi geometrisinin çoğunu ve bir çeşit trigonometriyi bulan büyük bir bilgindir.

Yine 7’inci yüzyılda yaşayan “Anaksimandros” madde hakkında, dünyamızın sayısız başka dünyalarla çevrili olduğunu savunur ve bunu bir haritada çizer.

Heraklit, ayrıca insanlığın bir evrim sonucunda şimdiki halini aldığını ileri sürer. Yaşam suda başlamıştır. Aristarkhos ise Güneş’in Dünya’nın çevresinde değil, Dünya’nın Güneş’in çevresinde döndüğünü ve gökteki değişikliklerin Dünya’nın dönmesinden meydana geldiğini söyler.

İki Dev: Homeros ve Heredot

Anadolu, klasik kültür çağında, nice yüce kişiler yetiştirdi. Biz ancak bir bölümünü anarak geçtik, anamadıklarımız ise onlardan aşağı kalmaz.

Yunan uygarlığı denince akla hemen Homeros ve onun ölümsüz yapıtları ‘İlyada’ ile ‘Odissea’ gelir. Bu İzmirli, yaşamı ve kişiliği efsaneleşmiş, şairlerin atası, en büyük ozandır.

Homeros’tan 400 yıl sonra yaşamış olan Herodotos, Karyalı ve Halikarnaslı (Bodrum) idi. Çok seyahat etti. Dünyanın ilk ve en büyük gezgini odur. İhtiyarlayınca görüp duymuş olduklarını yazar. Kitabı Historia’dır. İlk tarih kitabıdır. Tarihçilerin babası sayılan Heredot’un kitabının konusu, Perslerin Anadolu’ya ve Hellas’a saldırısıdır. Bunun dışında seyehatlerinde görüp duymuş olduğu şeyleri de tatlı tatlı anlatır.

Büyük İskender

Peleponez Savaşları sonunda, Isparta’nın Atina’ya egemen olmasıyla, Helenizm’in sonu gelmiştir. Helenizm demek Atina Uygarlığı demektir.

Makedonya kralı Philip’in oğlu İskender’in hocası, ünlü filozof Aristo idi. Ateşli ve zeki öğrencisine Helenceyi iyi öğrettiği söylenir.

İskender, sınırları Hindistan’a kadar ulaşan koca bir imparatorluk kurdu. Doğu-batı kültürünün sentezini yapmak istedi. Tarihte bunu ilk kez deneyen olduğu söylenir. Bu iki dünyanın en iyi taraflarını alarak, büyük ve birleşik, üstelik Helenleştirilmiş bir alem yaratmak istiyordu.

İskender 32 yaşında ölünce, imparatorluk toprakları komutanları arasında paylaşıldı. Ondan sonraki çağa da batılılar, Helenistik çağ dediler.

Helenistik dünyanın ağırlık merkezi Anadolu idi. O çağın Efesos, Bergama ve Antakya gibi büyük merkezleri vardı. Anadolu, o çağın mimarlık ve heykelcilik bakımından en önde gelen bölgesiydi. Sonraları da Roma ile rekabete girişti.

Bu sırada sanatta, bilimde önemli bir merkez Anadolu’da Bergama oldu. İonyalılar daha önce, sessiz harflerden oluşan, Fenike abecesine seslileri katarak geliştirmişti. Bergama’nın katkısı ise kitap yaparak, okumayı kolaylaştırmak oldu: Yaprak, sayfa, kodeks ve dizin buluşu ile kitap çıkarmak mümkün oldu. Şehircilik, plastik sanatlar ve tıpta da çok yol katedilmişti.

Roma

İtalya’da Etrüsk imparatorluğu 5. yy’da yıkıldı. Barbarlıktan çıkarıp eğittikleri Latinlerin karşısında tutunamayarak arka plana çekildiler. Yerine kurulan Roma Cumhuriyeti, doğuya dönüp Helenistik dünyanın mirasına sahip olunca, bir imparatorluk şeklini almıştır.

