Aktiffelsefe Eskişehir

Burada İçerikler paylaşılacaktır.
Pek Yakında..

William Shakespeare

William Shakespeare

“Ufacık bir ayrıntı bile, hayatımızı baştan aşağı değiştirebilir.”

Başlangıçta tiyatro hakkında bir yazı yazmak istemiştim. Tiyatro tarihi, tiyatroda dram, tiyatroda komedi, tiyatroda rol yapmak gibi… Tiyatro deyince elbette ki, akla gelecek ilk isimlerden biri İngiliz edebiyatının ve dünya edebiyatının yeri tarih boyunca hiç sarsılamayacak yazarı William Shakespeare idi.

Tiyatro hakkında yazı yazmak için araştırmalar yaparken, girdiğim her kitapçının tiyatro ile ilgili kitaplara ayırmış olduğu bölümde, onlarca Shakespeare eserini görüyordum. Tiyatro bölümüne ait rafların neredeyse yüzde otuzunu onun eserleri kaplıyordu, Kral Lear, Hamlet, Bahar Noktası, IV. Henry, Othello, Julius Sezar, Venedik Taciri, Macbeth, Antonius ve Kleopatra, Romeo ve Juliet, Hırçın Kız, Fırtına ve Soneler. En bilinen eserleri bunlar. Burada adının yazılmadığı pek çok değerli yapıtlar, 1600’lü yıllarda yazılmasına rağmen hala güncelliğini koruyan ve zaman geçtikçe daha da değerlenen, bir dahinin kaleminden çıkan eserler.

Bilgisayarınızın başına geçiyorsunuz, internette tiyatro ile ilgili herhangi bir bilgiye ulaşmak istediğinizde, yine karşınıza çıkıyor William Shakespeare.

Kral Lear ve Hamlet tragedyalarında, büyük yazarın insanı nasıl işlediği konusunda kısa bir çalışma yapacak olursak eğer şunları görürüz:

Kral Lear’da insan doğası üzerine bazı temel sorunlar ortaya atılırken, anında verilen parlak yanıtların yetersiz olduğunun vurgulanması ve dolayısıyla ilişkilerin karmaşıklığı içinde siyasal ve toplumsal olanın araştırılması da yer alır.

Kral Lear tragedyası en büyük sanat yapıtlarında bulunan üç özelliği de kapsar:

1. Evrensellik; her çağa, her döneme bir şeyler anlatacak boyutluluk.

2. Yazarın öz hayatında büyük bir duyarlılıkla algıladığı insancıl özellikler.

3. Uygarlığın değişim dönemlerindeki çok az sanat yapıtında bulunan bilinçli bakış açısı.

Kısacası bu tragedya, insancıl, doğal, siyasal ve toplumsal düzlemlerde insanın rolü üzerine evrensel bir çalışmadır.

Kral Lear’ın ana teması dünyanın yozlaşıp çökmesidir. Oyun tarihsel oyunlar gibi, krallığın paylaşılmasıyla başlar ve yine tarihsel olaylar gibi, yeni bir yönetimin gelişiyle sona erer. Ancak tarihsel olayların ve tragedyaların tersine bu oyunda yeni bir dünya kurulmaz hatta o dünya iflah olmaz. Tarihsel oyunların, tragedyaların sonunda genellikle yeni krallar vardır. Fantastik oyunların, Yüzüklerin Efendisi’nde olduğu gibi; sonda, yeni krallar, yeni yönetim düzeni her zaman bulunur ve genellikle mutlu sonla noktalanır. Belki de böyle noktalanmasının sebebi yazarın kendi kişisel isteklerinin sonuca bağlanmasından kaynaklanabilir. Yüzüklerin Efendisi üçlemesinde hikayenin J.R Tolkien’in mutlu sonuyla bitmesi gibi… Kral Lear tragedyasında böyle bir sonu bulamayız. Bütün önemli kişiler ya ölmüş ya da öldürülmüştür. Geriye kalanlar ise çöken dünyanın yıkılmış kalıntılarıdır. Bu çöküş Kral Lear’da iki farklı düzlemde ele alınır.

Birincisi insan-insan ilişkilerini suç ortamında işler, öteki de insan-doğa ilişkilerini evrensel ahlak ortamında ele alır.