Roma imparatorluk sanatının, özellikle İ.S.2. yy’daki en önemli verileri Anadolu’dadır. Dünyanın ilk nufus sayımı budönemde yapıldı. (20 milyon kişi çıktı). Özellikle batı ve güneybatı Anadolu, Roma çağında en çok gelişen bölgelerdendir. Eski İonya ve Helenistik çağ geleneği, yeni bir yönetim altında, Anadolu’ya özgü özellikleri olan bir kültür ve sanatın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Roma sanatının en önemli verileri, özellikle İ.S.2.yy.’da, Helenistik devrin Miletos, Efesos, Bergama, Sardis gibi büyük merkezlerinde ve Güney Anadolu sahillerinin Perge, Aspendos, Side gibi şehirlerinde yaratılmıştır.

Yunan kültürü, Roma dünyasına öğretmenlik etti. İmparatorluk bir Yunan-Latin uygarlığı şeklinde idi.

Bizans

Roma’nın son çöküş dönemlerinde, bütün devlet, kurumlarıyla birlikte ‘Barbar’ dedikleri savaşçı halkların saldırıları karşısında, doğuya çekildi.

Daha zengin ve bereketli, eski kültüre sahip ve halkı daha uyumlu olan doğu ülkelerine çekilerek imparatorluğun başkent yaptığı İstanbul’a yerleşti (İ.S.330). Eski adı Bizans olan başkente imparatorun adı verilerek Konstantinopolis denildi. Şimdiki adı olan İstanbul, sondaki stin-poli’den türetilmiştir diyenler vardır.

İmparator Konstantin, İ.S.330’da Hıristiyan dinini devletin resmi dini haline getirdi. Roma ve Yunan geleneğinin mirasçısı olan Bizans’ın gelişmesinde de bunun etkisi oldu. Roma 395’te Doğu ve Batı olarak ikiye bölündü. Bizans, zamanla Roma’ya has özelliklerini kaybederek, 9. yy’dan sonra Helenleşecekti.

Hıristiyanlığın kalesi Batı Roma yıkılınca (470), Doğu Roma denilen Bizans’ın önemi çok arttı. Avrupalılarca Hıristiyanlığın merkezi ve koruyucusu olarak görüldü; bu devlet, bir yeni ‘Roma’ ile bir yeni ‘Kudüs’ü simgeliyordu. Böylece Roma dünyasını Grek dünyası ile, ve bunları da Hıristiyanlık ile birleştiriyordu.

İmparator, hem devletin, hem kilisenin başkanıydı. Kanun ve din, kutsal imparatorun dediğiydi. Bizans, Ortodoks idi. Bu sözcük, doğru din anlamındadır. Ama halk, fakirlik içindeydi. Bağnazlık ve tutuculuk aşırı derecede olduğundan, yeniliklerden korkuluyordu. Araştırma merakı yoktu, edebiyatta dünyaca tanınan bir sanatçı çıkmamıştır.

Selçuklular

Asya’daki toplumsal ve siyasal çalkantılar nedeniyle harekete geçen halk dalgaları (Hunlar, Avarlar, Macarlar v.b.) kuzeyden batıya yönelerek Avrupa’ya ve Balkan’lara yayılmışlardı. Selçuklular adıyla tanınan Oğuz Türkleri ise güneyden batıya yöneldi. Onların bu yürüyüşü, tarihin akışını değiştirecekti. Pamir’den Mısır’a kadar olan bölgenin bütünlüğünü gerçekleştirmeleri, İslam’a büyük yarar sağladı. İslam’ın Rönesansı da, bu zamana rastlar.

Anadolu’da bir Türk devleti ve uygarlığı kurulması, Malazgirt zaferinden (1071) sonradır. Önce İran’daki Büyük Selçuklu Devletinin bir kolu olan Anadolu Selçukluları Devleti kuruldu. Anadolu, önceleri Türk beylikleri arasında bölündü. Sonraları, başkenti Konya olan Selçuklu Devleti tarafından bunlar toparlandı. Moğol istilasıyla bu devlet yıkılınca (1308) Anadolu gene beyliklere bölündü.