Oyunun başkişisi olan Lear tamamıyla Shakespeare’in yarattığı bir kişiliktir. Zaafları ve yaşlılığın verdiği güçsüzlükle yargılarında kör, bencilliği son sınırına varmış bir kraldır. Oyunun başlarında kendinden emin, kendine dönük, gururlu, kendinden başkasının düşüncelerine değer vermeyen hatta karşı çıkanı süren, coşkun, duygusal bir yapıya sahiptir. Zaten oyunun başından sonuna olan gelişimde Lear’ın tek yitirmediği de bu coşkusu ve duygusallığı olur. Kral olarak ülkeyi yöneten Lear, çok yakınında olan kişileri anlamaya çalışmamıştır. Belki bu biraz da kendine dönük olmasından kaynaklanmaktadır. Ne kızlarının karakteri üzerine bir bilgiye sahiptir, ne onu seven, ona yakın olan adamlarını anlamıştır. Oyunun başında hiç yanılmadığına inanan Lear oyun geliştikçe her açıdan yanıldığını anlar ve kendi vicdanıyla baş başa kalır. Bu da onu kendi içinde bir uyumsuzluğa ve ruhsal bunalıma sürükler. Buradaki bunalım yani Lear’ın delirmesi, yazarın hikayenin kahramanı üzerinde kurgularıdır ve geçicidir.

Kendi içinde çekişmesi bitip, gerçeklerin temeline indiğinde de kısa bir dinlenmeden sonra kendine gelir ve bundan sonra her hareketinde bilinçlidir. Bilinçli olarak yönetmeye başladığında hataları görmesi kolaylaşır. Şimdiyi bütün yönleriyle görmeye başlar, ayrıca konsantrasyonu da üst düzeydedir. Bilinçli iken kendine sahip ve uyanıktır. Kral Lear, Shakespeare’in en başarılı trajedilerinden biri olsa da Hamlet ve Macbeth gibi oyunların yanında her zaman geri planda kalmış bir oyundur. Karmaşık olması ve sembolik anlatımın fazlalığı yüzünden zor anlaşılması sebebiyle böyle olsa gerek. Shakespeare’in bütün oyunlarından daha fazla şiddet, umutsuzluk, delilik ve ölüm içerir. Kral Lear’ın içindeki temalar adaletten, ölüm, hiçlik, delilik, evlatlık görevleri, doğa, siyaset, sefalet, sınıf ikilemi, otorite, dış görünüş ve hileye kadar uzanan son derece geniş bir yelpazede, inanılmaz çeşitlilikte duyguları ve insanın insanlıktan çıkışının vahşi ayrıntılarını içermektedir.

İnsanın insanlıktan çıkışının en güzel diğer bir örneğini de Shakespeare bize Hamlet’i ile sunar. Hamlet babasının amcası tarafından öldürüldüğünü öğrendikten sonra çıkışını yaşamaya başlar.

Onun simgesel düzene girmekteki isteksizliği, yetersizliği ve onu yeniden üreten cinsellikten uzaklaşması bir anlamda var olmanın katılımsız halleridir. Annesine olan bağlılığı onun varlığını parçalayıp, bütün belirli nesnelerin (Ophelia, evlatlık vazifesi, politik iktidar) etrafında gidip geldiği için, ancak bir eksiklik olarak temsil edilebilen, tatmin edilemez bir arzuya dönüştürür. Babasının ölümü ile ilgili gerçekleri öğrenmesinin ardından başlayan psikolojik yıkım, onun kendine olan güvensizliği, hayattan ve insanlardan uzaklaşması, halüsinasyonlar görmesi, son derece ustaca anlatılır. İnandığı her şey yok olmuştur. Ophelia’ya olan aşkı ve annesine bağlılığı onun gerçek dünya ile olan tek bağlantısıdır. Bilincini bir tür hapishaneye dönüştürmüştür. Hayal ve gerçek dünya arasında gidip gelir. Onun için bir insan olmak, politik bir sorundur, günümüz insanınki gibi. Aslında Hamlet’in delirmesinin temelinde cehalet vardır.

Olaylara hep benmerkezci bakar. Bütünü göremediği için kendi penceresinden, kurgularıyla, işin içinden çıkmaya çalışır, fakat çıkmak istedikçe daha dibe gitmektedir. Kıskançlık, kin, inançsızlık, nefret, ihtiras, intikam alma duygusu gibi insan bilincini aşağıya çeken tüm unsurlar onu yönlendirir. Ona göre adaleti sağlamak ancak ve ancak intikam almasıyla gerçekleşecektir. Dört yüz yıl önce yaşanan (kurgusal da olsa) bir kan davası. Dört yüz yıl sonra bugün gazetelerin üçüncü sayfalarında her gün gördüğümüz anlamsız trajediler. Sonuç; acı, ölüm, yok olan hayatlar ve hapsolan bilinçler.