Bu dönemde, kentlere yerleşip okul, medrese ve cami yaptılar. Alparslan’dan hemen sonraki hükümdarlar zamanında, her tarafa saraylar, camiler, medreseler, köprüler ve hastaneler yaptılar. Konya, İslam kültürü merkezi oldu. Ünlü filozof ve din bilginleri burada felsefe okulları kurmuşlardı. Medreselerde binlerce öğrenci, parasız yedirilir, barındırılır, okutulurdu.  Avrupa’dan 500 yüzyıl önce, doğu astronomlarından bir kurul tarafından, güneş takvimi doğrultulup, düzeltildi. Daha sonraları için, her tarafta hanlar ve kervansaraylar yapılacaktır.

Osmanlılar

Anadolu’nun İlhanlılar tarafından işgali üzerine, 14.yy.’ın başında Selçuklu Devleti sonra erince, Anadolu beyliklere bölündü. Bunlardan biri olan Osmanlılar, onları toplayıp birleştirerek, Anadolu’nun birliğini yeniden gerçekleştirdi. Tarihin en büyük ve uzun imparatorlıklarından birini kurup parlak bir uygarlık yarattılar.

İlişkilerinde doğudan ziyade, batıya dönük olan bu devlet yargı, askerlik, sivil rejimi ve diğer kurumlarıyla Selçuklu Devleti’ne benzer ama çok daha geliştirilmiş bir yapıya sahipti.

Her toplumda görülen evrimsel yasalar, Osmanlılarda da görülür; doğuş ve kuruluş dönemi, düzeni sürdürme dönemi, düzenin bozuluşu ya da bozuk düzen dönemi, yeni bir kurma çabaları… Çağdaşlaşma amacıyla yapılan reformlar, batı kurumlarını kopya ederek, onları tepeden inme bir yöntemle düzene yerleştirmek biçimindedir. Batıdaki toplumlar sanayileşirken, o sosyal ve siyasal kurumlar, onların doğal sürecini yaşamamış olduğundan; o kurumların yaşaması için gerekli kültürel, sosyal ve ekonomik temellerden yoksundu. Reformların toplumda kökleri olmadığından, eğreti ve etkisiz kaldı.

III. Selim’den beri, reformları yapanlar bile, kocamış olan devlet için artık ölümün kaçınılmazlığına inanmışlar ve umutsuzluğa kapılmışlardı. Osmanlı İmparatorluğu yerini yeni bir devlete bırakırken, ondan geriye özgün, görkemli ve renkli uygarlığının ürünleri olan eşsiz sanat yapıtları camiler, medreseler, kervansaraylar, köprüler miras kaldı.

Mustafa Kemal ve arkadaşları Anadolu halkına dayanarak, bütün olanaksız koşullara karşın, yeni Türk devletinin kurulması için savaşacak ve başarıya ulaşacaklardı.

Sonuç

Yaptığımız bu karşılaştırmalı araştırmada şunu görüyoruz ki büyük uygarlıklar  bu topraklarda yaşamış; Hattiler, Hurriler, Hititler, Firigyalılar, Helenler, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Moğollar gelmiş, fethetmişler bu memleketi. Azlık çokluğa karışmış, hepsi de Anadolu potasında erimiş, onun malı olmuşlar.

Saniye Yahşi

Yeni Yüksektepe dergisi, Sayı 35

Kaynakça:

Anadolu’nun Öyküsü, İskender Ohri, Bilgi Yayınevi, 4. Baskı,1978

Tarihin Tanığı Anadolu’da Kurulan Cumhuriyetler, EGS Bank

By | 2017-04-27T23:38:29+00:00 Mart 16th, 2017|Categories: Antropoloji, Tarih|0 Comments