William Shakespeare (1564-1616) en büyük oyun yazarlarından biri olarak değerlendirilen İngiliz şair, yazar, yarattığı karakterlerde insan doğasının en değişmez özelliklerini benzersiz bir şiir diliyle yansıtması dolayısıyla, yaşadığı yüzyıldan bu yana her çağda ve her ülkede oyunları en sık sahnelenen oyun yazarıdır. 1564 yılında Warwickshire’da Stratford-upon-Avon’da doğan Shakespeare’in bunca ününe karşın, hayatına ilişkin kesin belge ve bilgiler çok azdır.

Babası ticaretle uğraşan bir iş adamıydı. Rönesans şairlerinden olan Shakespeare, büyük olasılıkla Stratford’daki ortaokulda öğrenim gördü. 18 yaşındayken, kendisinden yaklaşık sekiz yaş büyük olan Anne Hathaway ile evlendi ve bu evlilikten önce bir kızı, sonra biri oğlan öbürü kız ikizler dünyaya geldi. Bu sıralarda Stratford’u terk eden Shakespeare’in, bundan sonra 1592’ye kadarki yaşamına ilişkin bilgi yoktur. Bu tarihte bir oyun yazarının yazdığı bir kitapçıkta Shakespeare’e değinilmesi, hatta onu başkalarının oyunlarını çalmakla suçlaması dolayısıyla, Shakespeare’in bu sırada bir tiyatro topluluğunda yazar ve oyuncu olarak çalıştığı bilinmektedir. Yılda ortalama iki oyun yazan Shakespeare, kendi oyunlarında da küçük roller alıyordu. 1594 ‘e gelindiğinde, Chamberlain Topluluğu’nun önde gelen bir oyuncusuydu. Aynı yıl oyunları yayımlanmaya başladı. Döneminin bütün özelliklerini taşıyan oyunlarının başarısı üzerine kazancı gittikçe artan Shakespeare’in, Kraliçe I. Elizabeth döneminin sonlarında varlıklı bir yaşam sürdüğü, kendi oyuncu topluluğu için 1599’da Londra’da yaptırılan Globe Tiyatrosu’nun hisselerinin bir bölümünü satın aldığı bilinmektedir.

Londra’da birkaç yıl daha kalan Shakespeare, daha sonra Stratford’a dönerek burada yaşamaya başladı ve büyük bir olasılıkla son oyunlarını da burada yazdı. Shakespeare’in, bir bölümü soylu bir genci öven, bir bölümü de bir kadına duyduğu sevgiyi dile getiren Soneler’i son derece duyarlı ve zengin bir dille kaleme alınmış şiirlerdir.

Öyle bir konu üzerine çalışmak istemişim ki, işin içine girince anladım. Şöyle ki Shakespeare’in hakkında yazılmayan bir şey yok gibi. En ünlü internet arama motorunda Shakespeare adını yazıp ardından enter tuşuna bastığımda çıkan sonuç sayısı 6.300.000 taneydi. Üniversitelerin İngiliz edebiyatı bölümünde Shakespeare ayrıca ders olarak okutuluyormuş. Sadece oyunlarından biri olan Hamlet hakkında binlerce kişi araştırma yapmış ve binlerce yazı yazılmış. Kral Lear’ın soytarısı başlı başına bir araştırma konusu. Böyle olunca, Shakespeare hakkında bu kadar fazla kaynak, bu kadar fazla araştırma varken, bu çalışmanın kapsamının olabildiğince daraltılarak, onun eserlerinde insanla ilgili birkaç konuyu nasıl işlediğini çalışıp derlemek daha öz bir çalışma olabilecekti.

Mehmet Yüce

Yeni Yüksektepe Dergisi, Sayı 46

Kaynakça:

-Terry Egleton. William Shakespeare, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 1998

-William Shakespeare, Kral Lear,  Remzi Kitabevi, 1999

-Michel Fucault, Deliliğin Tarihi, İmge Kitabevi Yayınları, 2000

By | 2017-03-11T01:04:08+00:00 Mart 9th, 2017|Categories: Sanat|0 Comments